Gerçek solun en büyük sınavlarından biri, kendisine sunulan siyasal seçeneklerden hangisini seçtiği değil, o seçenekleri kimin ve hangi koşullarda hazırladığını görebilmesidir.
Çünkü siyaset yalnızca görünenlerden ibaret değildir.
Bir yasa çıkarılır, bir düzenleme hazırlanır, bir süreç başlatılır. Sol, doğal olarak bunun halk açısından ne ifade ettiğine bakar. Hakların genişleyip genişlemediğini, baskının azalıp azalmadığını ve emekçilerin yaşamında neyi değiştireceğini sorgular.
Bunların hepsi gereklidir.
Ama yeterli değildir.
Çünkü emperyalizm yalnızca tankla, askerle, işgalle ya da açık bir ekonomik saldırıyla hareket etmez. Çağımızda emperyalist müdahalenin daha incelmiş biçimleri vardır. Siyasal alanları yeniden düzenler, aktörleri birbirine karşı konumlandırır; bazı seçenekleri mümkün ve makul, bazılarını ise imkânsız ve aşırı gösterir.
Sonra solun önüne bir çerçeve koyar.
Ve sol, bazen o çerçevenin dışına çıkmayı düşünmeden, çerçevenin içindeki seçeneklerden birini seçmeye başlar.
İşte tehlike burada başlar.
Çerçeve yasası bunun yalnızca küçük bir örneğidir.
Bir düzenlemeye karşı çıkmak ya da onu desteklemek, kendi başına solculuğun ölçüsü değildir. Asıl soru şudur:
Bu düzenleme hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıkmıştır ve uzun vadede hangi sınıfsal ve siyasal ilişkileri güçlendirecektir?
Gerçek sol burada yalnızca metni okumaz.
Metnin arkasındaki güç ilişkilerini de okur.
Çünkü emperyalizm çoğu zaman solun karşısına “Ben emperyalizmim” diyerek çıkmaz. Daha karmaşık davranır. Bir ekonomik kriz yaratır, sonra çözüm paketini sunar. Bir siyasal gerilim üretir, ardından uzlaşma zemini önerir. Bir bölgesel çatışmayı büyütür, sonra da barışın hangi koşullarda mümkün olacağını tarif eder.
Ve bütün bunları yaparken solun kendi kavramlarını bile kullanabilir:
Demokrasi.
Barış.
Özgürlük.
Hukuk.
İnsan hakları.
Bu kavramların kendisi elbette değerlidir. Fakat bir kavramın değerli olması, onun emperyalist siyasetin içinde kullanılmayacağı anlamına gelmez.
Tam tersine.
Emperyalizm, halkların en haklı taleplerini bile kendi stratejik çıkarları doğrultusunda kullanabilecek kadar esnek bir siyasal akla sahiptir.
Bu nedenle gerçek solun görevi, “Demokrasi mi, emperyalizm mi?” gibi basit bir ikilem kurmak değildir.
Görevi, demokrasinin kim tarafından, hangi sınıf ilişkileri içinde ve hangi tarihsel amaçla savunulduğunu sormaktır.
Aynı şey barış için de geçerlidir.
Sol, barıştan yana olacaktır.
Ama barışın hangi güçler tarafından, hangi koşullarda ve kimin çıkarları doğrultusunda kurulduğunu da sorgulayacaktır.
Çünkü halkların barış isteği ile emperyalist güçlerin bölgesel düzenleme isteği aynı şey değildir.
Biri aşağıdan gelir.
Diğeri yukarıdan kurulur.
Biri halkların yaşamını savunur.
Diğeri ise kendi düzeninin devamını savunur.
Gerçek solun farkı tam burada ortaya çıkar.
Sol, emperyalizmin her söylediğine karşı çıkmak zorunda değildir. Çünkü böyle bir yaklaşım, zamanla düşünsel bir reflekse dönüşür. Emperyalizm bir şey söylüyor diye onun tersini söylemek solculuk değildir.
Solculuk, kendi bağımsız ölçüsünü yaratabilmektir.
Bir düzenleme halkın yararınaysa onu savunabilir.
Bir yasa mevcut koşullarda ilerici bir sonuç doğuruyorsa onu destekleyebilir.
Ama bunu emperyalizmin istediği için değil, kendi sınıfsal ve tarihsel ölçütleriyle yapar.
Aradaki fark küçümsenemez.
Çünkü bağımsızlığını kaybeden sol, bir süre sonra kendi siyasal aklıyla değil, kendisine sunulan gündemle hareket etmeye başlar.
O zaman mücadele eden değil, tepki veren bir sola dönüşür.
Bir gün iktidarın hazırladığı gündeme karşı çıkar.
Ertesi gün ise emperyalizmin hazırladığı gündemin savunuculuğunu, farkında olmadan üstlenebilir.
Sonra da kendisini hâlâ aynı yerde sanır.
Oysa siyasal pusulası çoktan başkasının eline geçmiştir.
Bugün gerçek solun ihtiyacı olan şey, her olayın arkasında gizli bir komplo aramak değildir.
Tam tersine, komplocu düşünceden kurtulup maddi ilişkileri görmek gerekir.
Kim ekonomik olarak güç kazanıyor?
Kim siyasal alanı belirliyor?
Kim hangi aktörü destekliyor?
Hangi sermaye grupları hangi düzenlemeden yararlanıyor?
Hangi ülke hangi bölgede nüfuz kazanıyor?
Hangi karar halkın iradesini büyütüyor, hangisi onu daraltıyor?
Bunlar sorulmadan yapılan siyaset, çoğu zaman yalnızca görüntünün siyasetidir.
Marx’ın bize bıraktığı en önemli düşünsel miraslardan biri de budur: Görünen ilişkinin arkasındaki maddi ilişkiyi aramak.
Bugünün emperyalizmi de tam burada okunmalıdır.
Çünkü emperyalizm artık yalnızca bir ülkenin başka bir ülkeye hükmetmesi değildir. Sermayenin, devletlerin, uluslararası kurumların, enerji yollarının, finansın, teknolojinin ve askerî gücün birbirine bağlandığı çok daha karmaşık bir ilişkiler bütünüdür.
Bu nedenle sol da kendi siyasal aklını geliştirmek zorundadır.
Dünyayı yalnızca “iyi” ve “kötü” güçler üzerinden okuyamaz.
Bir ülkenin emperyalist olması, onun her hamlesinin yanlış olduğu anlamına gelmez.
Bir düzenlemenin Batılı devletler tarafından desteklenmesi de onun otomatik olarak halk düşmanı olduğu anlamına gelmez.
Mesele daha zordur.
Ve gerçek sol, zaten kolay cevapların siyaseti değildir.
Sol, kendi aklını korumak zorundadır.
Çünkü emperyalizmin en incelikli başarısı, solu kendisine benzetmek değildir.
Asıl başarısı, solun kendi doğrularını, kendi kavramlarını ve kendi mücadele biçimlerini kullanarak onu başkasının kurduğu siyasal denklemin içine çekebilmektir.
İşte çerçeve yasası, bu büyük meselenin yalnızca küçük bir örneği olarak görülebilir.
Asıl mesele yasa değildir.
Asıl mesele şudur:
Çerçeveyi kim çiziyor?
Ve daha önemlisi:
Sol, o çerçevenin içinde mi siyaset yapacak, yoksa kendi çerçevesini kendisi mi kuracak?
Gerçek solun bağımsızlığı, tam da bu sorunun cevabında başlar.
Çünkü başkasının çizdiği sınırlar içinde özgürlük aramak, bazen özgürlüğün kendisini değil, yalnızca sınırların daha rahat kullanılmasını savunmaktır.
Solun işi ise sınırların içinde yer seçmek değil; sınırları kimin çizdiğini göstermek ve gerektiğinde o sınırların kendisini değiştirmektir.
