Amerika Satranç Tahtasında Kazandı, Çin ve Rusya Mat Oldu

Petrol İçin Kaçırılan Başkan: Venezuela’da Kazanan Kim, Kaybeden Kim?

Nazım Tokşen
486 views

3 Ocak 2026 sabahı dünya, Amerikan liderliği mafyavari bir yöntemle Venezuela’nın 13 yıllık lideri Maduro’yu evinden alıp Amerika’ya getirdiği haberiyle uyandı. Donald Trump’ın bu beklenmedik hamlesi, uluslararası arenada şok etkisi yarattı ve güç dengeleri, ABD, Çin ve Rusya üçgeninde yeni bir gerilime doğru kaymaya başladı.

Dünyanın baş haydutu Amerika, yıllar boyunca iç oyunlar, iç çatışmalar ve çeşitli provokasyonlarla deviremediği Venezuela hükümetini, sonunda açık bir operasyonla hedef alarak ele geçirmiş ve ülkenin meşru yönetimini yıkmıştır.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahaleci ve baskıcı politikaları, bir kez daha emperyalist çıkarların halkların iradesini hiçe saydığını ortaya koyuyor. Doğal kaynaklar ve ekonomik alanlar üzerinde hâkimiyet kurma amacıyla sürdürülen bu girişimler, meşru hükümeti hedef alan gayrimeşru ve zorba yöntemlerle, adeta mafyatik bir darbe anlayışıyla sahneye konuluyor.

ABD, dünyayı adeta babasının çiftliği gibi görerek birçok coğrafyada saldırgan politikalar, provokatif savaşlar ve darbe girişimleri örgütlemeyi sürdürüyor. Bu yaklaşım, başta Venezuela olmak üzere farklı ülkelerde halkların iradesini yok sayan, egemenlik haklarını hiçe indirgeyen bir tutumu yansıtıyor. Sürekli baskı ve zorbalık üreten bu anlayış, halkların kendi geleceklerine karar verme hakkını hedef alıyor. Trump yönetiminin izlediği bu çizgi ise, uluslararası hukuku ve meşruiyeti tanımayan, mafyatik bir güç anlayışını andıran bir yönetim tarzı olarak öne çıkıyor.

Dönelim satranç tahtasına ve bütün olasılıkları hesaplayalım.

ABD Genelkurmay Başkanı, Maduro’nun yediği yemekten seyahatlerine, hatta evcil hayvanlarına kadar her ayrıntının bir süredir takip edildiğini açıkladı. Bu söylemlerin tamamı, operasyonun arka planını anlamak açısından ayrıca analiz edilmelidir.

* Uzaya yakın uçan hava araçlarından, deniz kuvvetlerine her kuvvetini kullandıklarını,

Yorumum: Operasyon Detayları Belirsiz: “Uzaya yakın uçan hava araçlarından, deniz kuvvetlerine her kuvvetini kullandıklarını” demişler ama hangi araçları, kaç kişi ya da hangi birimlerle operasyon yaptıkları belirtilmemiş. Bu bilinçli bir gizleme olabilir.

* Maduro’nun evine ulaştıklarında güvenli bölge kurup, helikopter gelene kadar beklediklerini ve dönerken bir saldırıya uğradıklarını ancak hiçbir silahının dahi zarara uğramadan düşman unsurlarını imha ettiklerini,

Yorumum: Zaman Çerçevesi: Maduro’nun “ne kadar süredir” takip edildiği net değil. Bu bilgi hem operasyonun planlama boyutunu hem de istihbarat kapasitesini gösterir.

Her Şeyi Kontrol Altında Tutma: Maduro’nun yemeklerinden evcil hayvanlarına kadar takip ettiklerini söylemek, operasyonun istihbarat kapasitesini abartılı şekilde gösteriyor; hem rakiplerini hem de kamuoyunu korkutma amacı taşıyor.

* Maduro ve eşini helikopterle alıp, götürdüklerini açıkladı.

Yorumum: Sürpriz / Gizlilik Vurgusu: Helikopter gelene kadar güvenli bölge kurmak ve operasyonu hızlı tamamlamak, ABD’nin hızlı, koordineli ve etkili hareket edebildiğini ima ediyor.

* Genel Kurmay Başkanı bu operasyonun kendileri için sadece bir pratik olduğunu ve dünyanın en gelişmiş ordusuna sahip olduklarını belirtti.

Yorumum: Pratik İfadesi: Genelkurmay Başkanı operasyonu “sadece bir pratik” olarak tanımlamış. Burada operasyonun gerçek riskli bir boyutunu küçümseyerek, ABD ordusunun yeteneklerini öne çıkarmak istiyor olabilir.

Prestij Mesajı: Hiçbir silah zarar görmedi” ifadesi, operasyonun kusursuz ve kontrollü olduğunu, ABD askerlerinin üstünlüğünü vurgulamak için eklenmiş.

Tüm resmi açıklamalar, saha görüntüleri ve operasyonun zamanlaması birlikte analiz edildiğinde ortaya çıkan tablo nettir: Amerika Birleşik Devletleri’nin bu hamleyi, Venezuela içinden doğrudan ve kesintisiz istihbarat desteği almadan gerçekleştirmesi mümkün değildir. Başta Venezuela Ulusal İstihbarat Servisi (SEBIN) olmak üzere, güvenlik ve askeri yapının belirli unsurlarının Amerikan istihbaratıyla örtülü biçimde temas halinde olduğu anlaşılmaktadır. Maduro’nun hem çevresel güvenliği hem de kişisel koruma zinciri sistematik olarak zayıflatılmış, siyasi ve askeri olarak yalnızlaştırılmıştır. Operasyonun gece saat 02.00’de başlamasına rağmen, sabah Maduro’nun yatak odasında uykuda yakalanması, ‘askeri baskın’ anlatısını teknik olarak geçersiz kılmaktadır. Bir devlet başkanının ülkesi fiilen hedef alınırken uyuyor olması, hayatın olağan akışına aykırıdır ve ancak önceden bilgilendirilmiş, pasifize edilmiş bir güvenlik mimarisiyle açıklanabilir. Bu nedenle kamuoyuna sunulan Delta Force merkezli kahramanlık anlatıları, gerçek operasyonel süreci perdeleyen bir propaganda işlevi görmektedir. Ortada askeri bir mucize değil, SEBIN içinden başlayan ve devletin kritik noktalarına yayılan kontrollü bir teslim süreci vardır.

Bugün Donald Trump’ın 20 dakikalık basın toplantısını dikkatlice dinledim. Bu toplantıda verilen mesajların analizi şu şekilde değerlendirdim.

Donald Trump’ın bugün yaklaşık 20 dakika süren basın toplantısı, askeri bir operasyon anlatısından çok, ekonomik ve jeopolitik hedeflerin açık bir sunumu niteliğindeydi. Trump, Venezuela’ya yönelik müdahaleyi ‘kusursuz bir askeri başarı’ olarak çerçevelerken, söylemin merkezine ülkenin enerji kaynaklarını ve özellikle petrol altyapısını yerleştirdi. Operasyonun güvenlik gerekçeleri öne çıkarılsa da, açıklamaların satır aralarında ekonomik kontrol, yatırım ve yeniden yapılandırma vurgusu belirgin biçimde hissedildi. Buna karşın, müdahalenin uluslararası hukuk açısından hangi yasal zemine dayandığı, Kongre onayı ya da meşruiyet sınırları net biçimde açıklanmadı; bu durum ‘askeri başarı’ anlatısının hukuki karşılığını tartışmalı hale getirdi.
Basın toplantısının hemen ardından Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere çeşitli bölgelerden gelen tepkiler, operasyonun yalnızca Venezuela’yı değil, bölgesel dengeleri ve küresel güç ilişkilerini de sarsan bir hamle olarak algılandığını ortaya koydu.

Bugün yaşanan gelişmeler bütünlüklü biçimde analiz edildiğinde, sıradaki hedeflerin Küba, Kolombiya ve Meksika olduğu görülmektedir. Ancak ilk açık müdahalenin Küba’ya yönelmesi ihtimali diğerlerine kıyasla çok daha güçlüdür. Küba yönetimi, uzun süredir Washington’un sinir uçlarına dokunan bir siyasi pozisyonu temsil etmektedir. Donald Trump’ın önceki başkanlık döneminde de Küba’ya özel bir takıntı geliştirdiği bilinmektedir; zira Latin Amerika’da sosyalist bir modelin varlığını kalıcı biçimde kabul etmek istememektedir. Bu dönüşümü içeriden, karşı-devrimci unsurlar üzerinden gerçekleştirme çabası sonuçsuz kalmıştır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte, örtülü yöntemlerin yerini açık bir Washington müdahalesinin alması şaşırtıcı olmayacaktır. Mevcut tablo Küba’nın doğrudan bir siyasi ve stratejik baskı sürecine sokulacağını ve bu hamlenin Trump dönemi bitmeden hayata geçirilmesinin güçlü bir ihtimal olduğunu göstermektedir.

 

Venezuela Halkı Sınıfta Kaldı

Bugün yaşanan tüm gelişmelerin yanı sıra dikkat çeken bir başka tablo da Venezuela , Amerika’da ve Venezuela dışında yaşayan bazı Venezuelalı grupların sokaklara çıkarak yaşananları açıkça kutlaması oldu. Görüntülerde alkışlar, eğlenceler ve danslar eşliğinde sergilenen bu tutum, dünya kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşti. Her ne şart altında olursa olsun, bir ülkeye yönelik açık bir dış müdahalenin ve darbe niteliği taşıyan bir operasyonun meşrulaştırılması kabul edilebilir değildir. Halkları toptan suçlamak ya da aşağılamak doğru değildir; ancak bugün sergilenen bu tavır, siyasi bilinç ve tarihsel sorumluluk açısından ciddi bir kırılmayı ortaya koymuştur. Bu tutum, Donald Trump yönetiminin uyguladığı güç ve baskı siyasetinin fiilen onaylanması anlamına gelmiş, Venezuela adına uluslararası kamuoyunda derin bir meşruiyet ve itibar tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan tablo, yaşananların yalnızca askeri ve siyasi değil, aynı zamanda toplumsal bir çözülme boyutu da taşıdığını göstermektedir.

Bugün, dün ve geçmişte yaşanan tüm gelişmelerin analizi gösteriyor ki, kazanan açık ara Amerika Birleşik Devletleri’dir; kaybeden ise Çin ve Rusya’dır. Trump yönetimi, Amerika’nın Biden döneminde Afganistan’dan çekilmesini bir stratejik başarısızlık olarak değerlendirdi; zira Çin ve Rusya’nın arka bahçesinde sürekli bir Amerikan varlığı görmek istiyordu. Ancak Çin ve Rusya, Venezuela’da Madura’yı koruyamadı, Orta Doğu’da ve Ukrayna’da stratejik hedeflerini gerçekleştiremedi; özellikle Rusya, Ukrayna bataklığından çıkamayarak politik ve jeopolitik fırsatları heba etti.

Bugün Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika’da, Venezuela’da iktidarı değiştirebiliyor. Ama aynı şeyi Rusya, Ukrayna’da yapamıyor; Çin, Tayvan’da yapamıyor. Çin asla Tayvan Başbakanı’na bu operasyonu düzenleyemez. Ama Amerika, Latin Amerika’da istediği her ülkede iktidarı değiştirebiliyor. İşte arka bahçede söz sahibi olmanın bugün ne kadar önemli olduğunu görmüş olduk. Aynı şekilde bunu Erdoğan da Suriye’de başardı.

Madura, Çin ve Rusya’dan somut bir destek bekledi, fakat bu destek sınırlı ve etkisiz kaldı; uluslararası pasiflik ve iktidarın dışına adım atmama tutumu, uzun süredir tekrar eden bir görüntüdür. Bu durumu İran’da da gözlemledik: Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik müdahalelerinde Rusya ve Çin pasif kaldı, cılız ve işlevsiz açıklamalar dışında hiçbir hamle yapmadılar. Sonuç olarak, Rusya ve Çin hem Orta Doğu’da, hem Latin Amerika’da, hem de Kafkasya’da stratejik kayıplar yaşarken, 2026’nın yükselen yıldızı Amerika Birleşik Devletleri olmaya devam ediyor.

Tüm bu gelişmeler ve analitik değerlendirmeler ışığında, 3 Ocak 2026 sabahından bu yana yaşananlar açıkça gösteriyor ki, kazananlar Venezuela’nın petrol ve ekonomik kaynakları üzerinde hâkimiyet kuran sermaye sınıfı, zenginler ve petrol baronları olurken; kaybeden, yıllardır mücadele eden yoksul ve emekçi Venezuelalı halkıdır. ABD’nin doğrudan müdahalesi, SEBIN içindeki işbirlikçi unsurlar ve bölgesel jeopolitik pasiflik sayesinde gerçekleştirilen bu süreç, yalnızca hükümetin değil, halkın da iradesini fiilen hiçe saymış; ekonomik çıkarları ve stratejik hâkimiyeti önceliklendiren uluslararası aktörler lehine sonuçlanmıştır. Böylece, emperyalist güçlerin üstünlüğü ve halkların maruz kaldığı politik ve toplumsal erozyon net biçimde ortaya çıkmıştır.