Avrupa son yıllarda önemli bir siyasal dönüşümden geçiyor. Almanya’da AfD’nin, Fransa’da Le Pen hareketinin, İngiltere’de Reform UK’nin, İtalya’da Meloni’nin ve birçok Avrupa ülkesindeki benzer siyasi hareketlerin yükselişi artık geçici bir dalga olarak değerlendirilemez. Aşırı sağ ve milliyetçi siyaset, kıtanın birçok ülkesinde geniş toplumsal kesimlerden destek alıyor. Bu yükselişin yalnızca göçmenlik meselesiyle açıklanması ise gerçeğin yalnızca küçük bir bölümünü görmek anlamına geliyor.
Bugün Avrupa’da milyonlarca insan artan kiralar, yükselen yaşam maliyetleri, güvencesiz çalışma koşulları ve gerileyen sosyal haklarla karşı karşıya. Bir zamanlar “refah devleti” olarak sunulan ülkelerde bile emeklilik sistemleri tartışma konusu haline geliyor, sağlık hizmetlerine erişim zorlaşıyor ve genç kuşaklar önceki nesillerden daha kötü yaşam koşullarına mahkûm ediliyor. Toplumun geniş kesimleri yaşadıkları sıkıntıların nedenini sorgularken siyasal sistem de bu sorgulamanın yönünü belirlemeye çalışıyor.
Kapitalizm tarih boyunca yalnızca ekonomik bir sistem olarak değil, aynı zamanda kendi krizlerini yönetme biçimiyle de varlığını sürdürdü. Kâr oranlarının düştüğü, ekonomik büyümenin yavaşladığı ve toplumsal hoşnutsuzluğun arttığı dönemlerde sermaye düzeni yalnızca ekonomik araçlara değil, siyasal araçlara da ihtiyaç duyar. Çünkü kriz dönemlerinde insanlar yalnızca geçim sıkıntısı yaşamaz; aynı zamanda mevcut düzene olan güvenlerini de kaybetmeye başlarlar.
Tam da bu noktada milliyetçi ve sağ siyaset için geniş bir hareket alanı oluşur. İnsanların yaşadığı ekonomik sorunların kaynağı olarak sermaye düzeni, büyük şirketler veya gelir eşitsizliği yerine göçmenler, yabancılar ve farklı toplumsal gruplar gösterilir. Böylece toplumun öfkesi yukarıya değil, yanındaki insana yöneltilir. İşsiz kalan işçi patronunu değil göçmeni suçlamaya, düşük ücret alan çalışan sermaye politikalarını değil sınırların açıklığını tartışmaya başlar.
Sağ siyasetin en önemli başarısı da burada ortaya çıkar. Gerçek sorunları ortadan kaldırmadan, insanların yaşadığı memnuniyetsizliği farklı hedeflere yönlendirebilir. Bayrak, ulusal kimlik, güvenlik ve vatan söylemleri sürekli gündemde tutulurken ücretler, çalışma koşulları ve gelir dağılımı gibi konular geri plana itilir. Toplumsal tartışma ekonomik adaletsizlikten uzaklaştırılarak kimlikler üzerinden yürütülmeye başlanır.
Bu durum yalnızca aşırı sağ partilerin tercihi değildir. Avrupa’nın birçok ülkesinde merkez siyaset de benzer bir çerçeve içinde hareket etmektedir. Göçmenlik ve güvenlik başlıkları günlerce tartışılırken, büyük şirketlerin elde ettiği olağanüstü kârlar ya da emekçilerin satın alma gücündeki düşüş çok daha sınırlı bir şekilde gündeme gelir. Böylece ekonomik eşitsizlikler siyasal tartışmanın merkezinden uzaklaştırılmış olur.
Oysa son yıllarda yaşanan gelişmeler, Avrupa toplumlarının karşı karşıya olduğu temel sorunun göçmenlerden ya da kültürel farklılıklardan kaynaklanmadığını gösteriyor. Aynı ülkelerde şirket kârları büyürken çalışanların alım gücü düşebiliyor. Servet belirli kesimlerde yoğunlaşırken geniş halk kesimleri daha fazla çalışıp daha az kazanabiliyor. Sorun, insanların farklı kökenlerden gelmesi değil; üretilen zenginliğin nasıl paylaşıldığıdır.
Milliyetçilik ve vatanseverlik duyguları toplumlar açısından güçlü duygulardır. Ancak bu duygular ekonomik sorunların üzerini örten bir perdeye dönüştürüldüğünde farklı bir işlev kazanırlar. İnsanlar kendilerine neden yoksullaştıklarını sormak yerine, kime karşı korunmaları gerektiğini düşünmeye yönlendirilir. Böylece ekonomik krizin yarattığı toplumsal enerji, düzeni değiştirmek yerine mevcut düzenin korunmasına hizmet eder.
Tarih boyunca sermaye düzeni, kriz dönemlerinde yalnızca ekonomik programlarla değil, ideolojik araçlarla da kendisini yeniden üretmiştir. Bugün Avrupa’da yükselen sağ dalga da bu açıdan değerlendirilmelidir. Çünkü ortada yalnızca seçimlerde güç kazanan partiler değil, aynı zamanda toplumsal öfkenin yönünü değiştiren bir siyasal mekanizma bulunmaktadır.
Avrupa’da yükselen sağın başarısını anlamak için yalnızca göçmen karşıtı söylemlere bakmak yeterli değildir. Asıl bakılması gereken nokta, ekonomik krizlerin, artan eşitsizliklerin ve toplumsal hoşnutsuzluğun hangi siyasi kanallara yönlendirildiğidir. İnsanların yaşadığı sorunlar gerçek, öfkeleri haklıdır. Ancak bu öfke gerçek nedenlerden uzaklaştırıldığında, krizleri yaratan düzen sorgulanmak yerine kendisini yeniden üretme imkânı bulmaktadır. Bugün Avrupa’da yaşanan tartışmanın özü de tam olarak budur.
Yine de tarih bize gösteriyor ki hiçbir karanlık dönem sonsuza kadar sürmez. Halklar er ya da geç yaşadıkları sorunların gerçek nedenlerini görür, kendilerine sunulan sahte çözümler ile gerçek çözümler arasındaki farkı ayırt etmeyi öğrenir. Avrupa’nın emekçileri de bugün içine sürüklendikleri milliyetçi ve ayrıştırıcı siyasetin ötesine geçerek ortak çıkarlarını savundukları ölçüde yeni bir çıkış yolu yaratabilirler. Umut, halkları birbirine düşman eden duvarlarda değil; eşitlikte, dayanışmada ve insanca bir yaşam talebinde yatmaktadır.
