Alevlerin Ardındaki Gerçek: İklim Krizi, Kapitalizm ve Kaybolan Gelecek

Nazım Tokşen
125 views

Kuzey Amerika’nın gökyüzü bir kez daha dumanla kaplandı. Kanada’nın uçsuz bucaksız ormanlarında başlayan yangınlar, yalnızca ağaçları değil; insanlığın doğayla kurduğu ilişkinin geldiği noktayı da gözler önüne seriyor. Yanan milyonlarca hektarlık orman, tahliye edilen yerleşim yerleri, solunamaz hale gelen hava ve yaşam alanlarını kaybeden milyonlarca canlı, artık görmezden gelinemeyecek bir gerçeği haykırıyor: Dünya değişiyor ve bu değişimin bedeli her geçen gün daha ağır ödeniyor.

Orman yangınları doğanın bir parçasıdır. Dünyanın birçok bölgesinde orman ekosistemleri tarih boyunca yangınlarla kendini yenilemiştir. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz durum geçmişteki doğal döngülerden farklıdır. Çünkü yangınların sıklığı, büyüklüğü ve yıkıcılığı insan kaynaklı iklim değişikliğinin etkileriyle birlikte artmaktadır.

Yükselen sıcaklıklar, uzun süren kuraklık dönemleri ve değişen yağış düzenleri, ormanları daha kırılgan hale getiriyor. Toprak nemini kaybediyor, bitki örtüsü kuruyor ve küçük bir kıvılcım bile kontrol edilmesi zor felaketlere dönüşebiliyor. Bilim insanlarının yıllardır yaptığı uyarılar artık sadece raporlarda kalan tahminler değil; insanların günlük hayatını etkileyen gerçeklere dönüşmüş durumda.

Bugünkü krizin kökleri aslında birkaç yıl öncesine değil, birkaç yüzyıl öncesine uzanıyor. Sanayi Devrimi ile birlikte insanlık büyük bir ekonomik dönüşüm yaşadı. Fabrikalar büyüdü, şehirler gelişti, üretim arttı. Ancak bu büyümenin temel yakıtı fosil kaynaklar oldu. Kömür, petrol ve doğal gaz; modern dünyanın ekonomik motoruna dönüştü.

Bu süreç insanlığa büyük teknolojik ilerlemeler sağlarken, doğa üzerinde de büyük bir baskı oluşturdu. Atmosfere salınan sera gazları gezegenin sıcaklık dengesini değiştirdi. Bugün yaşadığımız aşırı sıcaklıklar, kuraklıklar, seller ve yangınlar, uzun yıllar boyunca doğanın sınırlarının zorlanmasının sonuçları olarak karşımıza çıkıyor.

Sorun yalnızca enerji kaynaklarında değil; ekonomik sistemin doğaya bakışında da yatıyor. Kârın sürekli büyümesini merkeze alan anlayış, çoğu zaman çevresel maliyetleri ikinci plana itti. Büyük enerji şirketleri, fosil yakıt endüstrileri ve küresel sermaye grupları, ekonomik kazançlarını artırırken gezegenin taşıma kapasitesi sürekli zorlandı. Doğa, uzun yıllar boyunca ekonomik büyümenin görünmeyen bedelini ödedi.

Bugün ise bu bedel artık görünmez değil. Yanan ormanlarda, yok olan canlı türlerinde, kirlenen havada ve iklim nedeniyle yerinden edilen insanlarda kendini gösteriyor.

Kanada’daki yangınların en büyük mağdurlarından biri de doğanın kendisi. Ormanlar sadece ağaçlardan oluşan alanlar değildir. Binlerce canlı türünün evi, dünyanın iklim dengesinin önemli parçalarıdır. Her yok olan orman alanı, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların yaşam hakkını da tehdit etmektedir.

Ancak dünya ülkeleri bu büyük krize karşı hâlâ ortak ve yeterli bir mücadele ortaya koyabilmiş değil. İklim zirvelerinde verilen sözler, ekonomik çıkarların ve siyasi hesapların gerisinde kalıyor. İnsanlık, geleceği korumak ile bugünkü ekonomik çıkarları sürdürmek arasında sıkışmış durumda.

Tam da bu noktada Kanada ve ABD arasındaki son tartışma dikkat çekiyor. Yıllardır yakın komşuluk ilişkileri içinde bulunan iki ülke, yangınların ardından siyasi bir gerilim yaşadı. ABD Başkanı Donald Trump, Kanada’daki yangınlar nedeniyle Kanada hükümetini suçlayan sert bir açıklama yaptı. Trump, Kanada’nın orman yönetiminde başarısız olduğunu, bunun sonucunda ABD’nin kirli hava solumak zorunda kaldığını ve ekonomik zarar gördüğünü ifade etti.

Ancak böylesine büyük bir çevre felaketi karşısında sorulması gereken soru yalnızca “kim suçlu?” sorusu değildir. Asıl soru, insanlığın ortak bir kriz karşısında neden hâlâ birbirini suçlamayı tercih ettiğidir.

İklim krizi sınır tanımıyor. Kanada’nın ormanlarından yükselen duman Amerika’ya ulaşırken, dünyanın herhangi bir yerindeki çevresel tahribat tüm insanlığı etkiliyor. Böyle bir dönemde liderlerin görevi, toplumları birbirine karşı kışkırtmak değil; ortak çözümler üretmek olmalıdır.

Siyasi liderler, öfke ve suçlama dili yerine insanlığın geleceğine karşı sorumluluk taşıyan bir yaklaşım benimsemelidir. Çünkü bugün yanan yalnızca bir ülkenin ormanları değildir. Yanan, tüm dünyanın ortak yaşam alanıdır.

Kapitalist üretim anlayışının doğaya verdiği zararları görmezden gelerek, iklim krizini yalnızca başka ülkelerin hatası olarak göstermek kolaydır. Ancak gerçek çözüm; fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak, doğayı ekonomik çıkarların önüne koymak ve küresel ölçekte ortak bir mücadele yürütmekten geçmektedir.

Alevlerin bize verdiği mesaj çok açıktır: Doğa artık insanlığın verdiği zarara sessiz kalmıyor. Sorun ertelendikçe yangınlar büyüyecek, kayıplar artacak ve gelecek nesiller daha ağır bir bedel ödeyecek.

Bugün mesele Kanada’nın ya da Amerika’nın meselesi değildir. Bu, bütün insanlığın ortak sınavıdır.