İran İslam Cumhuriyeti sevdiğim bir yönetim değil. Humeyni’yi de hiçbir zaman sevmedim. Bana göre o, İran toplumunun devrimci ve komünist damarını boğmak için öne sürülmüş, emperyalistlerin dolaylı biçimde işine yaramış bir figürdü. İran’da sosyalist ve komünist hareketlerin tasfiyesi, mollalar iktidara gelir gelmez sistematik biçimde yapıldı. Bu bir “İslam devrimi” değil, karşı-devrimdi. Dini, halkın üzerine çöken bir baskı aygıtına dönüştüren fundamentalist bir iktidarın kuruluşuydu.
Bugün İran halkının sokakta gösterdiği direniş, ilk bakışta umut verici gibi duruyor. Baskıya, yoksulluğa, kadın düşmanlığına ve siyasal zorbalığa karşı yükselen her ses değerlidir. Buna itirazım yok. Ancak mesele tam da burada başlıyor:
Bu çatışmalar kime hizmet edecek?
Tarihin bize defalarca gösterdiği bir gerçek var:
Halkların haklı öfkesi, eğer siyasal olarak bağımsız bir hatta ilerlemezse, çok hızlı biçimde İsrail ve Amerikan çıkarlarının yakıtına dönüşür. Emperyalizm hiçbir zaman halkların özgürlüğüyle ilgilenmedi. Onun tek derdi; parçalanmış, zayıflamış, iç savaşa sürüklenmiş ülkelerden pay kapmaktır.
Toplumsal değişim romantik bir süreç değildir. Yıkıcıdır, sancılıdır, uzun solukludur. Hele ki İran gibi devlet geleneği güçlü, güvenlik aygıtı sert, ideolojik olarak fanatik yapılarla örülmüş bir ülkede bu süreç daha da ağır ilerler. Bugün iktidar zayıflıyor olabilir; ama bu zayıflık onun katliam yapamayacağı anlamına gelmez. Çünkü ortada Devrim Muhafızları gibi, ideolojik olarak gözü dönmüş, devlete değil rejime sadık bir aygıt vardır. Bu yapı, köşeye sıkıştığında tereddüt etmez.
Tam da bu nedenle İran halkının önünde hayati bir sınav duruyor.
Eğer gerçekten bir değişim olacaksa, bu değişim emperyalizme yaslanarak değil, ona mesafe koyarak gerçekleşmek zorundadır. Demokratik bir dönüşüm olanağı varsa bile, dış müdahalelere karşı toplum yine tek yumruk olmak zorundadır. Çünkü dışarıdan gelen her “yardım”, içeride yeni bir bağımlılık zinciri yaratır.
İran’ın asıl imkânı şurada yatıyor:
Sistemi, emperyalizme kucak açmadan, onun taşeronluğunu yapmadan, kendi iç dinamikleriyle dönüştürebilme olanağı hâlâ vardır. Bu zor bir yoldur; ama onurlu olan da budur. Aksi hâlde yaşanacak olan şey bir özgürleşme değil, yalnızca efendi değişimidir.
Bugün Ortadoğu semalarında dolaşanlar belli:
Kuzgunlar, kartallar ve akbabalar…
Hepsi parçalanmış cesetlerden et koparmanın hesabını yapıyor. Onların derdi İran halkı değil; onların derdi ganimet. O yüzden İran halkının en büyük gücü, yalnızca sokaktaki cesareti değil, siyasal bilincidir.
Çünkü tarihte asıl trajedi şudur:
Haklı bir öfkenin, yanlış ellerde felakete dönüşmesi.
