“Bir ırmakta insan iki kere yıkanmaz.”
— Herakleitos
Aslında insan aynı hayatı iki kere yaşamaz.
Bir sabah uyandığında aynı insan olduğunu sanırsın.
Aynı evdesindir.
Aynı aynaya bakarsın.
Aynı isimle çağrılırsın.
Oysa fark etmeden değişmişsindir.
Dün seni üzen şey bugün önemsizleşmiştir.
Dün vazgeçemediğin bir şey, bugün sessizce hayatından çıkmıştır.
Değişim bazen bir mevsim kadar yavaştır.
Bazen de bir ölüm haberi kadar hızlı gelir.
Doğada hiçbir şey olduğu gibi kalmaz.
Toprak değişir.
İklimler değişir.
Canlılar değişir.
Milyonlarca yıl süren evrim, aslında hayatın değişime verdiği cevaptır. Yaşam, varlığını değişerek sürdürmüştür.
Belki insan da bundan farklı değildir.
Çocukken başka bir insanızdır.
Gençliğimizde başka.
Yaşlandığımızda başka.
Düşüncelerimiz değişir.
İsteklerimiz değişir.
Korkularımız değişir.
Sevme biçimimiz bile değişir.
Bazen kendimize bile yabancılaşırız.
İkili ilişkiler de bundan bağımsız değildir.
Bir kadınla bir erkek tanışır.
Birbirlerini severler.
Fakat yıllar sonra aynı insanlar olarak kalmazlar.
Çoluk çocuk gelir.
Sorumluluklar artar.
Ekonomik koşullar değişir.
Hayat yorucu hâle gelir.
İlk günlerin heyecanı azalır.
Belki de birçok ilişkinin trajedisi burada başlar.
Çünkü yaşanan bir anın sonsuza kadar süreceğini sanırız.
Bir bakışın…
Bir özlemin…
Bir tutkunun…
Bir gençliğin…
Sonsuza kadar bizimle kalacağını düşünürüz.
Oysa ilk enerjiler zamanla tükenir.
Bunu kayıp sanırız.
Belki de kaybetmiyoruzdur.
Belki sadece başka bir evreye geçiyoruzdur.
Fakat çoğu zaman buna izin vermeyiz.
İlk günkü sevgiyi ararız.
İlk günkü insanı ararız.
İlk günkü kendimizi ararız.
Bulamayınca da birbirimizi suçlarız.
Oysa aradığımız şey, çoktan geçmiş zamanın içinde kalmıştır.
Geçmişi bugünde yaşatmaya çalıştığımızda ise sevgi değil, trajedi başlar.
Çünkü kabul edilmeyen her değişim, bir süre sonra yıkıcı bir sona dönüşür.
Belki de bize yanlış öğretilen şeylerden biri budur:
Bir yastıkta kocamak…
Sanki iki insan hiç değişmeyecekmiş gibi.
Sanki yıllar boyunca aynı kadın ve aynı erkek olarak kalacakmışız gibi.
Belki de bu düşünce, sevgiden çok öğretilmiş bir çaresizliktir.
Çünkü birlikte yaşlanmak başka bir şeydir.
Birlikte değişebilmek başka.
Uzun ilişkiler, aynı insanla devam etmez.
Değişen insanla yeniden tanışabildiğin sürece devam eder.
Çünkü bazen değişim öyle büyük bir mesafe alır ki, bir zamanlar çok iyi tanıdığın insan bir gün sana yabancı gelebilir.
Yüzü tanıdıktır.
Sesi tanıdıktır.
Fakat içindeki insan değişmiştir.
Belki de böyle zamanlarda yeniden tanışmak gerekir.
Sanıyorum uzun ilişkilerde kaybettiğimiz ilk şey sevgi değildir.
Meraktır.
Çünkü merak çok boyutlu bir duygudur.
Merakın içinde dikkat vardır.
Saygı vardır.
Öğrenme isteği vardır.
Hayranlık vardır.
Empati vardır.
Belki biraz sevgi de vardır.
Fakat insan, tanıdığını düşündüğü kişiyi artık merak etmemeye başlar.
“Onu zaten biliyorum.”
Belki de ilişkilerin en tehlikeli cümlesi budur.
Çünkü insan tamamlanmış bir varlık değildir.
Dün başka biriydi.
Bugün başka.
Yarın daha başka olacak.
Belki de aşkın en olgun hâli, hiç bitmeyen meraktır.
Birbirine tekrar tekrar şu soruyu sorabilmek:
“Şimdi kimsin?”
Ve cevabı gerçekten dinleyebilmek…
Çünkü sevgi, değişimi durdurmak değildir.
Sevgi, değişimin içinde birbirini kaybetmemektir.
Yenildiysek değişime,
zaten biz yokuz.
