MÜLKİYET DÜŞMANI İLYAS KARAMEŞE VE ANILARI 4/YAŞANMAMIŞ MASALLAR

Murat Bulut
574 views

                       

                                       

Böğürtlenli dikenlerin, uzun ağaçların arasından yürüyerek sabahın erken saati geldim buraya. Sisler koyunda hava yeni yeni berraklaşıyordu. Denizin, dağılan sisler içindeki en kuytu yerinden, acı acı martı çığlıkları geliyordu. Kıyıya yaklaştıkça kayalara çarpan dalgaların seslerini de duymaya başladım. Çekilirken sessiz, ilerlerken alabildiğince gürültülü ve şiddetliydiler. Küçük bir kayalığın üzerine çıkıp dinlenirken dalgaların bıraktığı yosunlara ve köpüren damlacıklara bakıyordum. Denizin ortasında rüzgârla coşan dalgalar kıyıya kadar uzanıp çekilirken sahile küçük hava kabarcıkları halinde köpükler bırakıyordu. Bu köpüklerin kumlar üzerinde bir süre sonra yok olması düşündürüyordu beni. “Bu hayatta her şeyin bir başlangıcı ve bir sonu var; bu sonlu hayatta yaşamın anlamı ve sırrı nedir?” dedim kendi kendime. “Bu sonsuz boşluğun içindeki dünya ve içindekiler için son, gerçekte son mudur? Kâinatın sırrına erişilemez mi, bu dünyada?”

Köpükler milyonca kez var olup yok olurken, sisler tamamen dağılıyor, hayatın farklı dinamiklerinde, farklı şekillerde yaşamlar ritüellerini devam ettiriyordu. İşte onlardan birine, balık avladıktan sonra karaya çıkan karabatağın kanatlarını açarak güneş altında kurumasına takıldım bu seferde. Gözümü alıp daha ileriye baktığımda, güneşi ardına alıp topallaya topallaya buluşma yerine gelmekte olan Teneke Sıddık’ı gördüm. Bizde bu alem içinde kendi alemimizdeydik. Onu bekliyordum. Deniz kıyısındaki, adını şiddetli esen rüzgârlardan alan Rüzgârlıburun semtinin aşağısındaki iskeleye, Balık Necmi’nin yanına gideceğiz. Çok uzun zamandır görmüyorduk onu. İyice yaşlanmıştır. Hayatını sorgulamasını isteyeceğiz ondan. Bizimle birlikte gelmesini,  ormanda yanımızda ona da bir kulübe yapacağımızı söyleyip, bize komşu olmasını isteyeceğiz. Bu arada Sıddık iyice yaklaşmıştı. Ben de koşarak yanına gittim. “O da ne?”

“Gözüne ne oldu senin?”

“Aşağıda semtteki o büyük meşhur börekçiden, sana getirmek için elimi uzatıp tezgâhtan poğaça çalıyordum ki gördüler beni. Ne olduğunu anlamadan yanı başımda biten oranın hınzır müdürü kaba elleriyle birden gözüme yumruğu indirdi.”

“Fena indirmiş.”

“Bende hem acıdan hem de bu hırçın hınzırdan kendimi korumak için oracıkta hemen bıraktım kendimi yere. Uzandığım yerden senin âşık olduğun yıldızları bende görüp saymaya başladığımda, kalabalık toplanmaya başlamıştı bile. İri yarı, yarma müdür kendini haklı çıkarmak için “Pis herif, leş gibi elleriyle tezgâhtan hırsızlık yapıyor!” diye bağırıyordu. Dün akşam oradan koca bir kaşar peyniri çalmıştım. Bizim Belkıs köprü altında kaşarı yerken beni görmüş, ona vermeyeceğimi düşünerek beni gammazlamıştı. Müdür köprü altında yanıma gelip “Kaşar peyniri sen mi çaldın?” diye sorunca “Yok ulan, ben senin gibi puşt muyum?” demiştim. “Şu kadın söyledi, sen almışsın,” deyince karşı caddeye baktığımda Belkıs canıma değsin der gibi işaret yapıp pis pis sırıtıyordu.  “Yalan söylüyor, ben gururlu bir insanım,” dedim. “Tabii tabii gururluymuş,” diye söylenip etrafıma ve arkamdaki tenekelerin içine suç aletini bulmaya çalışır gibi baktı.  Bir süre sonra burnunu tutarak sinirle gitti. Kaşar peynirin naylon kabı paltomun cebindeydi oysa. Poğaçayı çalarken yakalandığımda, yerde debelenirken cebimdeki kaşar peyniri kabı da düştü yere. Büyük zafer kazanmış gibiydi. “Hırsız işte bu, vurdum diye kızıyorsunuz ama hırsız bu herif, işte delili. Çalınmış kaşar peynirin kabı cebinden çıktı.” Araya girenler engel oldu da yakamı bıraktı, bu manyak. Ben de yavaş yavaş kalkıp tam uzaklaşıyordum ki kalabalığın arasından hızlıca gelen şişko bir genç okkalı bir tekme salladı. “Onuncu şubemizi açacağız ama bu hırsızlar yüzenden açamıyoruz,” dedi. Onu da tuttular, hayattan beklentileri devasaydı bu gencin. O da çok hırslıydı. Bu genç oranın sahibiydi muhtemelen. İş büyüyordu, bütün ticari beklentilerinin başarısızlığını bana yükleyebilirlerdi. Babası da gelebilirdi, ben de araya girenlerin “yapmayın garibin teki o, bir pohça aldıysa ne olur, bu dünya herkese yeter” derlerken kalabalık artmış “zalime mi kalsın bu koca dünya?” “herkes pohça yiyebilsin” diye slogan artmaya başladıklarında bu iyi insanlar sayesinde fırsatı bulup tüydüm oradan. Bir daha oradan poğaça moğaca çalmam, çok hırslı bunlar. Sana getirecektim, kusura bakma getiremedim, üzgünüm.”

“Sağ ol dostum, bana bir şey getirmeye çalışma, yüz kere söyledim sana. Ama boşuna söylüyorum. Her seferinde bir olay yaşıyorsun. Gel otur, biraz dinlen. Sonra gideriz Necmi’nin yanına. Ben de sana ektiğim domateslerden getirmiştim. Al ye şunları. Aşağıya Melek Teyze’ye gideriz. Çorba yapar her gün fazlaca. Bahçesine kim gelirse ikram eder. Daha önce yaptığın gibi ekmeğini çalma sakın. Kadın zaten her gün gelmemizi, çorba içmemizi istiyor. Çok mutlu oluyor. Yaşlı, yalnız ve fakir bir kadın o.”

“Tamam, Karameşe, bir daha çalmam. Hadi gidelim acıktım.”

Yola çıktık, epeyce yürüdükten sonra Melek Teyze’nin bahçesine gelip oturduk. Çorbamızı içtik. Tam kalkacakken Teneke’nin masanın üzerindeki ekmeği çalmaya çalıştığını görünce üzerine sıçradım. İkimiz birlikte yere düştüğümüzde bahçeden aşağıya doğru yuvarlandık. Kalktığımızda bayır aşağı olan bahçenin sonundaydık nerdeyse, el sallayıp gülen yüzlü Melek Teyze’ye yürümeye devam ettik.

“Barışalım.”

“Ben senin için yiyecek ayarlıyorum, sen üzerime atlıyorsun.”

“Benim için bir şey çalmaya çalışma, beni de bahane etme.  Çalıyorsan bari ayırt et, fakirlerin, ihtiyacı olanların hiçbir şeyini alma. Şu kulübeyi yapana kadar bari idare et. Aşırı zenginlik suçtur, alabiliyorsan onlardan al da ihtiyacı olanlara dağıt. Yüz kere dedim sana ama boşuna söylüyorum.”

Fotoğraf: Arif Kılıç

“Tamam, tamam, çalmayacağım.”

Kısa bir yürüyüşten sonra iskeleye yaklaştık. Sokaktaki köpek dostlarımız da yanımızdaydı. Uzun zamandır görmüyordum onları. İskelenin etrafına yayılmış küçük sandallar içinde ağları tamir eden balıkçılardan biri bizi görünce kahkaha attı.

“Hey Balık, bak arkadaşların seni görmeye geliyor. Atlarını da yanında getirmiş şövalyeler. Topluca savaşa geliyorlar sanki. “

Diğer balıkçılar da gülmeye başladılar. 

“Ne şövalyesi, kral bunlar, kral. Heyt be, savaşçılara bak!”

Aşağıya sekerek yürüyen, gözü morarmış, saçı sakalı birbirine girmiş Teneke Sıddık, zayıflıktan kemikleri sayılacak, yanakları çökmüş, bağrı açık, eski püskü kir içindeki paltom ve pantolonumla ben ve yirmi taneye yakın köpeğimizle balıkçıların üzerine yürürken, bir anda koşmaya başladım. Kendimi savaş meydanında düşmanın üzerine saldıran savaşçılar gibi hissettim.  Bağırarak, “koşun” dedim. Arkamdan bir süre sonra şaşırıp bocaladıktan sonra Teneke ve köpekler de koşmaya başladı. Toprak zeminden tozlar kalkıyor, sanki sisler içinde bilinmez bir ülkeyi keşfe çıkmış gibi hissediyorduk.

Balıkçılar birden “Oha, çüş, ne oluyor lan manyaklar,” dediğinde baya yaklaşmıştık ve gürültülü bir ıslık sesiyle durduk. Kendimize geldik. Hemen atladım:

“Abiler merhaba, biz Balık Necmi’ye bir şey getirdik de, onun yanına gideceğiz.”

“Böyle mi gelinir lan salaklar, geçin geçin pis kokarcalar, aha şuradaki sandalın içinde işte. Köpeklerinizde uzaklaştır buradan.”

Sandala baktım, aşağısı mavi üstü beyaza boyanmış, beyaz tarafında “mavi düş” yazan, iple kıyıya bağlanmış eski bir sandaldı ve üzerinde onu gördüm. Sandalın ortasında ağların bir parçasını tamir etmeye çalışarak oturuyordu. Çakıl taşlarına basa basa ona yaklaştık, köpek dostlarıma biraz ileride beklemelerini söyledim. İyice yaklaştığımızda kafasını kaldırdı, bizi görünce gülümsedi. Bu kadar gürültüye rağmen bizi yeni görmesine, şaşırdım. İyice yaşlanmış, dişleri tamamen yok olmuş, elleri ağ dikmekten, çözmekten parçalanmış ve nasırlaşmış, çökük yanakları üzerinde zeytin karası gözleri her zaman gülen, kısa boylu,  kendi halinde garip bir ihtiyardı. Küçük yaşta öksüz kalmış, burada bir balıkçının yanında çocukken çalışmaya başlamış ve ömrü boyunca burada kalmıştı hep. Çok eskiden beri bazı akşamlar gelirdik yanına. Balıkçı teknesiyle denize çıkıp kıyıya geldiğinde ateş yakardı sahilde. Burada küçük bir kuytusu vardı. Şarap içerdi. Otururduk ateşin etrafında ve anlatmaya başlardı korkunç, dehşetli ve esrarengiz deniz masallarını; bazen de denizkızına âşık olan balıkçıların aşk öyküsünü, dalyanları, orkinosları, köpekbalıklarını, denize dair her şeyi anlatırdı. Sonra ayağa kalkıp yıldızlara bakarak kısık yorgun sesiyle şiirler okur, sonra kendinden geçer gibi olduğunda bizim yardımımızla tekneye gider yatardı. Hep yorgun bir hali vardı ve yavaş hareket ederdi.

İşte onun yanındaydık, yıllardır nerden bildiğini bilmediğimiz ilginç masallar anlatan deniz adamının yanındaydık. Sandala çıkıp sarıldık birbirimize. Teneke Sıddık o bet sesiyle ilginç ve karıştırarak bir uzun hava türküsü söylemeye çalıştı, birden. Balıkçılar bizi boğacakmış gibi bakmaya başladılar. Elimle ağzını kapatmaya çalışarak zor susturdum. Necmi Dayı çok bitkin görünmesine rağmen sadece bakıp hep gülümsüyordu. Ben hemen konuya girdim.

“Necmi Dayı, biz karar verdik, seni alıp götüreceğiz. Benim kulübemde kalacaksın. Teneke ve diğerleri de gelecek. Sonra size kulübe yapacağız. Birlikte bir yaşam alanı kuracağız, ne dersin?”

Balık Necmi bakıyor, sadece gülümsüyor, hiçbir şey söylemiyordu. Sandalın içinden alıp küçük bir kova içindeki balıkları uzattı bize.

“Niye konuşmuyorsun Necmi Dayı?”

“Duymuyor galiba. “

İlerideki balıkçılardan biri bağırdı;

“Ne anlatıyorsunuz manyaklar, duymuyor o, sağır oldu!”

“Karameşe, bırak burada kalsın Necmi. Biz dönelim. Ben gelir kalırım kulübede. Dediğimiz gibi bana yaparız bir kulübe daha. Burada sandalın içinde mutlu o. Bırakalım, hadi boş ver.”

“Nasıl olur, anlatamadık bile derdimizi, belki gelmek isterdi, çok üzüldüm.”

Ben bunu söyler söylemez Teneke birden ayağa kalktı ve kaldırıp Balık Necmi’yi sırtına almaya çalıştı.  Sallanan sandaldan ikisi birlikte suya düştü. Balıkçılar bağırdı.

“Ne oluyor lan, ne yapıyorsunuz!”

“Tamam, tamam bir şey yok, merak etmeyin kaza oldu.”

Tutup onları sandala çıkardım. Necmi Dayı hala sırıtıyordu. O sırada suyun üzerinde tenekeden küçük bir konserve kutusu gördüm. İçinde poğaça vardı.

“Hani poğaçayı çalamamıştın Teneke?”

“Slogan atanlar, gizlice cebime koymuş.”

O sırada bir balıkçı öfkeli bir şekilde “Hadi lan gidin buradan, tenekelerinizde alın, çabuk işimiz gücümüz var, sizle mi uğraşacağız, deliler,” diye bağırıp kovuyordu bizi. Teneke, ıslak, kirli, uzun saçlarından akan damların arasından suçlu gözlerle bakıyor, Necmi Dayı gülümsüyor ve ben çekip gitmek istiyordum artık.

Necmi Dayı’nın verdiği balıkları alıp yukarıya doğru yürüdük. Gerisin geri dönüp eski, üzerinde “Mavi Düşler” yazan sandala son kez baktım. “Bu manyak yeni balıkçılar bir daha almaz bizi buraya, eski balıkçılar hiç karışmazlardı, şimdi işleri yoğun ve çok hırslılar. Sanki bütün balıkları meze yapacaklar,” dedim kendi kendime. Necmi Dayı’ya el salladım. O da salladı. Denizin üzerinde “Mavi Düşler” yazıyordu sanki.

Güneş tam tepemize çıkmaya başladığında devam ettik yukarıya doğru yürümeye, Teneke, ben ve köpeklerimiz.  Karameşe çok geçmeden yine konuşmaya başladı.

“Ateş yakar mıyız Karameşe?”

“Yakarız Teneke.”

“Masallar da anlatır mıyız Necmi Dayı gibi?”

“Anlatırız, anlatırız. Yaşanmış tüm masalları anlatacağım bu gece.”

“Yaşanmamış masalları da anlatır mısın Karameşe?” Dedi.

Gerisin geri dönüp denize baktım. Mavi deniz; laciverte, sonra siyaha döndü. Hava karardı. Ben karanlığa doğru;

“Sus ulan, sus yeter” diye bağırdım.

Teneke sessizleşti, köpekler hep birden ulumaya başladı, martılar acı çığlıklar attı. Bir süre sonra teneke olduğumuz yerde uyudu, sonra köpekler oturdu, sustu ve uyudu, martılar kaçtı uzaklara,oralarda uyudu. Karanlıkta benim çığlığım yankılanarak hava aydınlana kadar asılı kaldı, döndü durdu.  Denize bakıp sabahın ilk ışıklarına kadar mavi düşler kurdum. Onlar uyurlarken masallar anlattım onlara ve kulaklarına fısıldadım;

“mavi düşler” dedim, “ yaşanmamış masallardır.”