12 EYLÜL SÜRÜYOR

Hayati Uçar
9 views

Türkiye Toplumunun Laboratuvar Sonuçları

12 Eylül’ü yalnızca bir darbe günü olarak anlatırsak, aslında 12 Eylül’ün kendisini anlatmış oluruz; fakat sonrasını anlatamayız.
Oysa benim derdim 12 Eylül sabahında başlayıp akşamında biten bir askeri yönetimi anlatmak değil.
Ben başka bir şey soruyorum:
12 Eylül’de başlayan neydi?
Çünkü bazı başlangıçların tarihi vardır ama bitiş tarihi yoktur.
Bir kar tanesi düşer.
Ardından bir başkası.
Sonra bir başkası…
Her birini tek başına elinize aldığınızda yalnızca küçücük bir kar tanesidir. Fakat kar yerde birikmeye başladığında artık başka bir şey meydana gelir. Bir gün dağın yamacındaki o sessizlik bozulur ve kar aşağı doğru hareket eder.
Çığ, tek bir kar tanesinin eseri değildir.
Biriken karın sonucudur.
12 Eylül’e böyle bakıyorum.
Bunu bir komplo hikâyesi olarak anlatmıyorum. Türkiye’nin bütün tarihinin bir odada oturan birkaç kişi tarafından yazıldığını da düşünmüyorum.
Kapitalizm böyle çalışmaz.
Sermayenin çıkarları vardır.
Emperyalizmin stratejileri vardır.
Devletlerin çıkarları vardır.
Yerel sermayenin ihtiyaçları vardır.
Siyasal iktidarların kendi hesapları vardır.
Bazen birbirlerinden bağımsız görünen bütün bu yollar aynı yerde kesişir.
İşte tarih bazen böyle ilerler.
Birileri ilk kar tanesini bırakır.
Başka biri ikinciyi.
Bir başkası üçüncüyü.
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığınızda, artık tek tek kar tanelerini değil, çığı görürsünüz.
12 Eylül benim için böyle bir çığın başlangıç noktasıdır.
12 Eylül geldiğinde yalnızca insanlar tutuklanmadı.
Bir siyasal dönem kapatıldı.
Sokağın dili susturuldu.
Sendikalar susturuldu.
Öğrenci hareketleri susturuldu.
Devrimci örgütler dağıtıldı.
İşkencehaneler kuruldu.
Cezaevleri insanlarla dolduruldu.
İnsanların bedenlerine işkence edilirken, toplumun hafızasına da işkence edildi.
Çünkü bir toplumun geçmişini elinden alırsanız, geleceğini de daha kolay biçimlendirirsiniz.
Ama asıl mesele burada değildi.
12 Eylül’ün kendisinden sonra gelen yıllarda başka bir Türkiye kurulmaya başladı.
Ekonomide başka bir yön açıldı.
24 Ocak kararlarıyla başlayan ekonomik dönüşüm, darbenin sağladığı siyasal koşullar içinde çok daha rahat uygulanabildi.
Devletin ekonomi içindeki rolü yeniden tanımlandı.
Emek örgütlerinin gücü kırıldı.
Piyasa ilişkileri genişledi.
Türkiye dünya kapitalizmine daha fazla açıldı.
Özal dönemi bu dönüşümün önemli bir aşamasıydı.
Fakat Özal yalnızca ekonomide bir değişimin adı değildi.
Toplumun insan anlayışı da değişiyordu.
Eskiden insan kendisini bir sınıfın, bir mahallenin, bir sendikanın, bir örgütün, bir topluluğun parçası olarak görebiliyordu.
Şimdi başka bir insan tipi ortaya çıkıyordu.
Kendi evini kurtarmaya çalışan,
kendi parasını kazanmaya çalışan,
kendi geleceğini kurtarmaya çalışan,
kendi başının çaresine bakması öğretilen insan…
Dayanışmanın yerini rekabet,
örgütlenmenin yerini bireysel başarı,
ortak geleceğin yerini kişisel gelecek almaya başladı.
İnsanın dünyaya bakışı değişirken, dünya da insanın etrafında değişiyordu.
Sonra toplumun başka bir alanına dokunuldu:
Siyasetin hafızasına.
12 Eylül’den önce Türkiye’de gençler siyaseti yalnızca seçim sandığından ibaret görmüyordu.
Siyaset hayatın kendisiydi.
Üniversitede vardı.
Fabrikada vardı.
Mahallede vardı.
Köyde vardı.
Sendikada vardı.
Sokakta vardı.
İnsanlar dünyayı değiştirebileceklerine inanıyorlardı.
12 Eylül bu inancı yalnızca tanklarla ezmedi.
Yıllar içinde yerine başka bir düşünce koydu:
“Sen kendi hayatını kurtar.”
Toplumu değiştirme.
Kendini kurtar.
Örgütlenme.
Bir yere kapağı at.
Siyaset yapma.
Oy ver.
Tüket.
Çalış.
Borçlan.
Ev al.
Araba al.
Çocuğunu okut.
Kendi küçük hayatının içine çekil.
Toplumun büyük meseleleri başkalarının işi olsun.
İşte laboratuvarın ilk sonuçlarından biri buydu.
İnsan toplumsal bir varlık olmaktan çıkarılıp giderek bireysel bir projeye dönüştürülüyordu.
Fakat burada çok daha acı bir sonuç vardı.
12 Eylül yalnızca sağın ve toplumun dönüşümünü sağlamadı.
Sol da değişti.
Bunu bütün sola söylemiyorum.
Türkiye solu hiçbir zaman tek bir gövde olmadı.
Fakat solun önemli bir bölümünde yaşanan dönüşümü de görmezden gelemeyiz.
Bir zamanlar devrimci olan hareketlerin bazıları, yenilginin ardından kendi geçmişlerine bakmaya başladılar.
Fakat burada iki ayrı şey birbirine karıştırıldı:
Hesaplaşmak başka, reddetmek başka.
Bir hareket kendi yanlışlarını tartışabilir.
Yanlış stratejisini terk edebilir.
Örgütlenme biçimini değiştirebilir.
Geçmişte yaptığı hataları ortaya koyabilir.
Bu hesaplaşmadır.
Ama geçmişte savunduğu temel düşünceleri bütünüyle reddeder,
Leninizmi mahkûm eder,
devrimci örgüt anlayışını küçümser,
silahlı mücadeleyi savunanları yalnızca farklı düşünen insanlar olarak değil, dışlanması gereken insanlar olarak görürse,
orada başka bir şey yaşanıyor demektir.
(Geçmişle hesaplaşılmıyor.
Geçmiş reddediliyor.)
Bu fark çok önemlidir.
Çünkü 12 Eylül’ün en uzun vadeli sonuçlarından birini burada aramak gerekir.
12 Eylül yalnızca solu ezmedi.
Ezdiği solun bir bölümünün nasıl bir sola dönüşeceğinin koşullarını da yarattı.
Bunu anlamak için kendi tarihimize bakmak yeterlidir.
THKO’dan başlayan tarihsel damar, kendi içindeki tartışmalar ve dönüşümlerle Halkın Kurtuluşu hareketine, oradan TDKP-İÖ sürecine ve 1980 başında TDKP’nin kuruluşuna kadar geldi.
Tam bir hareketin kendi tarihini yeniden kurduğu sırada 12 Eylül geldi.
Kadrolar tutuklandı.
Örgüt dağıtıldı.
İnsanlar yıllarca cezaevlerinde kaldı.
Sonra yıllar geçti.
İnsanlar cezaevlerinden çıktılar.
Ama dışarıda bıraktıkları hareket artık aynı hareket değildi.
İşte burada asıl soru başlıyor.
Bir hareketin insanları cezaevinden çıktığında, yalnızca kendileri mi değişmiş olur; yoksa onları bekleyen siyasal dünya da mı değişmiştir?
Çünkü artık 1980 öncesinin Türkiye’sinde yaşamıyorduk.
Örgütlenme biçimleri değişmişti.
Siyasal alan değişmişti.
Ekonomi değişmişti.
Toplum değişmişti.
Ve solun kendisine bakışı değişmişti.
TDKP geleneğinden gelen insanların daha sonra legal siyasete yönelmesi ve Emek Partisi’nin kuruluşu bu dönüşümün önemli aşamalarından biridir.
Burada legal parti kurmaya itiraz etmiyorum.
Mesele legal olmak değildir.
Mesele şudur:
Legal siyasete geçerken hangi düşünceler geride bırakıldı?
Leninizm mi?
Devrimci örgütlenme mi?
Silahlı mücadele perspektifi mi?
Yoksa bütün bir geçmiş mi?
İşte bu sorunun cevabı, 12 Eylül’ün yalnızca örgütleri değil, örgütlerin geleceğini de nasıl etkilediğini gösterir.
Aynı tarihsel damardan gelen insanlar zamanla birbirlerinin siyasal geçmişini ve yönelimini reddeden yapılara dönüştüler.
Öyle bir noktaya gelindi ki, aynı geçmişin insanları artık birbirlerini yalnızca “farklı düşünen solcular” olarak değil, karşı karşıya duran siyasal yapılar olarak görmeye başladılar.
İzmir 1 Mayıs’ında yaşananlar bunun ne kadar ağır bir noktaya ulaşabildiğini gösteren acı bir örnektir. Benim birebir yaşadığın bu olayda Halkın Kurtuluşu çevresi ile EMEP çevresinden gençler arasında çatışma yaşandı; İbrahim Kutluay daha sonra hayatını kaybetti. Olayın ölümle saldırı arasındaki nedensellik boyutu konusunda tarafların farklı açıklamaları oldu.
Ben burada mahkemenin yerine geçmiyorum.
Fakat başka bir şeyi sorguluyorum:
Bir zamanlar aynı devrimci tarihin içinden gelen insanların, işçi sınıfının birlik günü olan 1 Mayıs’ta birbirleriyle çatışacak kadar uzaklaşması bize ne söylüyor?
Bize solun yalnızca yenilmediğini söylüyor.
Parçalandığını da söylüyor.
Devrimci Yol’un yaşadığı süreçte de başka bir yara açıldı.
12 Eylül sonrasında yenilginin nedenleri üzerine yürütülen tartışmalar, zaman zaman önderlikler ve kadrolar arasında karşılıklı suçlamalara dönüştü.
Kim sorumluydu?
Kim hata yaptı?
Örgüt mü?
Önderlik mi?
Strateji mi?
Koşullar mı?
Bu soruların sorulması elbette gereklidir.
Ama yenilgiyi anlamaya dönük kolektif bir muhasebe yerine suçlama öne çıktığında, örgüt yalnızca dışarıdan gelen baskıyla değil, içeriden de çözülmeye başlar.
Böylece 12 Eylül’ün açtığı yara iki yerden büyür:
Bir taraftan devlet örgütleri dağıtır.
Öte taraftan yenilen hareketler kendi içlerinde parçalanırlar.
Sonra başka bir şey olur.
Parçalanmış solun bir bölümü yeniden siyaset yapmak için sistemin kabul ettiği kanallara yönelir.
Parlamento…
Seçim…
Yasal parti…
Sınırlı reformlar…
Ve giderek siyaset, iktidarı değiştirme iddiasından çok iktidara itiraz etme biçimine dönüşür.
İşte burada “ehlileşmiş sol” dediğim şey ortaya çıkar.
EHLİLEŞMİŞ SOL
Ehlileşmiş sol, iktidarla aynı düşünen sol değildir.
Tam tersine, iktidarı eleştirebilir.
Sert konuşabilir.
Miting yapabilir.
Seçime girebilir.
Parlamentoda muhalefet edebilir.
Ama sistemin temel ilişkilerine dokunmadığı sürece, sistem açısından yönetilebilir bir muhalefet olarak kalabilir.
Çünkü kapitalist sistemin her zaman sessiz bir topluma ihtiyacı yoktur.
Bazen konuşan bir topluma da ihtiyacı vardır.
İtiraz eden ama değiştiremeyen…
Kızan ama örgütleyemeyen…
Seçime giren ama toplumsal iktidar ilişkilerine dokunamayan…
Muhalefet eden ama alternatif bir toplumsal düzen fikrini yeniden kuramayan…
Bir sistem için bunlar tehdit olmaktan çıkabilir.
Burjuvazinin en büyük başarısı bazen muhalefeti yok etmek değildir.
Muhalefeti kendi sınırları içinde yaşatabilmektir.
Çünkü böylece insanlar “muhalefet var” diye düşünürken, sistemin kendisi değişmeden kalabilir.
Ben buna ehlileşmiş muhalefet diyorum.
Ve bu noktada solun kendisine sorması gereken soru çok ağırdır:
Biz gerçekten yenildik mi, yoksa yenilgimizin biçimi zamanla siyasal kimliğimizi mi değiştirdi?
Bu sorunun cevabı kolay değildir.
Çünkü cevap vermek için yalnızca iktidara bakmak yetmez.
Aynaya da bakmak gerekir.
12 Eylül’ün başarısı tam da burada ölçülebilir.
Bir tank sokağa çıktığında herkes tankı görür.
Ama yıllar sonra insanın kendi düşüncesini nasıl değiştirdiğini görmek daha zordur.
İşkenceyi hatırlarsınız.
Hapishaneyi hatırlarsınız.
Darağacını hatırlarsınız.
Ama yıllar sonra bir devrimcinin kendi geçmişindeki düşüncelerden neden uzaklaştığını anlamak daha zordur.
Çünkü orada artık cop görünmez.
Kelepçe görünmez.
Asker görünmez.
Devlet memuru görünmez.
Sadece insanın kendi sesi vardır.
İşte laboratuvarın en derin tarafı budur:
Dışarıdan zorla susturulan insan, bir süre sonra içeriden kendi kendini susturmayı öğrenebilir mi?
Asıl soru budur.
Ama deney hiçbir zaman kusursuz değildir.
Çünkü insan kobay değildir.
İnsan itiraz eder.
Hatırlar.
Unutur.
Yeniden hatırlar.
Bir gün yeniden sokağa çıkar.
Gezi bunun en güçlü örneklerinden biridir.
Gezi’de milyonlarca insan, yıllardır kendisine öğretilen bireyselliğin dışına çıktı.
Yan yana geldi.
Tanımadığı insanla dayanıştı.
Parkta, sokakta, meydanda yeniden kolektif bir hayat kurdu.
Bu yüzden Gezi yalnızca bir hükümet protestosu değildir.
Aynı zamanda 12 Eylül sonrasında yaratılmak istenen toplumsal tipe karşı bir itirazdır.
“Ben yalnız değilim” diyen bir toplum görüntüsüdür.
Fakat tarih burada da durmadı.
Kar yeniden yağdı.
Yeni yasalar geldi.
Yeni baskılar geldi.
Yeni ekonomik ilişkiler kuruldu.
Yeni siyasal dengeler oluştu.
Ve süreç başka bir biçimde devam etti.
Bugün Türkiye’nin Ortadoğu’ya doğru yeniden konumlanmasını da bu uzun tarihsel çizgiden bağımsız düşünemeyiz.
Türkiye artık yalnızca kendi sınırları içinde yaşayan bir ülke değil.
Enerji yollarının,
ticaret yollarının,
savaşların,
göç hareketlerinin,
bölgesel güç mücadelelerinin,
uluslararası sermayenin
ve Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği büyük bir coğrafyanın tam ortasında.
Bu nedenle Türkiye’nin dönüşümü yalnızca “iç politika” meselesi değildir.
Ekonomik bağımlılık ile jeopolitik konum birbirine bağlanır.
Sermayenin ihtiyaçları ile devletin dış politikası birbirine bağlanır.
İçeride kurulan düzen ile dışarıdaki bölgesel rol birbirine bağlanır.
Böylece 12 Eylül’den sonra başlayan kar yağışı, yalnızca içeride birikmiş olmaz.
Türkiye’nin dünyadaki yerini de değiştiren bir yamaçtan aşağı doğru iner.
Şimdi dönüp başlangıçtaki soruya yeniden bakalım.
12 Eylül sürüyor mu?
Eğer soruyu “12 Eylül’ün askeri yönetimi devam ediyor mu?” diye sorarsanız, elbette hayır.
Ama soruyu şöyle sorarsanız:
12 Eylül’ün açtığı ekonomik yolun sonuçları sürüyor mu?
Toplumun depolitizasyonunun izleri sürüyor mu?
Örgütlü emeğin zayıflatılmasının sonuçları sürüyor mu?
Toplumun bireyselleştirilmesinin sonuçları sürüyor mu?
Devrimci hafızanın parçalanmasının sonuçları sürüyor mu?
Solun önemli bir bölümünün kendi geçmişiyle kurduğu kopukluğun sonuçları sürüyor mu?
Muhalefetin sistemin sınırları içinde tutulmasının sonuçları sürüyor mu?
Türkiye’nin yeni bölgesel konumunun bu tarihsel dönüşümle bağlantısı sürüyor mu?
O zaman cevap çok daha farklıdır.
Evet.
12 Eylül bir tarih olarak bitmiştir.
Ama bir tarihsel süreç olarak bütün sonuçlarını tamamlamamıştır.
Çünkü bazı darbeler hükümetleri devirir.
Bazıları ise toplumun yönünü değiştirir.
12 Eylül’ü önemli yapan yalnızca ikinci olması değildir.
Asıl mesele, açtığı yolun yıllar boyunca farklı iktidarlar, farklı ekonomik politikalar, farklı siyasal aktörler ve hatta farklı muhalefet biçimleri tarafından yürünmüş olmasıdır.
Birileri yolu döşedi.
Birileri asfaltladı.
Birileri genişletti.
Birileri başka bir yola bağladı.
Ama yolun yönü değişmedi.
İşte bu yüzden 12 Eylül’e yalnızca geçmiş zamanla bakamıyorum.
Çünkü çığ hâlâ aşağı doğru hareket ediyor.
Ve bugün bizim yapmamız gereken, çığın altında kalıp kalmayacağımızı tartışmaktan önce, karın nerede birikmeye başladığını hatırlamaktır.
Laboratuvarın raporu önümüzde duruyor.
Adı toplum.
Kobay insan.
Deney ise hâlâ sürüyor.
Fakat deneyin sonucu henüz yazılmış değildir.
Çünkü insan, kendisine biçilen tarihin yalnızca nesnesi değildir.
Tarihin öznesi de olabilir.
13