KUTUPLAŞTIRILMIŞ İNSAN TİPOLOJİSİ, İKTİDARIN DAYILARI, MUHALEFETİN AMCALARI VE TEYZELERİ, TOPLUM VE YIĞIN KARŞILAŞTIRMASI, YIĞIN PSİKOLOJİSİ, ZÜBÜKLER, ÇAĞDAŞ ÜLKELER İLE KENDİ ÜLKEMİZİN KISA KIYASI, COĞRAFYA KADER DEĞİLDİR, KADERLEŞTİRİLMİŞTİR! SORUNSALI ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ.
İlk önce, bugünlerin yakıcı sorunuyla ilgili hikâye nasıl başladı. Hikâyenin başını bilmeyen veya iyi analiz edemeyenler hikâyenin sonunu da tahmin etmekte zorlanır ve doğru yerde duramaz. Oradan, yani küçük bir hatırlatma yaparak başlamak en doğrusu. Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce söylediği önemli bir söz vardı: “Taraf olmayan ber taraf olur.” Hikayenin başlangıcının önemli anlamsal özü bu cümlede ve eyleminde saklı. Evet, son yıllarda bunun üzerinden kitleler şekillendirildi ve psikolojileri bunun üzerinden yapılandı. Önceden yok muydu, her zaman vardı ama bu dönem kadar yani bizim hayat dilimine rast gelen zaman kadar hiç keskin ve belirleyici olmadı. Yani zıtlıkların üzerine kurulu iktidar anlayışının yarattığı vasatlık ve sorunlarla çarpışır hale geldik. Zaman zaman iktidarda bu etkili olarak kullandığı taraf olma üzerinden kurduğu siyasi paradigmasının sıkıntısını yaşadı. Kendi doğru yaptığı şeyleri anlatmakta sorun yaşadı doğal olarak. Etki ve tepki meselesi işte. Sosyolojideki açılımı: iki zıt unsurdan birini üstün, diğerini bağımlı kılar. Bunun ekmeğini çok yedi ve yemeye devam ediyor iktidar. Yani iktidarın yörüngesinden çıkamayan muhalefet vasatlığı gibi.
Jose Saramogo’nun “körlük” kitabında körlük olgusu, salgın hastalık olarak bulaşıp tüm ahlaki değerleri yok etmeyi başarır. Bir metafor olarak kullanılan körlüğü, hayatımızda da kutuplaştırılmış, insanın içine düştüğü ve toplumu çürüten bir çukur olarak ta değerlendirebiliriz. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan siyasal insan tipolojisi taraf olmuş, holiganlaşmış, militanlaşmış, amigolaşmış, gerçekten, hakkaniyetten uzaklaşmış muhakeme yeteneği zayıf, agresif, vasat ve saflaşmış insan sorunsalıdır. Böyle ortamda büyüyen veya buna çok zaman maruz kalmış, bu durumu fark etmemiş, etkilenmiş insan, artık fikirsel anlamda kurtuluşu çok zor olan bir duruma gelmiştir.
Ülkemizde, gündelik siyasette bu durum şöyle vuku bulmuştur: iktidar tarafı olanlar için kullanılan “dayı” kavramı anlamsal ve zıt taraf olarak muhalefette “amcalar ve teyzeler” olarak gerçekleşmiştir. Örneğin adaletten, haktan, hukuktan bahseden, kul hakkından, kamu malının yağmalanmasına, rant ekonomisine karşı olduğunu bildiğimiz muhalefetin, kendi hırsızını meşru görmesi, gerçeği görememesi, durumu anlayamaması ve muhalefetin içinde bir kısım kitlenin buna yediriliyor olması ve hala onların peşinden gitmesi siyasi zübüklerin başarasıyla sadece açıklanamaz. Taraf olan bu kitlenin nasıl körleştiğinin bir delilidir bu olgu. Gerçeğin, hakkaniyetin, doğrunun yanında duramayan muhakeme yeteneği zayıflamış, asabi dayılar, amcalar ve teyzeler tipolojisi artık toplumun önemli bir sorunu haline gelmiştir. Körlük gibi bulaşmıştır. Bu zihniyet sadece belli bir yaş üzerinde olanlarla yani biyolojik yaşla sınırlı değildir. Gençlerede bulaşmıştır. Anlatamazsınız gerçeği, görüneni, bu vesileyle bildiğini okumaya devam eder veya çok ciddi emek harcayıp, sabırla anlatmanız gerekir doğruları. Dediğimiz gibi muhakeme yeteneği zayıflamış insanlar, bu manipülasyon ve bilginin hızlandığı çağda, yani at izinin it izine karıştığı ortamda doğruyu analiz etmesi ve ahlaki bir tavır sergilemesi çok zordur. İstisnalar kaideyi bozmaz.
Böyle şekillenen insanların çok olduğu bir ülkede insanlar toplum değil, yığın haline gelir. Toplum yetişmiş, muhakeme yeteneği gelişmiş, okuduğunu anlayan, analiz gücü kuvvetli, doğrunun ve hakkaniyetin yanında duran, bilginin bilgiye dönüştüğü, toplumsal bakış açısının önemini anlamış dolayısıyla hakkını hukuğunu bilen ve koruyan vb. bireylerden oluşur. Yığınlar ise, ortak değer ve normlardan, anlamdan uzak, manipüle edilebilen, linçin egemen olduğu, asabiyet, vasatlık ve saflığın egemen olduğu bir kitledir. Tehlikelidir. Goethe’de bu durumu meşhur sözünde şöyle dile getirmiştir: “Dünyanın en tehlikeli hali cehaletin örgütlü eyleme geçmesidir.” Yani yığınlar, kolayca manipüle edilebilinir ve linçlere kolayca sebebiyet verebilirler. Bunları, yani yığınlaşmış kitleleri en kolay manipüle edebilenler, belli güçleri (sermaye, geleneksel ve sosyal medya, troller, satılmış gazeteciler, kamu , parti vb) ellerinde tutan güç odaklarıdır.
Çağdaş ülkelerde durum nasıl gelişiyor üzerinden, ülkemiz siyasetinin ve sosyolojisinin kısa kıyasını yaptığımızda bazı örnekler belirleyici oluyor. Şuna da şerh koymak isterim, insanoğlu özünde eksiktir, insanoğlunun olduğu her yerde, en gelişmiş toplumlarda bile vasatlığa, hainliğe, hırsızlığa, nobranlığa, lümpenliğe, cahilliğe vb rastlayabiliriz. Sadece şu ayrımı yapmamız lazım: çağdaş gelişmiş ülkelerde yukarıda saydığımız vasat kişiler ve eylemleri daha çok istisna ve bireyseldir. Ama bazı ülkelerde suç ve çürümüşlük yığınların zihniyetine, ahlakına, görüş açısına bulaşmış, artık normalleşmiş , kitleleştirilmiş ve yaygınlaşmıştır. Hırsıza hırsız demek, detirmek çok zordur yığınlara. Çünkü yığınları oluşturan holiganlar vasatlığın, körleşmenin , asabiyetin zirvelerinde yaşar ve kendilerine korunaklı yer edinirler orada. Kitlece ve rüzgarın gücüne ve güçlüye göre hareket eden, kendi karekteri olmayan yığınlar, tek başına korkak ve acizdir. Günün sonucunda bu yığınlar psikolojisi herşeye ve herkese zarardır. Bir ülkenin yaşana bilinir, çağdaş bir ülke olmasına en büyük engel yığınlar psikolojisi ve çürümesidir.
Şimdi bazı ülkelerin, yani toplum haline gelmiş ve belli standartları yakalamış ülkelerden bir-iki örnek vererek kıyaslama yapalım:
Gelişmiş ülkelerden biri olan İsveçte, benim hep dillendirdiğim herkesin veya çoğumuzun duyduğunu tahmin ettiğim, İsveç Sosyal Demokrat Partisi mensubu Mona Sahlin, devletin kendisine tahsis ettiği kredi kartıyla, yanlışlıkla Toblerone marka bir çikolata almış ve Sahlin hakkında yaptığı bu harcama nedeniyle soruşturma başlatılmıştı. Sahlin’de kendi isteğiyle defalarca yargı önüne çıkmış ve bu dava Sahlin’e pahalıya patlamış ve parti başkanlığı yarışından çekilmek zorunda kalmışdı. Heyhat! Bizim ülkemizde ciddi hırsızlığa bulaşmış, bariz delilleri olan kişilerin hala pişkince toplumun karşısına çıkabilmesi, kitleleri çeşitli yalanlarla, zübüklüklerle “hokkabaza bak” aldatmacasıyla yanıltıp ve toplumun bunu çeşitli saiklerle görmemesi veya görememesi, tepki vermemesi en yakıcı sorunumuzun, çağdaş ülkelerle olan kopukluğumuzun en bariz belirleyici ve yakıcı sorunudur. Umudumuzu sakatlayan, bu çürük, saçma, sonucunda halka zarar verecek durum, çağdaş aydın ve belli değerleri yaşattığı söylenen bir partide gelişiyor ve ülkenin bazı ve az sayıda olan aydınları da buna gerekli cevabı vermiyorlar veya veremiyorlar veya vermek istemiyorlar veya umurlarında değil veya korkuyorlar veya çıkarlarına ters geliyor. Bazı vatandaşların aydın sandığı ve takip ettiği, sözüne inandığı kişilerinde vastlığı yakıcı durumda. Sözde kişi ve kişiler okuduğunu anlamamış, bilgiyi bilgeliğe çevirememiş durumda oldukları çok açık belli olmakta. Örneğin felsefeden, sosyalizmden bahseden aydın diyemediğimiz ama piyasaya ille de çıkmak ve görünmek isteyen bazı kişiler bu değerlerden bahsederken rant ekonomisinin figüranlarının arkasından gitmeleri, holiganlaşmaları teori ile pratikte nasıl kopukluk olduğunun ve cehaletlerinin bir sonucudur. Katılmasamda “Ben zeki doğmuştum, beni eğitim mahvetti” diyen Mark Twain’i kısmen haklı çıkaran bu kişilerle dolu piyasa. Yani “felsefeci çok, filozof yok” demek istiyorum.
Evet yine yani; bilgi bilgeliğe çevrilemiyorsa çok fazla değeri yok, kaldı ki günümüz bilgiye ulaşmanın en kolay olduğu dönem. Bilgi sahibi olmak değil, bilge olmaktır önemli olan.
Şimdi “Toblerone Vakası” olarak anılan bu örnek dava üzerinden devam edeli. Bu dava sembolik olarak dünya tarihinde ve bizim ülkemizde de hep gündemde tutulmalı. Tabi ki mesele bir çikolata meselesi değildi. Çağdaş toplumların oluşturduğu hukuk sisteminin ve toplumun, medyanın bu olayı nasıl ciddiye aldığının göstergesi olarak kayıtlara geçti.
Çok fazla uzatmamak için sizin de rahatça bulabileceğiniz örneklerden birini daha yazıp bırakıyorum.
“Japonya’da ilginç bir olay yaşandı. Öğle yemeğine başlamak için masasını 3 dakika erken terk eden ve 7 ay içinde 26 kez aynı olayı tekrar eden kamu kurumu çalışanı, müdürleriyle birlikte ekran karşısına çıkarak tüm ülkeden özür diledi ve yarım günlük maaşını iade etti. Yetkililer ise duruma daha erken müdahale edemedikleri için üzgün olduklarını açıkladı.”
Şimdi ülkemizden de bir örnek olarak ve günümüzün yakıcı sorunu haline gelen “kurultayda delegelerin oyunun satın alınması ve yolsuzluklar” sorunu bazı çevrelerce ve kişilerce Ahlaki bir sorun, hukuki karşılığı yok deyip, küçümsenmek istendi. Tekrar Heyhat! Ahlaki sorun az bir sorun mudur? Bence veya çoğu kişi için aslında en önemli sorun olduğu bellidir. Herkesin başına jandarma, savcı dikemezsin ama ahlaklı insanlar veya etik kurallar veya inançsal değerleri güçlü bireyler yetiştirirseniz, kişinin vicdanı ve aklı kendi savcısı olduğu gibi, rehberi de olur. Suçun azaldığı bir toplumda hukuğada bu kadar gerek kalmaz.
Bu bizim örnekteki olayı sıradanlaştırırsanız ve önemsizleştirirseniz toplumun çürümesini hızlandırırsınız. Veya bu olayı sembolleştirir, sorgular ve bedel ödetirseniz topluma olumlu bir örnek sunmuş olursunuz. Gelecek nesillere de iyi bir gelenek bırakırsınız. Sorgulayan, hakkını savunan çağdaş bir toplum olma yolunda, talepkâr ve anlamlı siyasetler üreten bireyleri geliştirirsiniz. Siyasetin zenginleşme yeri olduğu algısını bozarsanız ve bu sayede gerçek samimi toplumcu bakış açısına sahip ve toplum için çalışan siyasi temsilcilerin önünü açmış olursunuz. Seçim herkesin vicdanında, aklında, sevabında veya günahında saklıdır. Pir Sultan’ın önemli bir sözü vardır: “Cehennem dediğin dal odun yoktur, her kes ateşini buradan götürür”
Yani yolsuzluklar, hırsızlık, liyakat eksikliğinin ve bunu kabullenmenin ve savunmanın sonucu:
Kul hakkına girmektir. Yetimin hakkını savunmamaktır. Zalimin yanında olmaktır. Geri kalmış ülke durumunda kalmaktır. Yoksulluktur. Yoksulluğun ve çaresizliğin sonucu ise: işlenen hırsızlıklar, gasp, cinayetler, ailelerin dağılması, kötü ve çarpık kentler, kötü yaşamdır. Çünkü rant ekonomisine yol verilmiş olmanın, kendi kişisel kariyerleri ve çıkarları peşinde olan kişileri, toplumsal bakış açısı ve politikası olmayanları desteklemenin doğal sonucudur bu. İşte coğrafya kader mi, kader değil mi seçeneği burada belli oluyor. Dediğimiz tüm haksızlıklara, hukuksuzluklara ses çıkarmaz, tavır takınmaz, zübüklerin yörüngesine girip vasatlaşarak, saflaşarak ve agresifleşerek holigan haline gelip oğrafyanın bir kadere dönüşmesini sağlarsınız. Yani bazı toplumlarda “coğrafya kader değildir, kaderleştirilmiştir.”
İşte, daha yazacak çok şey var, hatta kitaplaştırılacak birçok mesele var ama kıssadan hisse yapalım. Sonuçta, kendimce kısa çözüm önerileri vermek isterim. Bu yazılara devam edip aynı konuyla ilgili ikinci yazımda çözüm önerilerini daha yazmış olacağım. Kalın sağlıcakla. Akıl ve vicdan rehberiniz olsun. Aşk ile.
