İSTANBUL’UM O KADAR YEŞİLDİ Kİ! (İki Şehrin Kıyası ve Kaybettiklerimiz)

Murat Bulut
479 views

İki ülkenin, iki farklı şehri. Türkiye/İstanbul ve İsviçre/Fribourg. İstanbul büyüdüğüm, âşık olduğum, bir zamanlar, yani develer tellal, pireler berber iken, bir gün ayrılsam dayanamayıp hemen dönmek istediğim büyülü kent. Bu büyülü kenti Kaf Dağı’ndan aşırdılar, ah dedim vah dedim, koştum peşinden yetişemedim. Her şeye rağmen yine terk edemeyeceğim, mücadelesini vermeye devam edeceğim, aidiyet duyduğum ülkemin toprağı. Fribourg ise ruhu bana yabancı ama büyülü doğası tablo gibi içime işleyen, ara ara geldiğim şehir. Bizim doğamız buralardan daha güzel değil miydi? En son gelişimden tahmini on yıl sonra tekrar geldiğim, toplamda en az yedi-sekiz kez ayak bastığım, Fransızca ve Almanca konuşulan orta büyüklükteki bir şehir Fribourg. On yıl içinde doğasında tahribat anlamında çok az bir değişimin olduğunu hayretle gördüm. Evet, en son geldiğimde Fribourg’a bir ağaca muhtaç, bir çiçeğe dokunamamış, onların özlemiyle tutuşurken, tepede yeşil tarlalarının içinde, koca bir gökyüzündeki parçalı beyaz bulutların altında, alabildiğince yeşil bir tepede fotoğraf çektirmiştim. O fotoğrafa bakınca çocukluğumun geçtiği eski İstanbul geldi aklıma. Yeni İstanbul malumunuz.

Kantonlardan oluşuyor İsviçre Konfederasyonu. Dört resmi dile sahip: Fransızca, Almanca, İtalyanca, Romanşça. Kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasıla açısından oldukça iyi durumdalar. İşçiler, emekçiler, çiftçiler, halk olarak belli standartları ve konforu yakalamışlar. Doğrudan demokrasi ile yönetiliyor ülke. Tabii olarak tarihinde savaşlar da olmuş. İç savaşların ana sebepleri genellikle Katolik ve Protestan çatışması olmuş. Sonra dalgalanıp da durulmuş gibi gözüküyorlar, ileri zamanlarda ne olur bilmem, bilemem, insanoğlu neticesinde, arızalı canlı, en gelişmişleri bile çıkarları bozulursa bir anda vahşileşme potansiyelini içinde taşıyor maalesef. Doğal güzelliklerini, eski yapıları korumuşlar. Kısa genel bilgi.

Buraya gelişim sadece turistik bir gezi için değildi. Aslında her ne amaçla olursa olsun bana göre tüm gezilerin herkeste bilinç altında önemli yansımaları oluyor: yurt dışından kendi ülkemizi, sosyolojimizi, kültürümüzü, gündelik hayatımızı dışarıdan görme, eleştirel bakma, kıyaslama şansımız oluyor, farkındalık yaratıyor. Bazen dışarıdan bazı şeyler daha net gözüküyor. Bir yere turistik, iş vb. amaçlı gidersem, gözlemci herkes gibi ben de oranın kültürünü, doğasını, insanlarının gündelik yaşamlarını bilinçli olarak merak ederim. Yani en bariz kıyastan yola çıkarak, mesela doğal güzelliklerini, maddi kültür miraslarını, tarihi yapılarını nasıl koruduklarını, gündelik yaşamlarını, iletişim ve genel psikolojik durumlarını merak ederim. Sonrada kendi yaşadığımız coğrafyayla kıyaslar, eleştirel bakarım. Tabii bu gözlem, belli bir plan dahilinde değil, doğal gezinti havasında gelişir.

İsviçre devleti, muhteşem olan doğasına, eski yapılarına özen göstermiş, korumuş, bilinçli bir yaşam alanı yaratmış. Kent ve doğa uyum içinde gözüküyor. İleride bozulabilir mi, olabilir. Mevcut bilinç ve sistem çarkı bozulabilir, insanın o doymak bilmeyen nefsi, hırsı dizginlenemezse kapitalizmin yıkıcı yüzü gücünü gösterip doğayı çok hızlı tahrip edebilir, tıpkı bizde olduğu gibi. İsviçre’nin dezavantajlarını, sistemin içine girmeyenleri nasıl ıslah ettiklerini, zenginliklerinin kaynağını konu olarak ele almayacağım, en azından bu yazıda. Kısaca ele alacağımız mesele, bir ülkenin doğasının güzelliğinin korunmasının ne kadar önemli olduğu, doğa ve kentin uyumunun önemi, güzel bir örnekle karşılaşıp neleri kaybettiklerimizi hatırlamak, altını çizmek, değişim ve seçimlerimizin sonuçlarının kıyasını İstanbul üzerinden ama genel anlamda ülkemize de sirayet eden çarpık kentleşme üzerinden değerlendirmek. Ayrıca psikolojimizin nasıl etkilendiğinin, nasıl mutsuz, umutsuz ve sağlıksız bireyler haline dönüştüğümüzün analizini kısaca yapmak.

İstanbul, o kadar yeşildi ki! Bilen bilir, özellikle belli bir yaş grubuna dahil olanlar ve çocukluğunu orada geçirenler. Aslında ülkemin her yanı böyleydi. Ama İstanbul kadar hızlı yağmaya uğramadı hiçbir yer. Çocukluğumuz İstanbul’un en güzel yerlerinden İstinye, Emirgan, Baltalimanı, Yeniköy sahili ve tepeleri gibi yerlerde geçti. Yeni jenerasyona inanması biraz zor gelebilir ama kurbağalı dereler vardı İstinye sırtlarında! Şaşıracaksınız ama inekler vardı, helikopter sinekleri vardı, kelebekler konusuna giremem, dayanamam kaybolan gelinciklerin yanında biten bin bir çiçekli bitki örtüsüne. Daha da ne mi vardı? Çilek tarlaları vardı; yaz akşamları ve geceleri koyu bir örtü gibi yayılırken tüm coğrafyaya, akşamsefasının kokusuyla birleşerek büyülü bir amber kokusuna dönüşürdü karışımları. Kavak ağaçları vardı; polenleri yayılırken gökyüzüne, hafif rüzgarla arkanızdan ıslık çalarlardı. Yeşil tepeler (bir tanesi İstinyepark oldu) vardı; aşağıya baktınız mı gördüğünüz tablo insanı özgürleştirirdi. O yeşil tepelerde uzanıp, yeşil otlar arasından gökyüzüne baktığınızda kendinizi bulutların üzerinde bulurdunuz ki zaman ve mekân orası olurdu. Berrak, buz gibi soğuk ve temiz akardı doğaya can veren çeşmenin suyu; karpuzları çatlatırken soğukluğu, rahmeti ile kuşlara, böceklere, insanlara, otlara can verir, bir yudumunu kana kana içirirdi. Ürkek su perisi dans ederdi akıp giden suların üzerinde. Koca koca ağaçların arasında, sakin ve olgunca bekleyen, derelerin, yağmur sularının doldurduğu göllerin üzerindeki nilüfer çiçekleri, çınar ağacının yaprakları çok kıskançtı, bu tüm canlılara ayna olan gölü saklamak için, herkesten sakınırlardı. Ateşböcekleri bir yanar, bir sönerdi; cırcır böceklerinin senfonisinin eşliğinde dans ederken. Bolca parlayan yıldızlardan mıydı bilmiyorum, gecenin karanlığı kasvetten uzak, mutlu bir ferahlık verirdi, dolunay göz kırparken. Ve romanlar gelir, o yeşile boyanmış boş araziye çadırlarını kondururlardı; yağmurlu bir gecenin sabahında gün aydınlanırken aniden her yanı saran o güzel mantarlar gibi değişik bir heyecan, hoş bir coşkunluk yayılırdı, sınırları olmayan büyülü doğayla çevrili hayatımıza. Güne bakan çiçekleri bahçemizde güneşle sohbet ederlerken, incir ağacının güçlü kolları salıncak olurdu bize; ağzımızda yeni koparılmış kirazlar dudaklarımızı kırmızıya boyardı. Kırmızıya boyanırken ağzımız, incir ağacının büyük yaprakları arasından ayva ağacının meyvesine göz kırpardık. Elimizi uzatsak dokunabilirdik dut ağacına. Hiç küsmezdi incir kuşları ve diğer küçük kuşlar; ağaçlarımız meyve vermekte çokça cömerttiler ne de olsa, onlara da yeterdi; Tanrı tüm canlılara hakları bolca dağıtmıştı, doymayan insanoğlu onları çaldı, azalttı, kul hakkına girdi. Ah! İflah olmaz insanoğlu!

Heyhat! Ve biz büyüdük! Bizimle birlikte, İstanbul da büyüdü. Biz büyürken, betonların boyu da gıdım gıdım uzadı, onlar da büyüdüler. Biz usul usul büyürken, insanların hırsları da gizli gizli büyümüş, fark edemedik; dünyayı sırtına alıp gideceklerini sandılar, toprak kendilerinin sandılar. Biz büyürken, sinsice avucunu ovuşturan rantçılar da büyümüş, her santimine demir diktiler, beton döktüler. Evet, biz büyüdük doğal insan macerasında, papatyaların yanında, kırmızı güllerin kırmızısında, yeşil otların üzerinde uyurken ama onlar da büyüdü; doymayan karınlarını doyurmak için, her yerden geldiler, yalanlar söylediler, hileler yaptılar. İlk önce çeşmelerden başladılar, kaynağını beton kapatan derelerin üzerindeki sular kurudu, derinlere kaçtı öz suyu, yeryüzüne küstüler sonra, bir daha gören olmadı onları. Çiçekler kurudu, arılar başka diyarlara uçmaya çalışırken yolda heder oldular, fildişi kelebekler kısa zamanda öldüler, direklerde leylekler yuvalarını terk etti gürültüden. Kavak ağaçları devrildi; kâh sapı kendisinden olan baltalarla kâh elektrikli testerelerle gövdeleri kesilirken, ıslıkları duyulmaz oldu. İncir ağacı konuşmadı benimle, bana küstü. Ben derdimi anlatamadım kiraz ağacına, insana döndüm sonra, anlar diye, dönmez olaydım!

Şimdi büyük betonların arasında yürürken, değersiz, mutsuz, yapay bir insan gibi, egzoz kokuları melisa çiçeğinin kokularını silip süpürmüş çoktan. Beni benden alan rüzgâr, artık esse de olur esmese de. Ne de olsa kuşlar yasına gitti vesselam.