İnanç ve Değişim

Hayati Uçar
1.080 views

-Sen Allah’a inanmıyor musun?
-Sen Tanrı’ya (God) inanmıyor musun?
-Sen İsa, Musa, Muhammed’e inanmıyor musun?
İnanç değerleri taşıyan kişilerin, inanmayan insanlara şaşkınlık içinde sorduğu sorulardan birkaçı…
İlkel çağlardan bu yana insanoğlu bir yaratıcıya inanmak istemiştir. Bir yaratıcı olduğuna kendini ikna etmek için çabalamıştır. Çelişkiler olsa da kendisinin bu sırra erişecek ve açıklama yapacak kadar aklı olmadığına inanmıştır.
Basit ve karmaşık danslar, kurbanlar ve namaz da bir çeşit inanç ritüelleridir.
Metafizik dünyada istediğiniz gerçek üstü sözler söyleyebilir ve karşınızdaki kişinin buna inanması için gerekirse şiddet bile kullanabilirsiniz.
İnançlar tarihi, kanla yazılmış bir tarihtir. Senin gibi düşünmeyen düşmanındır. İnanç sorgulama istemez bu topraklarda dünyaya geldiysen ailen hangi dine mensupsa sen de o inanca aitsin. Farklı düşünmen senin dışlanmana, şiddet görmene, hatta öldürülmene bile yol açabilir.
Peki, inançlar dünyayı iyi bir hale getirmek için ilahi olarak geldiyse, dünyadaki bu şiddeti nasıl izah edeceksiniz… Bahsettiğimiz şiddet o kadar basit bir şiddet de değil. Engizisyon çağında bunun için özel işkence aletleri yapılmıştır ve uygulanmıştır. Kadınlar cadı ilan edilmiş ve çekiçlerle kemikleri kırılıp, ateşte yakılmışlardır. Buna rağmen Hıristiyanlık inancı hala toplumları etkilemeye devam etmektedir.
İnsan, iki ayak üstünde yürümeye ve yorum yapmaya başladığından beri kendine o kadar çok ilah ve tanrı yaratmış ki burada yaratıcının aslında kendisi olduğunu gözden kaçırmıştır. Metafizik dünyada elle tutulur bir tanrı bulamazsınız. Nasıl Güneş, ay, yıldızlar, yağmur, rüzgâr elle tutulamazsa ilahlar da elle tutulamaz. İnançların temel mantığı da burada başlıyor. İnandığı (Şey) ondan çok çok büyük olmalı, güneş gibi mesela. İnsanın onlara karşı görevleri olmalı, görevler yerine getirilmediği zaman yoksunluk çekilmelidir. Gece giden güneş, yağmayan yağmur, bereketi eksilmiş toprak gibi.
Ona birçok anlam yükleyebilirsin, onun yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Olmuyorsa (O) istemediği içindir. Peki olmasını istemesi için ne yapılmalıdır? Tabii ki kurban ve adaklar sunulmalıdır. Kurban edilenler toplumda en çok değer verilenlerdir. Yeni doğmuş bebeklerin, bakire kızların, güçlü savaşçıların, besili hayvanların, ilahın en değerli şeylerden daha değerli olduğunu göstermek için ritüellerle, yükseklerde oturan, onları gözlemleyen ve ona yakın olması için yüksekte yapılmış ibadethanenin sunağında, baş rahibin elleriyle kanları akıtılırdı.
Aztekler, İnkalar, Asya inançları, Arap Yarımadası, Avrupa kıtası ve Afrika toplumları bu evrimsel süreçten geçmiştir.
İnanç biçimleri insanlık tarihi süresince birçok değişim geçirse de 21. yüzyılda bile hala ilkel bağnaz ve yıkıcı bir özellik taşımaktadır. Avrupa ve Amerika Hıristiyanlık misyonerliğini yapmaya devam etmektedir ve bunu sadece okullar aracılığı ile misyoner kişilerle değil, savaşlarla da yapmaktadır. Müslüman radikal örgütler, aynı şekilde Asya da Budist rahipler, Hindistan, Pakistan, Ortadoğu, başlı başına inanç için yapılan katliamlarla anılır. Afrika toplumları inanç ritüelleri için 1960 yılına kadar insan kurban ediyorlardı. Nijerya’da Boko Haram adlı örgüt, İslam inancı için sivilleri öldürmekten çekinmemektedir. Yani bütün inançlar yüzde yüz haklı ve doğrudur.
Din anlayışının temeli, geri kalmış inançlara yeniden yorum getirip tekrar tekrar topluma sunmaktan ibarettir. Zira zaman içinde insanların sosyal, teknik ve teknolojik gelişimi içinde metafizik çatışmada hep bilim kazanmaktadır. Mesela, bütün toplum dua etse de yağmur yağdıramaz, oysa bilim bugün çöle bile yağmur yağdırabiliyor. Orta çağda yaşanan veba salgınında, Avrupa’da halkı kiliselere çağırırken bunun salgının daha hızlı yayılmasına sebep olacağını bilmiyorlardı. Kilise, dünya düz değil dedi diye Galileo Galilei’yu ölüme mahkûm etmiştir. Yüz yıllar sonra Vatikan, yani Papa bundan on yıl evvel Galileo Galilei’nun itibarını iade ederek, onu aziz ilan etmiştir.
Dinler tarihi evrim geçirmeye devam etmekte, toplumlar çağa uygun tarikatlar, örgütler kurmakta bu yolla inanç ihtiyacına bir cevap vermeye çalışmaktadır. Amerika’da zenciler, ezilmiş ve kölelikten doğan beyaz yaşama inat, alternatif Zenci İslam’ını doğurmuştur. Bu, Ortadoğu kültüründen farklı bir düşünce biçimidir.
Malcolm X in İslam dinini seçmesi onun ölümüne sebep olacak, FBI suikastına kurban gidecektir. Aynı şey Martin Luther King’ inde başına gelir. Martin Luther her ne kadar ırkdaşları Hıristiyan ve Müslüman kitleler tarafından destek görsede, asıl hedefi olan insanların eşit olduğu, ırkçılığın olmadığı bir dünyayı hayal eder ve “bir hayalim var” dediği konuşmasında binlerce insana bunu anlatır.
Tarih, bilim ve din çatışması insanlık tarihinde bitmeyen bir çatışmadır. Teknoloji ve bilimde kendi sınırlarımızı belki en üst seviyelere çıkarabiliriz ancak düşünsel olarak ilkel insanlardan çok da bir farkımız yok.
Din anlayışı belki de insanlığın ilk örgütlü yapısını oluşturdu. Bu yapılar krallar, padişahlar ve iktidarlar tarafından her zaman desteklenip, güç ve zenginlik kazandıkça bunlar da bir şeyleri bilmek adına kendi kullanım alanları için bilimsel çalışmaları desteklediler. Zırhlı gemiler, barut ve toplar, iyi çelik elde etmek için laboratuvarlar, tersaneler ve maden eritme, cam işleme atölyeleri kurdular bunları öğrenen papazlar “simya” adına kimyayı kullandılar. Bu örgütlü yapıların içinde birçok papaz sonradan aforoz edileceğini bile bile bilimin ışığında aydınlatarak, hurafeleri bırakıp gerçekleri savunmuştur.
Roma’nın ünlü meydanı Campo Dei Fiori’de çiçek tarlası heykeli bulunur. Bu heykel, İtalyan filozof, astronom, matematikçi, şair ve rahip Giordano Bruno’ya aittir. İlginçtir ki Bruno, Tanrı’nın doğada var olduğunu, evrenin ve yaşamın sonsuz olduğunu savundu. Katolik Kilisesi ise bugün Roma’da heykelinin bulunduğu yerde yaktı onu. 17 Şubat 1600 tarihinde sekiz yıllık işkence ve zindan hayatının ardından halka açık bir “gösteride”, Katolik Kilisesi’nin cellatları tarafından yakıldı Bruno…
“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” der Bruno, gerçeğin izinden hiç ayrılmamıştır.
Bilim, felsefe üreten birçok düşünür karanlığı yırtarak kendini ifade etme çabasında olmuştur. Pek çok zorluğa katlanarak, ölüm pahasına bunu yapmışlardır.
Sigmund Freud’un psikanaliz araştırmalarında din büyük bir yer kapsar, bu konularda çeşitli kitapları mevcuttur.
“Uygarlık Toplum ve Din”
“Musa ve Tek Tanrıcılık”
“Dinin Kökenleri”
“Totem ve Tabu”
Freud, insanın psikolojik rahatsızlıklarının temeline dini ve bastırılmış cinselliği koymuştur.
“Psikanaliz, bize baba kompleksi ile Tanrı inancı arasındaki yakın bağlantıyı öğretir. Ayrıca Tanrı’nın yüceltilmiş babadan başka bir şey olmadığını ve birçok gencin babalarının otoritesinden kurtulur kurtulmaz dini inançlarını kaybettiklerini gösterir.
Psikanaliz sayesinde din ihtiyacının köklerinin çocuklukta yaşanan komplekslere (oedipus ve elektra kompleksleri) dayandığını öğrendik. “Artık her şeye gücü yeten Tanrı ve tabiat ana imajlarının, çocuklukta tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek tekrar canlandırılmasından başka bir şey olmadığını biliyoruz.”
Aynı zamanda;
“Din yaygın bir ruh hastalığıdır.”
(Freud, Art and Literature, Penguin Books, New York 1990, 216-217).
İnsan kendini fark ettiği andan itibaren kendini, çevreyi, toplumu sorgulayarak büyür. Burada her şeyi sorgularken din de bundan nasibini alır.
Doğru-yanlış ya da iyi-kötü nedir?
İyi neye, kime göre iyi ya da kötü neye, kime göre kötüdür? Doğru ve yanlışın belirleyeni kimdir? Süreklilik değil de sürekli değişimin olduğu bu dünyada ne doğru ne de yanlış olduğu gibi kalır. Bu çelişkiler içinde olgunlaşan düşünce yapıları, geçmiş ile yapılan savaşlar, yeni deneyimler ve devrimler kişiyi birey olma yolunda olgunlaştırır. Sürü güdüsünden ben algısına yöneltir.
Burada herkesin materyalist düşünmesi gerekmiyor. Kişilerin aşamadığı ve algı hatasına düşeceği konularda, geleneksel düşüncede kalarak daha rahat hissedeceğini unutmamalıyız. Biz ancak sorgulama yeteneği olan kişilere felsefi olarak önerilerde bulunabiliriz.
Ateizm bir düşünce sonucu olsa da misyonerlik değildir. Kimseyi ikna etmek gibi bir görevimiz yok, inananların soruları bir ateiste soruluyor gibi olsa da aslında kendilerinin sesli hesaplaşmasından başka bir şey değildir. Metafizik düşünce ve inançlara karşı durmaya ateizm dense de aslında gerçek anlamda olmayan bir şeye inanmamanın ismi olmaz. Bu yüzden inançların tanrılarına inanmamak sadece hiçliktir. Toplumda ben ateistim demek bir “şey”in karşılığı gibi duruyor, oysa hiçlik hiçbir “şey”dir.
İnanç bir tezdir, fakat inanmamak anti tez geliştirmeyi gerektirmez. Dünyada 5 bine yakın din var. Bunlara karşı temel felsefe ise Karl Heinrich Marx ve Friedrich Engels’in ortaya koyduğu DİYALEKTİK MATERYALİZM’dir.
Doğduğun, yaşadığın coğrafyanın doğrusu, sınırları olan düşünce yapısını belirler. Sen bu dayatılan doğruları değiştirebildiğin ya da kendi sınırlarını aşabildiğin kadar kendin olursun. Öğretilmiş bilgiyi tekrar tekrar analiz etmek ve sorgulamak içsel yolculuğun bir adımıdır.
“İçsel yolculuk” mistik bir kelime gibi gelebilir fakat öyle değildir, bu her aşamasında kendimizi bulduğumuz bir yolculuktur ve değişimle başlar.