Sosyalizmin Çöküşünden Sonra: Çelişkiler ve Savaşlar Dünyası

Hayati Uçar
381 views

“Tüm geçmiş toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir.”
— Karl Marx & Friedrich Engels

Sovyetler Birliği’nin yıkılışını ülkemizde nasıl hissettiğimizi hatırlıyor musunuz?
Ben iyi hatırlıyorum.
Mihail Gorbaçov,başlangıçta iyi niyetli bir Marksist-Leninist olsa da, sonradan sosyal demokrasiyi tercih etti. Glasnost ve perestroyka adıyla başlattığı ekonomik ve politik reformlar, Sovyetler’in yıkılmasının yolunu açtı.

Bu dönemi uzun uzun anlatacak değilim; merak eden tarihten okuyabilir.
Asıl anlatmak istediğim,Lenin’in önderliğindeki Sovyet devriminin dünya halklarına kazandırdığı sosyal hakların nasıl yok edildiği.

Sömürücü sınıfların nasıl özüne döndüğünü, arsız ve faşizan bir tavırla dünyayı nasıl cehenneme çevirdiğini anlatmak istiyorum.

Amacım sadece ülkemizin sorunlarını değil, dünya işçi sınıfının ve ezilen halkların ortak sorununu anlatmak.

Çünkü düşman aynıydı.

Dünya bir sabah uyandı; Sovyetler çökmüş, bayraklar indirilmişti. “Tarihin sonu geldi” dediler, kapitalizmin nihai zaferini kutladılar.
Ancak o gün,tarihin sonu değil, çok daha keskin ve acımasız bir dönemin başlangıcıydı. Çünkü sermayenin zincirleri kırılmamış, işçi sınıfının yaraları kapanmamıştı. Tam aksine, her şey daha da derinleşti ve acımasızlaştı. Gasp edilen her sosyal hak, bu yeni kölelik düzeninin çıngırağı oldu.

Sermayenin Sınırsız Saldırısı

Sosyalizmin yıkılışından sonra dünya, sermaye için sınırsız bir pazar haline getirildi. Washington’un dili, Londra’da, Brüksel’de ve Tokyo’da aynı yankıyı buldu. Neo-liberalizmin sloganı kısaydı ve ölümcüldü: “Devleti küçült, piyasayı büyüt.”

Fabrikalar bir bir satıldı. Demiryolları, madenler, hatta su kaynakları bile özelleştirildi. İşçi kapı dışarı edildi, köylü topraksız bırakıldı. Sosyal devletin geriye kalan kırıntıları da parçalandı. Artık emek, ucuz işgücü pazarında saatlik bir metadan ibaretti.

Kölelik döneminde bir insan bir kez satılırdı.
Bu yeni dönemde ise,kendini saat başı satmak isteyen işçiye dahi talep yoktu.

Bir yanda milyar dolarlık servetlere sahip CEO’lar, diğer yanda üç kuruşa çalışan, sosyal güvenceden yoksun işçiler…

Bu uçurum sadece rakamlara değil, sokaklara da yansıdı: göçmen kampları, evsizler ordusu, çöpte yiyecek arayan insanlar. Sermaye güçlendikçe, kendi gölgesi de büyüdü: Bu gölgenin adı öfke, direniş ve isyan ihtimaliydi.

Savaşın Yeni Yüzü: Emperyalizmin Kanlı Tiyatrosu

Soğuk Savaş bittiğinde kitlelere “barış çağı” vaat edilmişti. Oysa ilk bombalar Yugoslavya’nın göğünde patladı. Avrupa’nın ortasında halklar birbirine kırdırıldı, kentler yakıldı, pazar yerleri bombalandı.

Ardından sıra Ortadoğu’ya geldi: Irak, Afganistan, Libya, Suriye… Hepsinin hikâyesi aynıydı: “Özgürlük getiriyoruz,” “Demokrasi inşa ediyoruz.” Oysa özgürlük dedikleri petrol kuyularını işgal etmekti; demokrasi dedikleri ise kukla yönetimler kurmaktı.
Bugün bu ülkelerin petrol kaynakları,Batı emperyalizminin ortaklığıyla işletiliyor.

Dün “komünizm tehdidi” vardı, bugün ise kendi yarattıkları “terör tehdidi.” Korku, her zaman aynı işlevi gördü: savaşı meşrulaştırmak. Her savaş, ardında milyonlarca göçmen, yıkılmış şehirler ve parçalanmış umutlar bıraktı.

Emperyalizm bu katliamların üzerine bir perde çekti: televizyon ekranlarında “insani müdahale”, gazetelerde “medeniyet götürme” yalanları… Ama halklar gerçeği kanla öğrendi: Savaşların sebebi insan hakları değil, sermayenin doymak bilmez iştahıydı.

Halkların Susturulamadığı Yerler

Kapitalizm, halkları böldü, işçiyi işçiye kırdırdı. Batı’da sanayi işçileri işsizliğe ve güvencesizliğe itilirken, Asya ve Afrika’da ucuz işgücü üzerine kurulu yeni sömürü merkezleri yaratıldı. Ancak bu tablo sadece çaresizlik doğurmadı; aynı zamanda yeni direniş filizlerini de yeşertti.

Latin Amerika’da Caracas sokaklarında “Maduro!” diye haykıran kitleler, Bolivya dağlarında yeniden ayağa kalkan yerli halklar, Havana meydanında hâlâ gururla dalgalanan kızıl bayrak…

Ortadoğu’da Filistin’in taşında büyüyen öfke, Asya ve Hindistan’daki direnişçi halk hareketleri… Hepsi aynı gerçeğe işaret ediyor: “Sömürü olduğu yerde, direniş de vardır.”

Çünkü emekçilerin hafızası kolay silinmez. Zulüm ne kadar derinleşirse, direnç de o kadar kök salar.

Sosyalizmin dağılması burjuvaziyi cesaretlendirdi. Ancak sınıf çelişkilerini ortadan kaldırmadı; sadece onları daha çıplak, daha vahşi bir hale getirdi. Bugün dünyanın dört bir yanındaki savaşların, göçlerin, açlığın ve eşitsizliklerin ardında yatan aynı gerçek var: Kapitalizmin doymak bilmez iştahı.

Ve bu iştahı durduracak olan güç de yine aynı yerde saklı: işçinin yumruğunda, halkların ortak haykırışında. Çünkü dünya hâlâ bir kavşakta duruyor:

Ya sermayenin savaşları, ya halkların barışı.

“Ya sosyalizm, ya barbarlık.”
— Rosa Luxemburg

“Devrim olmadan kurtuluş yok; proletaryanın devrimci örgütlülüğü olmadan devrim yok.”
— Vladimir İlyiç Lenin