Milli Mücadelede din adamlarının gücü ve etkisi nedir?

Ahmet Hür
915 views

Milli Mücadelede din adamlarının olumlu ve olumsuz etkileri ve girişimlerinin olduğu bilinmektedir. Ancak Milli Mücadele taraftarları ile karşıtlarını incelediğimizde, ordu mensupları, ağalar ve eşraf arasındaki iki gruba din adamlarında da rastlıyoruz. Bu bağlamda din adamları da, diğer halk katmanlarındaki kişiler gibi ikiye ayrılmışlardır. Bir grup Hürriyet ve İtilafçılardır. Bu grup Padişaha, İstanbul Hükümetine ve Şeyhülislama bağlıdır, ittihatçı düşmanıdır ve Milli Mücadeleye karşıdırlar. Özellikle İngilizler olmak üzere işgal güçlerine sesini çıkarmayan bu grupta çok sayıda işbirlikçi de bulunmaktadır. Diğer grup ise İttihat ve Terakkicidir. İşgale karşıdır ve Milli Mücadelede yer almıştır. Aynı Osmanlı ordusundaki subaylar gibi, aynı Osmanlı aydını gibi. Uzun süren savaşlar nedeniyle Ordu mensuplarına sempatisini kaybetmiş halkın, aynı zamanda az miktarda olan ve İstanbul’da kümeleşmiş olan aydın kesimi ile fazla bağlantısı da olmadığı için, din adamları bu konuda biraz öne çıkmaktadır. Yine aydın kesim olarak kabul edeceğimiz zamanın Vali ve yetkili yerel yöneticilerinin din adamları ile karşı karşıya gelmeleri birisinin İttihat ve Terakkici olurken diğerinin Hürriyet ve İtirafçı olmasından kaynaklanmaktadır.  Sabahattin Selek’in dediği gibi, “Eğer o günlerde din, tesirli bir silah idi ise, bunu Müslümanlar, düşmandan çok birbirlerine karşı kullanmışlardır.”(1)

            Düşmana karşı silah kullanmanın dinen caiz olup olmadığı uzun süre tartışılmıştır. 9 Mayıs 1920 de yapılan Edirne Kongresinde, Edirne İstatistik Müdürü Neyyir Bey şöyle demiştir. “Cenk etmek padişahımızın emir ve iradesine bağlıdır. Buna karar vermek mesuliyetli bir iştir. Padişahlar birçok istişarelerden sonra vuruşmak kararını verirler. Bizde bu yetki var mıdır? Dinimiz buna elverişli midir? Çoluk çocuğumuz ve bütün memleket kana boyanacak. Harp çiçek değil, harp kadın değildir, harp şiir değildir. Harp taraftarlarına soruyorum, bunun kanlı akıbetlerini düşünüyorlar mı? Evvela meselenin dini yönü çözülmelidir.” Aynı kongrede İpsala Müftüsü benzer şeyler söylemiştir. “Cihadı, imam ilan eder. İmam olmadıkça harp olmaz. Kumandan, Padişahımız serbest değildir muhasara altındadır dedi. Vali daha dün geldi. Öyle olsaydı, ağızdan dertlerini anlatırlardı. Esaret yoktur, cihat ilan edecek yoktur” Buna karşın aynı kongrede Saray Müftüsü Ahmet Efendide şöyle konuşur. “ ’Üzerimize düşen vazife, memleketimizi muhafaza ve müdafaa etmektir. Bu hareketimizle, Padişahımıza isyan etmiş olmayız. Haşa… Ben, din kardeşlerime hakikati söylemek isterim. Bir Türk düşünmem ki cihaddan kaçsın. Dün, bir müftü gücenip çekildi. Onun gönlü alınsın, bütün müftüler bundan memnun olacaklardır. Düşman istila tehlikesi olan bir yerde, cihad farzı ayındır. Biz mukavemet etmezsek padişahın emrinden ayrılmış oluruz. Hem biz, taarruza uğramadan muhabere edecek değiliz ki… Hazırlık yapacağız. Hazırlık yapmak, devlet ve millete, hilafet makamına bağlılığı sağlamaktır. Boşu boşuna oturursak miskinlik ve zilleti kabul etmiş oluruz. Elimizde olan mal, mülk düşmana geçecektir. İçimizde başka türlüsünü iddia edecek var mıdır? Cihadın güzel oluşu, İslamlığın şerefini yükseltmesindendir.’ Müftü Ahmet Efendi, kongredeki müftülere dönerek soruyor.’Öyle değil mi hoca efendiler?’ Hocalar cevap veriyorlar. ‘Hay hay, öyledir, Efendi hazretleri.’ “(2) 

            “Halife tarafını tutup Kuvayi Milliye’ye karşı çıkan din adamları da Milli Mücadele olayları içinde tesirsiz kalmamışlardır. Bunlar fonksiyonlarını yalnız ibadetle vaazla değil, kan dökerek de yapmışlardır. Bu silahşor hocalar arasında 31 Marttan kalma şeriat düşkünü, mektepli düşmanı (günümüzde de okumuş eğitimli insanlara düşman çok kişi vardır. A.Hür) yobazlar, ne istediğini bilmeyen cahil takımı ve din yolunu kâr yolu sayan açıkgözler vardır. Gerede-Bolu olaylarının Kör Ali Hocası, Divitli Eşref Hocası, Düzce’nin Ahmet Hocası, Biga’nın Gâvur İmamı, Konya’nın Bozkırın Şeyh Zeynelabidin’e bağlı hacıları, Milli Mücadelenin iç cephelerini açarak, ciddi tehlikeler yaratmışlardır. Kuvayi Milliye’yi dağıtmaya çalışan Anzavur, avaresine ‘Kuvayi Muhammediye’ adını takmıştır. Bütün bu karşı ihtilal hareketleri genellikle din adamlarının idaresinde ve din uğrunda düzenlenmiştir.”(3)

            Milli Mücadele döneminde cephe gerisinde gerici ve işbirlikçi din adamları ile de savaşılmış, özellikle padişahın Kuvayi Milliye aleyhindeki ferman ve bildirisine paralel olarak nice cahil din adamları, sözde imamlar, işgalci Yunanlılarla işbirliği yapmışlardır.

            Manisa-Akhisar dolaylarında azınlık Rumlar ve papazların teşvik ve uygulamaları ile her taraf Yunan bayrakları, süslü zafer takları ile donatılmıştı. Bir sürü koyun Yunan Bayrağı gibi maviye boyanmıştı. Bu hayvanlar gelecek Yunan ordusunun ayakları altında kesilecekti, Koyunlardan birisini sarıklı bir hoca götürüyordu. Bu hoca gibi pek çok din adamı Millî Mücadeleyi, “-Hurucu al sultan…” diye, padişah halifeyi yani dine karşı bir baş kaldırma sayıyorlardı, “Yunan’a karşı durmayın” diyorlardı.

            Gerede isyanının öncülerinden Divitli Eşref Hoca 1920 de şöyle der:
İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür”.

            İslami Yüceltme Derneği’nin bildirisi: Yunan ordusu Halife’nin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dır”.

            Cemiyet-i Müderrisin (Medrese hocaları derneği) bildirisinden:
Kuvayi Milliye’ciler kudurmuş haydutlardır”. (1920)

            Şeyhülislâm Mustafa Sabri’nin başkanlığındaki Anadolu Cemiyeti adlı örgütün yayınladığı bildiri;Amaç Ankara hükümetine karşı, Yunanistan’ın yardımıyla, Sultanın ve Yunanistan’ın himayesi altında bir Batı Anadolu Devleti’nin kurulmasıdır. Kemalist kuvvetler bastırılacak, bütün Anadolu Mustafa Kemal’in elinden kurtarılacak… Bunun için kurulacak gönüllü Anadolu Ordusu’nun talim ve silâhlandırılmasından Yunan Başkomutanı sorumlu olacak, bir miktar Yunan subayının bu orduya katılması sağlanacak… Yunanistan masraflarını karşılamak üzere cemiyete yüz bin Türk Lirası verecek…(9.12.1921)”

            İngiliz Yüksek Komiserliğine 12.05.1922 tarihinde Medrese müdavimleri tarafından verilen 76 imzalı muhtırada düşmana karşı savaşanlar “maceracı çete” olarak tanımlanmaktadır. “Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt medreseleri adına Rıza Tevfik ve 13 kişi, Anadolu eşrafı diye anılan ve Yıldız Sarayında misafir edilen 44 kişi: Ankara şeflerinin ve Büyük Meclis adı verilen meclis üyelerinin çoğu, müttefik devletlerinin cani olarak tutuklanmasını istedikleri kimselerdir. Son savaşın galipleri, bu yabancı ve maceracı çeteyi bertaraf etmelidir”.

            “Edirne Te’min” gazetesinde 13.08.1920 tarihinde yer alan haber oldukça ibret vericidir: Müftü Hilmi Efendi, Selimiye Camii’nde, hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır”. Görüldüğü gibi Edirne şehrinin en büyük din adamı Müftü, işgalci düşmanın başbakanı adına camide dua etmektedir.

            TBMM bir hoca milletvekili, Teşkilat-ı Esasiye Kanununda TBMM nin kanun koyma hakkı görüşüldüğü sırada kürsüye çıkmış, Tanrının kitabı dururken kanun koymak iddiasında bulunan bir mecliste üye kalmayacağını söyleyerek memleketine dönmüştü. Yine TBMM de Men-i müskirat kanununun tartışılması sırasında iki hoca, meclisin sokağa doğru penceresini açarak: “-Ey Ümmeti Muhammet, din elden gidiyor” diye bağırmışlardır.

            Tabi ki, Milli Mücadele de din açısından en önemli şey 11 Nisan 1920 de yayınlanan Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi’nin “Fetvayı Şerife”sidir. Tamamı beş fetvadan oluşan Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi’nin Fetvayı Şerife’si bugünkü dille şöyledir:

            “Dünya düzeninin sebebi olan ve kıyamet gününe kadar Ulu Tanrı’nın daim eyleyeceği İslâm Halifesi Hazretleri’nin veliliği altında bulunan İslam memleketlerinde bazı kötü kimseler anlaşarak ve birleşerek ve kendilerine elebaşılar seçerek Padişah’ın sadık uyruklarını hile ve yalanlarla aldatmakta, yoldan çıkartmaktadırlar. Padişahın yüksek buyrukları olmaksızın asker toplamaktadırlar. Görünüşte askeri beslemek ve donatmak bahaneleriyle, gerçekte ise mal toplamak sevdasıyla, şeriata uymayan ve yüksek emirlere aykırı bir takım haksız ödemeler ve vergiler koymakta ve çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mal ve eşyalarını zorla almakta ve yağmalamaktadırlar. Böylece insanlara zulmetmekte, suçlamakta ve Padişahın ülkesinin bazı köy ve şehirlerine saldırmak suretiyle tahrip ve yerle bir etmektedirler. Padişahın sadık tebaasından nice suçsuz insanları öldürmekte ve kan döktürmektedirler. Padişah tarafından atanmış bazı dini, askeri ve sivil memurları istedikleri gibi memuriyetten çıkarmakta ve kendi yardakçılarını atamaktadırlar. Hilâfet merkezi ile Padişah ülkesi arasındaki ulaştırmayı ve haberleşmeyi kesmekte ve devletin emirlerinin yapılmasına engel olmaktadırlar. Böylece, hükümet merkezini tek başına bırakmak, Halifenin yüceliğini zedelemek ve zayıflatmak suretiyle yüksek Hilafet katına ihanet etmektedirler. Ayrıca Padişah’a itaatsizlik suretiyle devletin düzenini ve asayişini bozmak için düzme yayımlar ve yalan söylentiler yayarak halkı azdırmaya çalıştıkları da açık bir gerçektir. Bu işleri yapan yukarıda söylenmiş elebaşılar ve yardımcıları ile bunların peşlerine takılanların dağılmaları için çıkarılan yüksek emirlerden sonra bunlar, hala kötülüklerine inatla devam ettikleri takdirde işledikleri kötülüklerden memleketi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak dince yapılması gerekli olup, Allah’ın “öldürünüz” emri gereğince öldürülmeleri şeriata uygun ve farz mıdır” Beyan buyrula? Cevap: Allah bilir ki olur. Dürrizâde El-Seyid Abdullah

            Böylece Padişahın ülkesinde savaşma kabiliyeti bulunan Müslümanların adil Halifemiz Sultan Mehmet Vâhdettin Han Hazretlerinin etrafında toplanarak savaşmak için yapacağı davet ve vereceği emre uymak suretiyle adı geçen asilerle çarpışmaları dince gerekir mi? Beyan Buyrula. Cevap: Allah bilir ki gerekir. Dürrizâde El-Seyid Abdullah

            Bu takdirde, Halife Hazretleri tarafından sözü edilen asilerle savaşmak üzere görevlendirilen askerler, çarpışmazlar ve kaçarlarsa büyük kötülük yapmış ve suç işlemiş olacaklarından dünyada şiddetle cezayı, ahirette de çok acı azâbı hakk ederler mi? Beyan Buyrula. Cevap: Allah bilir, ederler, Dürrizâde El-Seyid Abdullah

            Bu takdirde, Halife askerlerinden asileri öldürenler gazi, asilerin öldürdükleri şehit sayılırlar mı? Beyan buyrula. Cevap: Allah bilir ki, sayılırlar. Dürrizâde El-Seyid Abdullah

            Bu takdirde, Padişah’ın asilerle savaşmak için verdiği emre itaat etmeyen Müslümanlar, günahkâr ve suçlu sayılıp şeriat yargılarına göre cezalandırılmayı hak ederler mi? Beyan buyrula. Cevap: Allah bilir ki, ederler. Dürrizâde El-Seyid Abdullah”(4)

            “İstanbul’da basılan gazetelerde de yayınlanan bu fetvadan çok miktarda Anadolu’nun her tarafına çeşitli vasıtalarla (postayla, Anadolu’ya geçen kimseler aracılığıyla, vs..) hatta Yunan ve diğer itilaf güçlerinin uçaklarıyla dağıtılmıştı. Fetvanın Anadolu’da yayılmasını ve zararlarını önlemek için sıkı önlemler alınmış ise de bunda pek başarılı olunduğu söylenemez.” (5) 

            Mustafa Kemal ve arkadaşları, yapılacak en mantıklı yolun bu fetvaya karşı Milli Mücadele yanlısı karşı fetva verip, Fetvayı Şerife’nin itibarını sarsmak olduğu düşüncesine vardılar. Bunda da İstanbul’un işgal altında olduğu, Padişahın esir bulunduğu ve zorla İşgal güçleri tarafından fetva hazırlandığı argümanını kullandılar. Bunun üzerine Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi başkanlığında, 5 müftü, 9 müderris ve medrese müdürü ile 6 ilmiye sınıfından olmak üzere 20 kişilik bir komisyon tarafından Ankara fetvası hazırlandı ve ilk kez 19 Nisan 1920 tarihinde olmak üzere Milli Mücadele tarafını tutan gazetelerde yayınlandı. Ankara fetvası da şöyledir:

            “Dünyanın düzeninin sebebi olan Müslümanların Halifesi (Allah onun azametini ve hilafetini kıyamet gününe kadar uzatsın) hazretlerinin hilafet makamı ve saltanat merkezi olan İstanbul, Halife’nin rızası hilafına olarak, Müslümanların düşmanları olan devletler tarafından fiilen işgal edilerek İslam askerleri silahlarından soyulup bazıları haksız yere öldürülerek, Hilafet merkezinin korunmasını üstlenen, bütün istihkâmlar, kaleler diğer harp vasıtalarını zapt ve resmi muameleleri yürütme ve Müslüman askerleri teçhize memur olan Bab-ı Ali ve Harbiye Nezaretine el konularak, halifeyi, milletin hakiki faydalarını temin edecek tedbirler almasından fiilen yasaklama, sıkıyönetim ilanı, Divan-ı Harpler teşkil ederek İngiliz kanunlarına uygun olarak muhakeme ve cezalandırma suretiyle Halife’nin hükmetme hakkına müdahale ve yine Halife’nin arzusu hilafına olarak Osmanlı memleketinin bir parçası olan İzmir, Adana, Maraş, Antep ve Urfa havalisine düşmanlar tarafından tecavüz edilerek, gayrimüslim vatandaşlar ile işbirliği halinde Müslümanları öldürüp, mallarını soygun ve yağma edip, namuslarına tecavüz ederek mukaddesatlarını tahkir ettikleri takdirde yukarıda açıklandığı gibi harekete maruz kalan ve esir olan gayretlerini sarf etmek bütün Müslümanlara farz olur mu?  Cevabı budur: Allah en iyisini bilir, OLUR  (Düşman saldırdığı zaman onunla savaşmak herkese farzdır. Bu durumda kadının kocasının izniyle, kölenin de efendisinin izniyle savaşması gerekir. “Kenz ve Bezzaziye adlı eserlerde.“ Eğer bir  Müslüman kadın doğuda baskına uğrarsa batıdakilerin onu esaretten kurtarmaları gerekir.”Bahru’r Raik adlı eserde.)

            Bu şekilde hilafetin meşru haklarını, gasp edilen gücünü geri almak ve tecavüze maruz kalan memleketleri düşmandan temizlemek için cihat edip savaşan Müslümanlar dinen baği (devlete isyan etmiş) olurlar mı?  Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLMAZLAR ( isyancı diye gerçek imama itaati haksız olarak tanımayan Müslüman gruba denir. “Mecmeu’l-Enhur adlı  eserde”)

            Yukarıda yazıldığı şekilde Hilafetin gasbedilen haklarını geri almak için, düşmanlara karşı açılan savaşta vefat edenler şehit, hayatta kalanlar gazi olurlar mı?  Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLURLAR (Şehit şunlardır: Düşman, isyancılar ve yol kesiciler tarafından öldürülenler veya ellerinde belirli bir işaretle savaş meydanında bulunanlar, bir Müslüman’ın bir başka Müslüman’ı dinen öldürmesi gerekmeyen bir konu dolayısıyla zulmen öldürdüğü taktirde öldürülen, aynı şekilde zımninin yine dinen öldürülmesi gerekmeyen bir konu sebebiyle bir başkasını öldürdüğü taktirde öldürülen şehittir. (“Zeylei adlı eserde”)

            Bu şekilde cihat edip dini görevlerini yerine getiren Müslümanlara karşı düşman tarafından Müslümanlar arasında silah kullanıp adam öldüren kişiler en büyük günahı işlemiş ve fesat çıkarmış olurlar mı?   Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLURLAR. (Allahü taala şöyle buyurmuştur : “Fitne adam öldürmeden daha kötüdür. Bundan dolayı da fesatçılar fitneye başvurur” “ Fethül Kadir adlı eserde”).

Düşman devletlerin zorlaması ve kandırması sonucu verilen hak ve hakikat ile bağdaşmayan fetvalara Müslümanların bağlanmaları ve dinen ona göre hareket etmeleri doğru olur mu? Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLMAZ. (Zorlama rızayı yok eder! “Velvaliceyh adlı eserde”)(6)

Ankara hükümeti, Padişah ve İstanbul hükümetleri tarafından da kullanılan nasihat heyetlerini Anadolu’da Milli Mücadeleye karşı ortaya çıkan isyanlarda kullanmış ve bu heyetteki kişilerin oluşmasında din adamlarının da olmasına dikkat etmiştir. Örnek olarak Beypazarında oluşan ayaklanma Ankara tarafından gönderilen üç kişilik nasihat heyeti tarafından sona erdirilmiştir. Nasihat heyetinde sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi’de vardır.

Milli Mücadele taraftarı ve çoğunluğu İttihat ve Terakki düşüncesinde pek çok din adamı olmakla birlikte, bilinen en popüler olanları; Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi, Amasya Müftüleri Hacı Tevfik Efendi ile Abdurrahman Kamil Efendilerdir. (7) Büyük Millet Meclisinde din adamları da vardır. Birinci Mecliste 60 sarıklı olduğu bilinmektedir.

Bu arada Anadolu’da bulunan Senusilerin lideri Şeyh Ahmed Senuşi’de Milli mücadele üzerine vaazlar vermiş bir kişidir. Mustafa Kemal tarafından “genel vaiz” olarak görevlendirilmiş ve özellikle doğu bölgesinde Milli Mücadele için önemli çalışmalar yapmıştır. İngilizlerin ve Padişah ile İstanbul hükümetinin kışkırtmalarına karşın, Kürtler üzerinde dini ağırlığını kullanmış ve Milli Mücadele tarafında yer almalarında etken olmuş bir kişidir.(8) Aslında Mustafa Kemal Said-i Nursi/Kürdi’yi Ankara’ya çağırmış ve “vaiz” olarak özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde Milli Mücadele lehine çalışmasını istemişti. Ancak, Said-i Nursi/Kürdi, Dar-ün hikmet-il İslamiyye adlı Şeyhülislama bağlı kuruluşta 40.000 kuruş maaşla keyif yaptığından ve Kuvayi Milliye’nin kazanıp kazanmayacağı belli olmadığından, savaşın bittiği ve Dar-ün hikmet-il İslamiyye kuruluşunun kapanıp maaş alamadığı 1922 yılından sonra Anadolu’ya geçmiştir.  

Milli Mücadelede din adamları içinde en çok bilineni sanırım Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendidir. Bunun nedeni de, İzmir’in işgali sonrası Denizli’de 15 Mayıs 1919 günü düzenlenen protesto mitingi ve bu mitingde Denizli Müftüsünün Cihat fetvasıdır. Ahmet Hulusi Efendinin bu mitingde, elinizde hiçbir silahınız olmasa bile düşman üzerine üçer taş atarak fiili karşılık verin sözleri çok önemlidir.

“Muhterem Denizlililer… Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı irtikap edilecek cürümlerin Allah ve tarih önünde affı imkânsız günahtır. Cihat, tam manasıyla teşekkül etmiş dini fariza olarak karşımızdadır.

Hemşerilerim, karşımıza çıkarılan dünkü tebaamız Yunan’a biz mağlup olmadık. onlar öteki düşmanlarımızın vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir’in şu birkaç saat içinde irtikap edilen cinayetler gösteriyor.
Silahımız olmayabilir, topsuz tüfeksiz sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi hassasiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi kazanacağız. bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazilerdir. bu mutlak olarak cihadı mukaddestir. Sizlere vatanımızı düşmana teslim etmenin çaresiz olduğunu söyleyenler, düşman esareti altında olanlardır. Onlar irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette onların emri ve fetvası aklen ve şer’an caiz, makbul ve muteber değildir. Meşru olan münhasıran vatan müdafaası ve istiklal uğruna cihaddır. Korkmayınız…! meyus olmayınız…! bu livay-ı hamd’in altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak cihadı mukaddes fetvasını ilan tebliğ ediyorum. 15 Mayıs 1919. Ahmet Hulusi Efendi. Denizli Müftüsü
.(9)

            Milli Mücadelenin başında, tüm halk katmanlarında olduğu gibi, din adamlarının ezici çoğunluğu, Padişahçı, işbirlikçi ve Milli Mücadele karşıtı iken, süreç içinde bu sayı Milli Mücadele tarafına olumlu şekilde değişmiştir. Buna karşın, eşrafın sınıfsal yapısı ve benzeri nedenlerle din adamlarının önemli bir kısmı özellikle iç isyanlarda Ankara Hükümetinin başını oldukça ağrıtmıştır. 

               7. Soruda Yararlanılan Kaynaklar:

  • Anadolu İhtilalı. Sabahattin Selek. Cem Yayınları. 1973. Sf:76
  • Trakya’da Milli Mücadele. Tevfik Bıyıklıoğlu. TTK yayınları. 1955. C.1 Sf:270
  • Anadolu İhtilalı. Sabahattin Selek. Cem Yayınları. 1973. Sf:79
  • İnternetten alınmıştır.
  • Milli Mücadelede Din Adamları. Ali Sarıkoyuncu. Diyanet İşleri Başkanlığı yayını. 2007 C.1 Sf: 150
  • İnternetten alınmıştır.
  • Milli Mücadelede Din Adamları. Ali Sarıkoyuncu. Diyanet İşleri Başkanlığı yayını. C.1-2
  • Milli Mücadele. Teoman Ergül. Akılçelen Kitaplar. 2014. Sf:348 vd.
  • İnternetten alınmıştır.