Yol Hikâyeleri Devam Ediyor

Bütün Yolların Öğrettiği Bir Şey Var

Nazım Tokşen
28 views

İnsan yola çıkarken başına neler geleceğini gerçekten bilebilir mi?  Herkesin yola çıkarken kendine göre bir beklentisi vardır. Kimi para kazanmak ister, kimi yeni bir hayat kurmak, kimi geçmişinden uzaklaşmak, kimi de sadece başka bir dünyayı görmek ister. Ben de dört yıl önce yola çıktığımda bugün bulunduğum noktayı hayal etmiyordum. Hayat, insanın önüne hazırladığı plandan çok daha fazlasını koyuyor. Beklediğiniz şeyler gerçekleşmeyebilir, hiç beklemediğiniz şeyler ise gerçekleşebilir; bazıları sizi sevindiriyor, bazıları içinizde derin yaralar açıyor. Sonra bir gün dönüp geriye baktığınızda, bütün o yaşanmışlıkların arasında kendinize başka bir yerden baktığınızı fark ediyorsunuz. Dört yılın sonunda bugün söyleyebileceğim en sade cümle şu: İyi ki bu yolculuğa çıkmışım.

Çünkü insan uzaklara gittiğinde yalnızca bulunduğu coğrafyayı değiştirmiyor. Hayata baktığı pencere de değişiyor. Özlemin ne olduğunu, sevginin değerini, gurbetin ağırlığını, emeğin anlamını ve bazen hiçbir zaman kıymetini bilmediğiniz şeylerin aslında hayatınızda ne kadar büyük bir yer tuttuğunu daha iyi anlıyorsunuz. İnsan bir süre uzak kalınca kendi ülkesine de başka türlü bakmaya başlıyor. Daha önce sıradan gelen bir şarkı, bir türkü, bir film, bir kitap veya günlük hayatın içinde fark etmeden yanından geçtiğiniz küçük bir ayrıntı bir anda anlam kazanıyor. Fakat bu özlem, insanı geçmişine hapsetmemeli. Uzaklara gitmenin anlamı yalnızca geride bıraktıklarını özlemek değil; başka hayatları görüp kendi hayatını yeniden değerlendirebilmek. Ben bugün hayata dört yıl önce baktığım yerden bakmıyorum. Belki de yolculuğun insana verebileceği en değerli şeylerden biri tam olarak bu.

İnsan değişmez diyorlar. Buna artık inanmıyorum. İnsan kendisini değiştirmek isterse değişebilir. Elbette geçmişini tamamen silemez, karakterinin bütün izlerinden kurtulamaz; fakat kendisini geliştirebilir, düşüncelerini yeniden değerlendirebilir, yıllarca doğru sandığı bazı şeyleri sorgulayabilir. Ben de bu dört yıl içinde bunu yaşadım. Politik olarak kendimi çok fazla değiştirdiğimi söyleyemem. Yıllardır kapitalizmi eleştiriyorum ve bugün de aynı yerde duruyorum. Fakat insan olarak değiştim. Hayata, insanlara, ilişkilere ve kendime bakışım değişti. Belki de insanın değişmesi, her konuda fikir değiştirmesi değildir. Bazen aynı düşüncenin içinde daha derin bir yere ulaşmaktır. Yıllar önce yalnızca kitaplardan ve tartışmalardan öğrendiğim bazı şeylerin gerçek hayattaki karşılığını gördüm. Böylece düşüncelerim değişmekten çok, yaşadıklarım tarafından sınandı.

Kuzey Amerika’da beni en fazla düşündüren meselelerden biri de emeğin geldiği nokta oldu. Amerika kıtasında gördüklerimi bir araya getirdiğimde karşıma çıkan tablo oldukça ağırdı. İnsanlar çalışıyor ama geçinemiyor. İş yerlerinde sorunlar yaşıyor, haksızlıklara uğruyor, kiralarını, faturalarını ve market masraflarını karşılamakta zorlanıyorlar. Fakat bütün bu sorunlara karşı örgütlenmek, itiraz etmek ve hakkını aramak yerine giderek daha fazla uyuşturulmuş bir toplum görüntüsüyle karşılaşıyorsunuz. İnsanlar umutsuzsa bir şey arıyor; acısını bastıracak, zihnini susturacak, birkaç saatliğine gerçek hayattan uzaklaştıracak bir şey. Uyuşturucunun ve çeşitli kaçış biçimlerinin bu kadar yaygınlaşması bana yalnızca bireysel bir tercih gibi gelmiyor. Ortada çok daha büyük bir toplumsal çöküş var. Emek cephesinin zayıfladığı, insanların yalnızlaştığı ve kapitalizmin karşısında daha önce sahip olduğu kolektif gücü büyük ölçüde kaybettiği bir dönemden geçiyoruz. Devrimler çağı kapanmış olabilir. Hatta kapitalizmin kendisi açısından hiç olmadığı kadar rahat bir dönemden geçtiğini söylemek bile mümkün. Çünkü karşısında eskisi kadar güçlü bir emek hareketi bulamıyor.

Bütün bunların içinde beni başka bir şey daha düşündürdü: İnsanları birbirinden ayırdığımız bütün kimliklerin aslında ne kadar anlamsız olabildiğini. Irk, millet, dil, din, kültür… İnsanlar bunların arkasına saklanarak kendilerini birbirlerinden farklı ve üstün görebiliyorlar. Oysa çıkar söz konusu olduğunda, para söz konusu olduğunda, menfaat söz konusu olduğunda dünyanın her yerinde benzer davranışlarla karşılaşıyorsunuz. Farklı ülkelerde, farklı kültürlerde ve farklı insanlarla karşılaştım; iyi insanlara da rastladım, ruhunu çok ucuza satan insanlara da. Zorbalık gördüm, yalan gördüm, nefret gördüm, ırkçılık gördüm. İnsanların birbirlerine küçümseyerek baktığına, sırf farklı oldukları için birbirlerini aşağılamaya çalıştıklarına defalarca şahit oldum. Bazen insanlara bakarken içimden yalnızca şu geçiyor: Hepimiz aynı canlı türüyüz. Aynı korkularımız, aynı zaaflarımız, aynı açlıklarımız ve aynı çıkarlarımız var. ”Yalanlarımız ortaya çıkmadıkça hepimiz dürüstüz”. Belki insanın en büyük yanılgısı, kendi kötülüğünü başkasının kötülüğünden daha farklı sanmasıdır.

Yüzlerce insanla karşılaşıyorsunuz, binlerce hikâye duyuyorsunuz, sayısız kötülüğe ve haksızlığa tanık oluyorsunuz. Bir noktadan sonra insan, karşılaştığı gerçeklerin ağırlığını daha derinden hissetmeye başlıyor. Ben ise gördüklerim karşısında geri çekilmek yerine mücadele etmem gerektiğine daha fazla inandım. Bazen bu çağın en karanlık dönemlerinden birini yaşadığımızı düşünüyorum. Fakat sonra geçmişe bakıyorum ve insanlık tarihinin hiçbir döneminde kusursuz bir çağ bulamıyorum. Belki de mesele hangi çağda yaşadığımız değil; içinde bulunduğumuz çağda ne yaptığımız. Eğer bütün bu kötülüklerin karşısında teslim olursak, geriye ne kalır? İnsan hayatı boyunca mücadele etmek zorunda. Bazen büyük şeylere karşı, bazen küçük şeylere karşı, bazen de yalnızca kendi içindeki karanlığa karşı. Yaşamın kendisi biraz da direnmek değil mi zaten? Düştüğünüz yerden kalkmak, bütün hayal kırıklıklarına rağmen yürümeye devam etmek, gördüğünüz kötülüklerin sizi de kötü birine dönüştürmesine izin vermemek… Belki de gerçek mücadele tam olarak burada başlıyor.

İnsan bazen bir yere ulaşmak için değil, yürürken kim olduğunu anlamak için yola çıkıyor. Benim hikâyem de hâlâ devam ediyor. Yalanlarla, mücadeleyle, hayal kırıklıklarıyla, özlemle, sevgiyle ve bütün bunların arasında vazgeçmemeye çalışarak… Dünyanın bütün pisliğine rağmen yaşamın hâlâ bir anlam taşıdığına inanıyorum. Belki de dört yılın sonunda bana kalan en büyük şey budur. Her şeyi anlayamadım, bütün soruların cevaplarını bulamadım. Fakat yürümeye devam ediyorum. Çünkü bazen insanın elinde kalan tek şey yoldur. Ve yol devam ediyorsa, hikâye de henüz bitmemiştir.