Kapitalizmin Ofsaytı

Toprak Sahalardan Milyar Dolarlık Arenalara

Nazım Tokşen
67 views

Her dört yılda bir Dünya Kupası gelir ve bize futbolun hâlâ dünyanın ortak dili olduğunu hatırlatır. Milyarlarca insan ekran başına geçer, ülkeler bayraklarıyla sokaklara taşar, milyonlarca çocuk bir gün o sahada olmanın hayalini kurar. Ancak turnuvanın ışıkları altında çoğu zaman görmek istemediğimiz bir gerçek vardır: Futbol artık eskisi kadar halkın oyunu değildir.

Bir zamanlar fabrikalardan, limanlardan, işçi mahallelerinden yükselen futbol, bugün çok uluslu şirketlerin, yayın tekellerinin ve milyar dolarlık yatırım fonlarının yön verdiği küresel bir endüstriye dönüşmüş durumda. Dünya Kupası ise bu dev ekonomik düzenin en büyük vitrinidir. Sahada ter döken oyuncular kadar, tribünlerdeki reklam panoları, yayın hakları ve sponsorluk anlaşmaları da bu oyunun gerçek sahiplerinin kimler olduğunu göstermektedir.

Modern futbolun en büyük yanılsaması, başarının yalnızca yeteneğin sonucu olduğu düşüncesidir. Oysa dünyanın herhangi bir yerinde bir gecekondu mahallesinde, Anadolu’nun küçük bir ilçesinde ya da Afrika’nın yoksul bir köyünde keşfedilmeyi bekleyen binlerce çocuk vardır. Onları Dünya Kupası’ndan ayıran şey çoğu zaman yetenek eksikliği değil, fırsat eksikliğidir. İyi bir akademiye ulaşmak, doğru antrenörlerle çalışmak, turnuvalara katılabilmek ve keşfedilebilmek ekonomik bir ayrıcalık hâline gelmiştir. Futbolun sahası eşit görünse de oyuna giriş kapısı herkes için aynı değildir.

Bu yüzden Dünya Kupası’na bakarken yalnızca sahadaki yıldızları değil, sahaya hiç çıkamayan milyonları da düşünmek gerekir. Çünkü futbolun hikâyesi yalnızca kazananların hikâyesi değildir; aynı zamanda sistemin dışında bırakılanların da hikâyesidir.

Türkiye futbolunun hafızasında özel bir yere sahip olan Lefter, Can Bartu, Selçuk Yula, Aykut Kocaman ve Metin Oktay gibi isimler, yalnızca attıkları gollerle anılmadılar. Onlar aynı zamanda halkın içinden gelen, taraftarla arasına görünmez duvarlar örmeyen futbolculardı. Mahalle kültürünün, semt aidiyetinin ve toplumsal dayanışmanın temsilcileriydiler. Bugünün milyonlarca dolarlık transfer piyasasında futbolcular giderek birer yatırım aracına dönüşürken, o kuşağın futbolcuları insanların hayat hikâyelerinin bir parçasıydı.

Belki de bu yüzden Brezilyalı futbolcu Sócrates hâlâ hatırlanıyor. Çünkü o, futbolun yalnızca bir eğlence sektörü olmadığını savunuyordu. Brezilya’da askeri diktatörlük yıllarında demokrasi mücadelesinin içinde yer aldı, futbolcuların da toplumsal sorumlulukları olduğunu söyledi. Onun temsil ettiği anlayışta futbolcu yalnızca gol atan bir sporcu değil, aynı zamanda yaşadığı toplumun bir yurttaşıydı.

Bugün ise futbol giderek daha fazla sermayenin kontrolüne giriyor. Kulüpler şirketleşiyor, taraftarlar müşteriye dönüşüyor, futbolcular ise küresel pazarlama kampanyalarının yüzü hâline geliyor. Dünya Kupası’nın büyüsü devam ediyor olabilir; ancak bu büyünün arkasında çok daha sert bir gerçeklik bulunuyor. Futbol artık yalnızca sahada oynanmıyor. Aynı zamanda borsalarda, sponsorluk masalarında, yayın ihalesi toplantılarında ve yatırım fonlarının hesap tablolarında oynanıyor.

Bu nedenle Dünya Kupası’nı yalnızca bir spor organizasyonu olarak görmek eksik kalır. O, çağımızın ekonomik düzeninin, sınıfsal eşitsizliklerinin ve küresel güç ilişkilerinin sahaya yansımış hâlidir. Milyarlarca insanın tutkuyla izlediği bu oyun, bir yandan insanları ortak bir heyecanda buluştururken, diğer yandan kimin sahaya çıkabileceğine ve kimin tribünden izlemekle yetineceğine de karar veren görünmez bir düzeni gözler önüne serer. Futbolu hâlâ dünyanın en güzel oyunu yapan şey ise ne milyar dolarlık yayın anlaşmalarıdır ne de astronomik transfer ücretleri. Futbolu güzel kılan, bir çocuğun toprak sahada kurduğu hayal, bir mahallenin kendi takımına duyduğu aidiyet ve insanların eşit bir umut etrafında buluşabilmesidir. Dünya Kupası’nın gerçek değeri de kaldırılan kupalarda değil, bu umudu yaşatabildiği ölçüde anlam kazanacaktır.