Geçmişte ve Günümüzde Üniversitelerimiz

Erdem Yücel
423 views

Toplumların gelişmesi, ülkelerdeki üniversitelerin bilgi düzeylerine ve öğretim üyelerinin bilgi birikimlerine bağlıdır. Yüksek düzeyde öğretim veren, bilgi üreten, bilimsel araştırmaları yayınlayan üniversitelerin ağırlığı ülkelerin öne çıkmasında en büyük etkendir.

Üniversitelinin görevi akılcı bilimsel bilgi üretmektedir. Bilimsel bilgi akademisyenleri geliştireceği kadar toplumun kültürünü etkileyecek, kamuya da yararlı olacaktır. Bütün bunların yanı sıra toplumlarda zaman zaman ortaya çıkan tıkanmalarda, onların önünü bilgiyle açmak gibi önemli bir görevi vardır. Bunu yapabilmek için her şeyden önce üniversiteler özgür olmalıdır. Ancak 1980 darbesinden sonra ortaya çıkan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK)  ile bağımsız üniversiteler merkezi bir sisteme bağlanmış, bu durum bazı sakıncaları beraberinde getirmiştir. YÖK’ün ne getirdiği ve ne götürdüğü çoğu kez tartışma konusu olmuş, ancak bir türlü çözüm üretilememiştir. Üniversitelerimiz ithal bilgiler toplamak yerine akılcı bilgi üreten kurumlar olmalıdır. Üniversitelerde bilimsel araştırma, inceleme, yayın ve eğitim eksikliği yerine getirilmelidir. Bunu yapabilmesi için de çeşitli baskılardan uzak olmak zorundadır.

Ne acıdır ki Anadolu’nun neredeyse bütün il ve ilçelerine yayılan üniversitelerimiz, geçmişteki bilgiden, öğretim üyelerinden ve eğitim sisteminden çok uzak kalmıştır. Bunun en baştaki nedenlerinden birisi de üniversitelerde yeterli sayıda donanımlı öğretim üyesi olmamasıdır.

Dünyadaki üniversitelerin başarı listelerinde, Türk üniversitelerini görmemek aydın kesimleri üzüyor; başka bir deyişle insanın içini acıtıyor. Ortadoğu Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi gibi bir zamanlar bilimsel ağırlığı olan üniversitelerimizin isimleri artık bu listelerde yer almıyor. Bizde hakkı olan değerleri bulamayan bazı akademisyenlerin, uzmanların ABD ve Batı ülkelerindeki başarılarını, bilimsel yayınlarını gördükçe elde olmadan neden bizde değil de dışarıda diye düşünüyoruz. Sonra da bunun sorumlusu kimler diye bir düşünceye kapılıyoruz. 1. Dünya Savaşı sonrasında yıkılan Almanya nasıl gelişecek diye imalı bir söz söyleyen ABD generaline bir Alman generali şu yanıtı vermişti:

“ Şehirlerimiz yıkıldı ama üniversitelerimiz ayakta.”

Üzerinde durulacak, ders alınacak bir söz…

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Atatürk’ün önderliğinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924) ile eğitime, ardından üniversitelerin kurulmasına, ders verecek öğretim üyelerine önem verilmiştir. Osmanlının son dönemlerinde Darülfünun-u Şahane, Mühendis Mekteb-i Âlisi, Hendese-i Mülkiye, Mekteb-i Tıbbiye ve Mekteb-i Harbiye gibi yüksek okullar bulunuyordu. Cumhuriyet döneminde bu okulların geliştirilmesi ve onlara yenilerinin eklenmesine öncelik verilmiştir.

Almanya’da 1933 yılında Nazilerin iktidarı ele geçirmesinden sonra ülkede Yahudilere karşı eylemler başlamış ve ırkçılık öne çıkmıştı. Böyle olunca Almanya ve Avusturya’daki bazı bilim adamları ülkelerini terk etmek zorunda kalmış, Türkiye onlara kucak açmıştı. Onların büyük bir kısmı Türkiye’ye gelmiş, üniversitelerimizin yeniden yapılanmasında,  kurulmasında büyük katkıları olmuştur. Bunların başında Clemens Holzmeister, Ernst Arnolt Egli, Bruno Taut, Guilio Mongeri, Thedor Jost, Rudolf Nissen, Wilhelm Liepman, Erich Frank, Alfred  Marchionini, Joseph Igersheimer, Julias Hırsch, Andreas Schwars Alfred Helibronn öncelikle akla gelen isimlerdir. Yine o dönemde Avrupa’daki üniversitelere Türk öğrenciler öğretim görmek üzere gönderilmiştir. Bu arada 1933 yılında üniversite reformu yapılarak Darülfünun-u Şahane feshedilerek yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bunu Ankara Üniversitesi’nin çeşitli fakülteleri izlemiş ve yabancı bilimsel kişiler buralarda görevlendirilmiştir. Bu arada çeşitli aşılar üreten, yurt dışına da gönderen Refik Saydam Hıfsısıhha Enstitüsü kurulmuştur. Bunu izleyen yıllarda üniversiteler öğretim üyeleri, laboratuvarları, kütüphaneleri ve bilimsel yayınlarıyla büyük atılım yapmıştır.

Aynı gelişim üniversite öncesi eğitiminde de görülmüştür. Nitekim bizim kuşaklar,  geçmişteki liselerin bugünün üniversitelerden çok daha iyi eğitim verdiğini söylerler. Bunu söyleyenlerin haklılık payları vardır. Bugün okutulmayan astronomi, cebir, geometri, felsefe, mantık, sosyoloji, Türk Edebiyatı, Batı Edebiyatı, kompozisyon dersleri görüyor, trigonometri hesapları yapıyorduk. Bu derslerin tuğla gibi kitapları vardı. Bizden öncekilere jeoloji dersleri de okutuluyormuş…

Günümüzde kaç üniversite ve yüksek okul olduğunu bilmiyorum. Televizyonlara bakıyorum, ahkâm kesen profesörden geçilmiyor. Çoğunluğu da ilahiyatçı! Kendi kendime düşünüyorum: bu akademik unvanlıların acaba kaçının bilimsel ağırlıklı kitapları veya makaleleri var diye… O unvanları almak için  hazırladıkları tezleri nasıl?

O tezleri kimler kabul etti?

Bilen var mı?

Başka bir deyişle, günümüz akademisyenlerinden kaçının makalesi batının bilimsel yayınlarında kaynak olarak gösteriliyor?

Basında ara sıra da olsa intihal haberlerini okuyoruz. Bu yönde suçlananların tezlerinin bir kez daha incelendiğini ise hiç sanmıyorum.

Üniversitelerde bilimsel ağırlıklı doktora tezleri yapılıyor. Bilimsel değeri olan bu eserleri üniversiteler neden yayınlamaz ve dosya olarak kalır?  Ona da akıl sır ermiyor.

Benim zamanımda doçentlik veya profesörlüğe yükseleceklerin basılmış eserleri olmaları istenirdi. Bu yönde çalışma yapanlar uğraş verirler, zaman harcarlardı. Eser ortaya çıkar; araştırmacı değil hakkı olan telifi almak, yayıncıya üstüne para vererek kitabını bastırabilirse sevinirdi!..

Yüksek öğrenimde böylesine bir karmaşa yaşanırken, deprem nedeniyle üniversitelerin kapatılıp online eğitime geçilmesi veya ders saatlerinin azaltılmasına karar verildi. Bence bu karar sorunlu olan eğitime darbe vurmaktan öteye gidemez.

Gerçek eğitim mi; yoksa ismi eğitim mi olacak?

Bir bilen varsa bunu açıklamalı…

Online eğitimden ders alacak öğrencilerin kaçının tableti veya akıllı telefonu var?

Üniversite bazılarının düşündüğü gibi orta öğretim değildir. Öğrencilerin kütüphaneden, laboratuvardan yararlanacağı bilim yuvaları olmalıdır. Özellikle bazı derslerde öğrenciler kesinlikle hocalarıyla yüz yüze öğrenim görmelidir. Hocasına anlamadığını sorar veya konunun anlatılanlar dışında derinleştirilmesini isterler. Kısacası bazı derslerin teorik olarak anlatılması yeterli olmaz.

Üniversitede ders verdiğim günlerde öğrencilerin derse olan ilgi süresini izlemiştim. En azından ilk yarım saat sonrasında öğrencinin dikkati dağılır; öyle olduğunu gördüğüm an derse biraz ara verir, sonra kaldığım yerden devam ederdim. Konum arkeoloji ve sanat tarihi olduğundan öğrencilerimle ekrana yansıttığım plan, yapı ve küçük sanat eserleri üzerinde tartışır, onların sorularını yanıtlardım. Ayrıca dersten önce konumla ilgili kaynakları tahtaya yazar, o eserler üzerinde konuşur ve kütüphanede o kitapları mutlaka görmelerini önerirdim.

Tıp, diş hekimliği, kimya, fizik, mimari, çeşitli dallardaki mühendislik gibi teknik ve bilimsel ağırlıklı derslerin online ile verilmesi olanaksızdır. Biz yaptık oluyor derseniz, o zaman uzmanlık ve bilim olmaz. Yalnızca dostlar alış verişte olsun denilir. Doktor, diş hekimi diploması verilenler hastasını tedavi edemez, mimarın veya mühendisin yaptığı bina çöker…

Birkaç ay önce Antalya’da özel bir hastanede check- up yaptırmış ve gözlerimi muayene ettirmiştim. Doktorlara muayene öncesinde nereden mezun olduğunu sordum ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi deyince kendimi içim rahat olarak onlara teslim ettim.

Üniversiteler bilim yuvaları olduğu kadar öğrencilerin sosyalleştiği kurumlardır. Özellikle öğrenciler yeni arkadaşlar edinir, çeşitli konularda sohbet ederek dünya ve toplumsal görüşlerini genişletirler.

Öğrencilik yıllarımda ders sonrası veya öncesinde arkadaşlarla kantinde, bahçede oturur günün olaylarını tartışırdık. Bu arada çeşitli siyasi dergi ve gazeteler üzerinde de konuştuğumuzu, tartıştığımızı hatırlıyorum. Hayata atıldığımızda, daha doğrusu gerçeklerle yüzleştiğimizde derslerimizin dışında bilgi ve görüşlerimizin ne kadar geliştiğini görmüştük.

Kısacası online ile üniversite eğitimi yeterli bir eğitim olmaktan çok uzaktır. Gençlere işe yaramaz diploma vermek de çözüm değildir. Üniversite mezunlarının iş bulamayışlarında yetersiz eğitimin büyük payı olduğunu sanıyorum.