Kapitalizm Bir Aşk Hikâyesi

Nazım Tokşen
129 views

 

Sevgili okuyucular, bugün içinde bulunduğumuz dünyada, bu gezegende yaşayan insan sayısı yaklaşık 8 milyar 300 milyondur. İçinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal sistemin adı ise kapitalizmdir. Bugün dünyada yaklaşık 900 milyon insan yetersiz beslenme ile karşı karşıyadır. Öte yandan, yaklaşık 746 milyon insan güvenli içme suyuna erişememektedir. Benzer şekilde, dünyada her yıl yüz binlerce insan intihar nedeniyle hayatını kaybetmektedir; Bu sayı, 2026 yılının ilk dört ayında yaklaşık 340.000 civarındadır. Bu rakam, trafik kazalarında yaşanan ölümlere oldukça yakın bir seviyededir. Tüm bu tablo, içinde yaşadığımız sistemi yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Uzun yıllardır insanlık, eşitsizlik üreten bir sistemin ağırlığı altında yaşamaktadır. Kapitalizmi sadece bir ekonomik model olarak görmek eksik olur; o aynı zamanda emeği, zamanı ve insan hayatını örgütleyen bir düzendir. Bugün milyarlarca insan, farkında olarak ya da olmayarak, çok küçük bir azınlığın daha fazla zenginleşmesi için çalışıyor, üretiyor, didiniyor. Fakat günün sonunda emeği verenlerin büyük çoğunluğunun elinde gerçek bir sermaye birikmiyor; buna karşılık sermaye, belirli ellerde yoğunlaşmaya devam ediyor. Sistem büyüyor, fakat bu büyümeden herkes aynı payı almıyor.

Kapitalizmin en sert çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor: Dünyanın en büyük şirketleri — Uber, Google ve Amazon gibi — devasa ekonomik güç üretirken, vergi yükü çoğu zaman emekçilerin, küçük işletmelerin ve sıradan yurttaşların omzuna biniyor. İnsanlar düşük ücretlerle çalışırken devlete vergi ödemeye devam ediyor; buna karşılık servet çoğu kez yukarıya doğru akıyor. Zenginler kazançlarını büyütürken, yoksullara ve işçilere çoğu zaman borç ödeme, kemer sıkma ve krizlerin faturasını üstlenme görevi düşüyor. Yalnızca zenginliği üretmiyoruz; aynı zamanda eşitsizliğin ve tahribatın bedelini de ödüyoruz.

Ve belki kapitalizmin en vahşi yanı tam da budur: yalnızca sömürmesi değil, sömürüyü normalleştirmesidir. Rekabeti özgürlük, borçluluğu yaşam biçimi, güvencesizliği kader gibi sunabilmesidir. İnsan ilişkilerini piyasa mantığına, doğayı kâra, emeği maliyete dönüştüren bu sistem, kendi krizlerini bile yeni kazanç alanlarına çevirebiliyor. Bu yüzden kapitalizm yalnızca ekonomik bir düzen değil, aynı zamanda derin bir toplumsal çelişkiler rejimidir.

Marx. bu düzenin özünde sermaye birikiminin emek sömürüsüne dayandığını söylerken, David Harvey modern kapitalizmin yalnızca fabrikalarda değil, borç, finans, kentleşme ve gündelik yaşam üzerinden de işlediğini vurgular. Bugün “Amerikan rüyası” denen anlatı da bu ideolojik mekanizmanın bir parçası olarak işler: herkesin yeterince çalışırsa zengin olabileceği fikri, çoğu zaman yapısal eşitsizlikleri görünmez kılan bir vaade dönüşür. İnsanlara umut satılır; ama çoğu kez bu umut, sisteme rıza üretmenin aracıdır. Modernite adı altında birey, artık yalnızca emek gücüyle değil, dikkatiyle, arzularıyla ve kimliğiyle de piyasaya bağlanmıştır. Sosyal medya platformları mutluluğu tüketimle özdeşleştirirken bireyi aynı anda hem müşteri hem ürün haline getiriyor; insanlar sistemi sorgulamak yerine çoğu zaman onun imgeleri içinde oyalanıyor.

Fakat kapitalizmin sömürüsü yalnızca ekonomide değildir; kültürde, hukukta, siyasette ve sanatta da kendini yeniden üretir. Hukuk kimi zaman mülkiyeti insan onurundan daha güçlü koruyan bir çerçeveye dönüşebilir; siyaset sermaye etkisinden bağımsız düşünülemez hale gelebilir. Sinema, reklam, popüler kültür ve hatta tiyatro bile bazen mevcut düzeni sorgulayan değil, onu estetikle meşrulaştıran araçlara dönüşebilir. Başarı, bireysel kurtuluş ve tüketim idealleri sürekli yeniden pazarlanır. Böylece kapitalizm yalnızca emek sömürmez; hayal gücünü, kültürü, zamanı ve hatta insanın kendisini algılama biçimini de kolonileştirir. Bu yüzden mesele sadece ücret adaletsizliği değil; yaşamın bütün alanlarına yayılan bir tahakküm biçimidir.

Bu noktada mesele yalnızca ekonomik sömürü değil, rızanın nasıl üretildiği meselesidir. Noam Chomsky’nin dikkat çektiği gibi modern sistem yalnızca baskıyla değil, onay üreterek de işler; insanlar çoğu zaman kendilerini ezen düzenin anlatılarını benimsemeye yöneltilir. Medya, reklam ve dijital platformlar yalnızca ürün pazarlamaz, yaşam biçimleri ve arzular da pazarlar. Pierre Bourdieu’nün sözünü ettiği kültürel tahakküm burada devreye girer; beğenilerimiz, başarı anlayışımız, hatta neyi “normal” kabul ettiğimiz bile toplumsal güç ilişkileri tarafından biçimlenebilir. Slavoj Žižek ise ideolojinin tam burada işlediğini söyler: İnsanlar çoğu zaman sistemin kusurlarını görür, ama yine de onun içinde yaşamaya devam eder, çünkü alternatif düşünme kapasitesi zayıflatılmıştır. Belki kapitalizmin en sofistike gücü tam da budur; yalnız emeği değil, bilinci de yönetmeye çalışması. Bu yüzden mesele yalnızca cebimizdeki ücret değil, zihnimizde kurulan dünyanın da kimin çıkarına göre biçimlendiğidir.

O halde mesele yalnızca kapitalizmi eleştirmek değil, onu doğal ve kaçınılmaz gösteren fikri de reddetmektir. Çünkü bize yıllardır rekabetin insan doğası olduğu, eşitsizliğin kaçınılmaz olduğu ve piyasanın özgürlüğün en yüksek biçimi olduğu anlatıldı. Oysa özgürlük yalnızca tüketebilmek değildir; insanca yaşayabilmek, güvenceli çalışabilmek, adil paylaşım içinde var olabilmektir. Bugün sorgulanması gereken yalnızca servetin kimde toplandığı değil, hayatın neden bu kadar az sayıda çıkar etrafında örgütlendiğidir. Eğer bir sistem milyarlari yoksullukla, borçla, yalnızlıkla ve güvencesizlikle baş başa bırakırken az sayıda kişiye sınırsız birikim sağlıyorsa, o sistem yalnızca ekonomik olarak değil, ahlaki olarak da sorgulanmalıdır.

Ve belki bu yüzden kapitalizm bir aşk hikâyesi değildir; daha çok, insanlığa umut diye sunulmuş uzun bir bağımlılık anlatısıdır. Çünkü aşk eşitlik ister, karşılıklılık ister, onur ister. Oysa burada biri birikirken öteki eksiliyor; biri kazanırken öteki hayatta kalmaya çalışıyor. Bu yüzden bu yazı bir son değil, bir çağrıdır: Emeği, adaleti, dayanışmayı ve insan onurunu piyasanın üstünde düşünebilen başka bir dünya tahayyül etme çağrısı. Çünkü başka bir dünya yalnız mümkün değil; belki de artık zorunludur.

Bir gün mutlaka…