KOLEKTİF BİLİNÇ VE ÖZNEL BİLİNÇ

Hayati Uçar
18 views

İnsan yalnızca kendisi değildir.
Ve insan yalnızca kalabalık da değildir.
Onun varlığı, “ben” ile “biz” arasında gerilmiş tarihsel bir iptir.
Bir ucunda mağara duvarlarına çizilen ilk ortak korkular,
diğer ucunda kendi varlığını sorgulayan yalnız bir zihnin iç sesi vardır.
İnsanlık sürüden doğdu.
Bu, küçültücü bir söz değil; biyolojik ve tarihsel bir gerçekliktir.

İlk insan tek başına hayatta kalmadı; kabile oldu, topluluk oldu, kolektif savunma geliştirdi. Ateşi birlikte korudu, avı birlikte paylaştı, miti birlikte yarattı. Çünkü doğa karşısında birey zayıftı; kolektif yaşam ise güçtü.
Bu yüzden kolektif bilinç, modern ideolojilerin icadı değil, insan türünün varoluşsal temelidir.
Kolektif bilinç; ortak hafızadır.
Birlikte korkmak, birlikte umut etmek, birlikte üretmek…

Stadyumlarda aynı anda bağıran kalabalıkta, savaşlarda aynı sloganı atan ordularda, devrim meydanlarında aynı düşü kuran halklarda kendini gösterir.
İnsan burada “ben” olmaktan çıkar, “biz” olur.
Ve bazen bu “biz”, bireyin tek başına kuramayacağı kadar büyük bir tarih yaratır.
Ama insan sadece kolektif değildir.

Çünkü insan beyni yalnızca uyum sağlamak için değil; sorgulamak, sapmak ve dönüştürmek için de gelişti.
İşte öznel bilinç burada doğar.
Öznel bilinç, bireyin kendi içindeki aynaya bakmasıdır:
“Ben kimim?”
“Bu kalabalığın içinde benim yerim ne?”
“Bana öğretilen doğru mu?”

Bu sorular insanı sürüden koparmaz belki; ama sürünün yönünü sorgulatır.
Çünkü birey, kolektif hafızanın taşıyıcısı olduğu kadar, onun eleştirmeni de olabilir.
İnsan geçmişinden tamamen kurtulamaz.
İlkel beyin hâlâ içimizde yaşar: güvenlik arar, ait olmak ister, dışlanmaktan korkar.
Ama aynı insan, bilinç sayesinde yeni olanı aramaktan da vazgeçmez.
Geçmişin zincirlerini taşır; ama bazen o zincirleri kıracak düşünceyi de üretir.

Tam da bu yüzden insanlık tarihi yalnızca tekrar değildir.
Aynı zamanda bir kırılmadır.
Eğer insan yalnızca kolektif bilince teslim olsaydı, dogmanın içinde donardı.
Eğer yalnızca öznel bilince kapılsaydı, parçalanır ve ortak yaşamı yitirirdi.
Gerçek diyalektik burada başlar:
Kolektif bilinç köktür.
Öznel bilinç filizdir.

Kök olmadan filiz yaşayamaz.
Ama filiz olmadan kök, yalnızca toprağın altında çürür.
Toplumlar da böyledir.
Kolektif bilinç dayanışmayı yaratır;
öznel bilinç ise dönüşümü.
Biri aidiyet verir,
diğeri yön değiştirir.
Bu nedenle en büyük tehlike, kolektifin kutsallaştırılıp bireyin yok edilmesidir.
Çünkü sorgulamayan kolektif, kolayca itaate dönüşür.

Diğer büyük tehlike ise bireyin mutlaklaştırılıp kolektif bağların parçalanmasıdır.
Çünkü yalnızca kendini gören bilinç, sonunda toplumsal körlüğe sürüklenebilir.
İnsan ne sadece sürüdür,
ne de yalnızca yalnız bir zihin.
İnsan; geçmişin ortak mirasıyla, kendi iç devrimini aynı bedende taşıyan bir çelişkidir.
Bir yanı mağara karanlığını hatırlar,
bir yanı yeni bir güneş arar.

Belki de insanın bütün trajedisi ve bütün ihtişamı buradadır:
Kalabalığın içinden doğar,
ama bazen kalabalığın kaderini değiştiren düşünceye dönüşür.
Çünkü kolektif bilinç insanı var eder,
öznel bilinç ise ona kendini aşma ihtimali verir.
Ve tarih, tam da bu iki gücün çatışmasıyla ilerler:
Birlikte kalma arzusu
ve
yeniden tanımlanma cesareti.