Japonya’da faşizm gerçekten öldü mü?
1945’te savaş bitti. Japonya yenildi. İmparatorluk ordusu dağıldı. Hiroşima yandı. Nagazaki yandı. Bir ülke teslim oldu.
Ama tarih teslim olur mu?
Japonya yalnızca savaşı kaybeden bir ülke değildi. Asya’da bir imparatorluk kurmuştu. Kore’yi sömürgeleştirmişti. Çin’de işgal ve katliamlar yaşanmıştı. Pasifik’te ABD ile ölümüne bir savaşa girmişti.
Sonra 1945 geldi.
Büyük yenilgi. Büyük yıkım. Ve yeni bir Japonya kurulmaya başladı.
Ama bu yeni Japonya’nın hikâyesi de ilginçti. ABD, Japonya’yı yalnızca yenilmiş bir düşman olarak görmedi. Soğuk Savaş başladı. Dünya iki kutba ayrıldı. Ve Japonya, Asya’da komünizme karşı önemli bir merkez hâline geldi.
Ekonomi yeniden kuruldu. Sanayi büyüdü. Teknoloji gelişti. Japonya yeniden ayağa kalktı.
Bir zamanlar savaşın yıktığı ülke, kısa zamanda dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri oldu.
Ama ekonomik güç yalnızca ekonomik güç olarak kalır mı?
Bir ülke zenginleştikçe kendisine bakışı da değişmez mi? Kendi gücünü yeniden gördüğünde, dünyadaki yerini yeniden düşünmez mi?
Japonya’nın savaş sonrası anayasasının 9. maddesi, savaşmayı ve savaş amacıyla askerî güç bulundurmayı reddediyordu. Fakat bugün Japonya’nın askerî gücü yeniden büyüyor.
Savunma bütçeleri artıyor. Askerî kapasite genişliyor. Japonya artık yalnızca ekonomik bir güç olarak kalmak istemiyor.
Çin büyüyor. Tayvan gerilimi büyüyor. Kuzey Kore silahlanıyor. Rusya ile Kuril Adaları meselesi sürüyor. ABD’nin Asya-Pasifik’teki askerî varlığı devam ediyor.
Bütün bunlar Japonya’nın güvenlik anlayışını değiştiriyor.
Peki, bu yalnızca savunma mı?
Yoksa geçmişte yenilmiş bir ülkenin, yeniden kazandığı ekonomik ve teknolojik gücün üzerinde kendisini yeniden kurması mı?
Ben burada, “Japonya yeniden faşist oldu.” demiyorum. Çünkü bugünün Japonya’sı, 1930’ların Japonya’sı değil. Dünya da aynı dünya değil.
Ama başka bir şey soruyorum:
Bir devletin militarist ve emperyalist geçmişi gerçekten tamamen ortadan kalkar mı? Yoksa koşullar değiştiğinde o geçmiş, başka kelimelerle yeniden konuşmaya başlayabilir mi?
Tarih yalnızca yaşananlar değildir. Tarih, yaşananların nasıl hatırlandığıdır.
Bir ülke yenilgisini bir ders olarak mı taşır? Yoksa onu silinmesi gereken bir kara leke olarak mı görür?
Japonya’da savaş geçmişi hâlâ tartışılıyor. Çin ve Kore ile ilişkilerde geçmişin izleri hâlâ duruyor. Savaş suçları tartışılıyor. Ders kitapları tartışılıyor. Yasukuni Tapınağı tartışılıyor. Anayasanın 9. maddesi tartışılıyor.
Çünkü geçmiş gerçekten kapanmış olsaydı, bu kadar sık yeniden kapımızı çalmazdı.
Ve bugün Japonya yeniden askerî hesapların içinde.
ABD var. Çin var. Rusya var. Kuzey Kore var. Tayvan var.
Pasifik, yeniden büyük güçlerin birbirine baktığı bir denize dönüşüyor.
Rusya artık İkinci Dünya Savaşı’nın Sovyetler Birliği değil. Çin artık 1940’ların Çin’i değil. ABD de 1945’teki dünyanın aynı ABD’si değil.
Dünya değişti. Güç dengeleri değişti.
Ama büyük güçlerin birbirleriyle mücadele etme biçimi değişmedi.
İşte Almanya ile Japonya burada birbirine değiyor.
İki ülke de İkinci Dünya Savaşı’nda yenildi. İki ülke de savaş sonrasında yeniden yapılandırıldı. İki ülke de ekonomik güçlerini yeniden kazandı. Ve bugün ikisi de yeniden askerî güçlerini büyütüyor.
Bu bize, “Yeni bir dünya savaşı geliyor.” deme hakkı vermez. Ama bir soru sorma hakkı verir.
Yenilmiş büyük güçler yeniden güç kazandıklarında, geçmişleriyle gerçekten hesaplaşmış olurlar mı?
Yoksa tarih bir yerde bekler mi?
Gücün yeniden büyümesini… Korkuların yeniden büyümesini… Düşmanların yeniden tanımlanmasını… Ve dün düşünülemeyen şeylerin bugün gerekli görülmesini…
Çünkü büyük savaşlar yalnızca silahlarla başlamaz.
Önce kelimeler değişir. Sonra düşman değişir. Sonra korkular büyür. Sonra silahlanma normalleşir.
Ve toplum, dün karşı çıktığı şeye bugün güvenlik adına razı olabilir.
Faşizmin ya da militarizmin yeniden ortaya çıkması için Hitler’in veya Hirohito’nun aynısının geri gelmesi gerekmez.
Biçimler değişir. Sözcükler değişir. Kurumlar değişir.
Ama güç tutkusu, korku, düşmanlık ve milliyetçilik aynı yerde yeniden buluşabilir.
Almanya’da sorduğumuz soru, burada Japonya’da da karşımıza çıkıyor:
Geçmiş gerçekten geride kaldı mı?
Yoksa geçmiş, güç yeniden kazanıldığında başka bir biçimde geri mi dönüyor?
Belki de mesele yalnızca rövanş değildir. Mesele, yenilginin nasıl hatırlandığıdır.
Bir ülke geçmişine bakıp “Bir daha asla!” mı der?
Yoksa içinden sessizce başka bir cümle mi geçirir?
“Bir gün yeniden.”
Bunun cevabını bugün bilmiyoruz.
Ama dünya yeniden silahlanırken, eski güçler yeniden güç kazanırken ve büyük devletler arasındaki rekabet sertleşirken geçmiş artık yalnızca geçmiş değildir.
Bugüne bakarken, biraz da geçmişin gölgesine bakıyoruz.
Ve belki asıl soru hâlâ aynı:
Geçmişin kara lekesi gerçekten silinir mi?
Yoksa güç geri geldiğinde, tarih rövanş için yeniden kapıyı mı çalar?
