CEPHE GERİSİ SAVAŞI PARTİZANLAR

Hayati Uçar
491 views

Kardan beyaz bir örtü, ağaçları, yolları, şoseyi örtmüştü. Yoldan tek tük geçen araç lastiklerinin ezdiği kar yüzünden, asfalt inceden siyah bir şerit gibi görünüyordu. Erimiş kar suları bu şeritten aşağıya doğru süzülerek akıyordu.
Birgün önce, gece ateşin etrafında toplanan, saldırıya katılacak partizan grubuyla detaylıca plan yapmıştık. Yolun tam viraj alan kısmına S şeklinde iki tarafı da delici özellikte çiviler sağlı sollu serpiştirilmiş, kamyon lastiklerinin patlaması için hazırlık yapılmıştı. Operasyonda her detay konuşulmuştu sadece küçük sürprizler yaşayabilirdik.
Yolun diğer tarafında eriyen kar sularıyla coşkun akan nehir, kamyonlardan inen askerlerin kaçış yönünü engelliyordu. Virajın karşısına makinalı bir silah ve bolca mermi bırakmıştık. Onun ustası Sten’di. Makinalı tüfek eli ayağı gibi bedeninin bir parçasıydı. Otuzlu yaşlardaydı ve savaştan önce duvar ustasıydı. Bir kızı, bir oğlu ve karısı uçakların bombardımanın da göçük altında kalmış, kurtarılamamıştı. Sten güçlü kuvvetli bir adamdı. Bir gece sarhoş iki subayı sopayla öldürüp partizana katılmıştı. Hangi silah çok düşman öldürür diye düşünmüş makinalıyı seçmiş ve onda kendini geliştirmişti.
Tepede yolu her açıdan gören Albert, Partizan komiseriydi. Gelecek düşmanı dürbünüyle izleyebileceği mevziden yola baktı. Tekrar tekrar olabilecek olumsuzlukları düşündü. Plan iyiydi, otuz kişilerdi. Kadın erkek ve üç tanede 13 yaşlarında çocuk vardı. Bunlar seri koşan çocuklardı, her türlü haberleşmede ve cephane yardımında önemli işler başarmışlardı. Mühimmat çatışma uzamazsa yeterdi, konvoy gelen bilgiye göre silah ve asker erzağı taşıyordu. Kamptaki yaşlıları ve bebekleri düşündü. Bir haftadır ormanın içinde gıda sıkıntısı vardı. Kimse belli etmiyordu fakat kampı yöneten komiserlerden biri olduğu için o bunu çok iyi biliyordu. Kamp sadece askeri bir kamp değildi, çevre kasabalardan gelen halkı katliamlardan korumak için bombardıman başlamadan ormandaki kamplarına getirmişlerdi. Çok kabalık bir kamp olmuştu. Bu kadar kişi olunca her kafadan bir ses çıkmaya başlamış, disiplin dibe vurmuştu. Neyse ki kamp sorumlusu komiser Sergey kısa sürede disiplini ele almış, kadınlar ve erkeklerin savaşabilecek olanlarını ayırmış, savaşmak istemeyenlere kampta görevler verilmişti. Kasabalar işgal edilmişti, işgal askerleri giriş ve çıkışları kontrol ediyor, partizanlarla iş birliği yapan kim varsa anında kurşuna diziliyordu.
Pusu kurulan yolun partizanların olduğu tarafı dik ve yüksek yamaçlardan oluşuyordu, tepelerden gelecek düşmanın karşılık vermesi çok zordu.
Düşman geri çekilebilir diye geldikleri yolun gerisinde kalan köprüye dinamit yerleştirilmişti ancak gerekmediği sürece havaya uçurulmayacaktı. Düşmanın savunma yapacağı yerler daha önceden tespit edilmiş, el bombalarıyla bubi tuzakları kurulmuştu.
Albert yanında duran çocuğu seslendi.
“Tobi mevzilerde ne durumdalar”
Tobi asker gibi dimdik durarak tekmil verdi
“Komiser yoldaş, herkes iyi düşmanı bekliyor”
Sten, operasyonu için yanlarına aldığı sırt çantasından iki küçük teneke reçel çıkardı, Tobi’ye uzattı.
“Bunları al arkadaşlarınla paylaş sizi sıcak tutar ateş yakamıyoruz” dedi.
Tobi burnundan akan sümüğü sağ kolunun üstüyle sildi ve konserveleri aldı.
“Sağol komiser komutan ben üşümüyorum” deyip mevziden çıktı.

Koşarak ezilmiş karların olduğu yolu takip etti. Geçtiği mevzilerde ikişerli üçerli guruplar sohbet ediyor, bir yandan da ellerine sıcak nefeslerini üflüyorlardı. Bir ağaç kütüğünün yanında çökmüş olan Alyoşa ve İshak, Tobi’yi görünce ayağa kalktılar. Tobi iki çocuğun yanına gelince durdu aynı yaşta olsalar da ishak boy olarak onlardan biraz kısaydı. Tobi konserveleri çıkarttı İshâk’a uzattı. Kendisi de Alyoşa ile paylaşmak için diğer konserveyi açmaya başladı. Bir yandan da sessizce arkadaşlarına;
“Çabuk bunları yiyelim her an gelebilirler” diyordu.
Ceplerinden kaşık çıkardılar ve ortaya koydukları reçeli kaşıklamaya başladılar.
Yanlarından geçen Sofia çocuklara baktı. Kırklı yaşlarda güçlü bir kadındı, elinde hafif makinalı Çekoslovakya ve İngiliz malı silahı “Bren” taşıyordu, gülümsedi.
“Çocuklar benim silahın mermilerini yanlış almışlar bana bu mermiden ne kadar varsa getirin” dedi
Elindeki mermiyi ilk kalkan İshak’a uzattı
“Ben hemen getiriyorum” diyerek elindeki kaşığı yalayarak cebine soktu, hızlıca koşarak mevzilerin içinde kayboldu.
Gece yarısı tipi başlamış kampta hazırlıklar tamamlanmıştı. Kamyonların saati belli olduğunda Sten ve Pavel yol güzergahını kontrol etmiş saldırı yerini tespit etmişlerdi.
Otuz kişi, yollardaki devriyelere fark edilmeden pusu yerine yerleşmeliydiler.
Tipi zaten yetmezmiş gibi teze olan kar yığınlarının üstüne yağarak iyice kalın bir kar tabakası oluşmasını sağlıyordu. Silahlar eşek ve katırların sırtlarına yüklenmişti, seçilen savaşçılar daha önce pusu savaşlarında görev almış kişilerdi. Üç keskin nişancıydılar ve bunlar “Gewehr 41″ kullanıyorlardı.
İki hafif makinalı ” Owen “, karabinalar ve tabancalarla donatılmıştı gurup.
Orman dik yamaçlardan oluşuyordu. Katrina, katırın yularından çekerek yavaş yavaş ilerliyordu, yirmili yaşlardaydı, yüzünü iyice örttüğünden nefes alması bile zorlaşıyordu. İki katır ve bir eşek, üç kadın tarafından çekiliyordu. Diğerleri de gençti Pualina, Katrina ve Maria… Üç kız da iyi anlaştıkları için bu görevi üstlenmişlerdi.
Maria kampa abisi ile katılmıştı. Abisi Niko ve Maria savaş başlamadan önce komünist gençler hareketinde örgütlenme çalışmaları yapıyorlardı. Annesi ve babası öğretmen ve komünist partiye üye olduklarından tutuklanmış hapishaneye atılmışlardı.
Niko ve Maria savaş başladığında örgütten gelen talimatlarla kırsala çekilmiş, buraya gelen birçok arkadaşıyla kampı kurmuşlar ve mücadeleye başlamışlardı.
Pualina işçi bir babanın kızıydı, annesi temizlik işlerine gider eve katkı sağlardı. Kızları okuyacaktı hayalleri buydu. Savaş başladığında babası bombalanan fabrikada demir yığınlarının altında kalmıştı. Annesi askerler tarafından götürülmüş bir daha da haber alınamamıştı. Okulda komünist arkadaşları ile birlikte partizan gurubuna katılmıştı.
Katrina fabrikalarda çalışırken direniş gurubuna katılmış, örgütlü mücadele için çalışmış, grevlerde aktif rol oynamıştı. Dağlık bir köyden gelmişti kasabaya.

Kafiledekiler hava aydınlanmaya yakın, planlanan bölgeye gelerek yerleşmişlerdi. Pavel tek tek mevzilere arkadaşlarını yerleştirirken tekrar uyarıyor nasıl davranmaları gerektiğini tekrarlıyordu.
Telsiz haberleşmeleri yoktu. İlk silah sesi duyulduğunda herkes ne yapacağını biliyordu.
En yüksek tepede Albert, yoldaşlarının işaretini bekliyordu. En uç mevziden kırmızı eşarbı sallayacak olan Pukacev yoldaşın “geliyorlar” işareti görünmüyordu.
“Acaba istihbarat yanlışlığı olabilir miydi?” diye söylendi içinden. Daha önce de bu tür aksilikler olmuştu. Saatine baktı bir aksilik olmazsa yüklemenin yapıldığı yerle burasının arası bir saat kadardı.
Pukacev yolu çok iyi görecek bir konumdaydı, önü en az beş yüz metre açıktı fakat bu saate kadar gelmesi gereken konvoy ortada görünmüyordu.
Pukacev karısını düşündü. Daha ilk işgal başlarken köyü ele geçiren bir albay ve emrindeki askerler, ne kadar kadın çocuk varsa kiliseye doldurup kapılarını kitleyip yakmışlardı. Erkekler kurşuna dizilmişti. İşi için yakın kasabada olduğundan o kurtulmuş, gece köyüne geldiğinde kimseyi canlı bulamamıştı. Bu sebepten her baskına gönüllü katılıyordu. Normalde hayatında kimseyi üzmemiş biriydi, herkese saygılı davranır elinden gelen yardımı yapardı. Bu yüzden komşuları Pukacev’i ve ailesini çok severdi.
Savaş onu çok değiştirmişti. O eski halini ve o eski dünyayı özlüyordu. Politik bir kişiliği yoktu. Komiserler teslim olanı öldürmeyin deseler de o yanık kilisenin içinde gördüklerini unutamıyordu.
Albert, terleyen kasketini çıkartıp saçlarını kaşırken yolda bir hareketlenme gördü. Kasketi kafasına geçirdi, dürbünü gözüne götürdü, buğulanmış dürbün camını sildi tekrar baktı.
Beş yüz metre ileriden konvoy ilerliyordu. Pukacev kırmızı eşarbı sallıyor gördüklerinden emin olmak istiyordu. Karların altında yaşayan tavşan gibiydiler tilkiyi görmüşlerde sessizleşmişlerdi.
Sofia, İshak’ın getirdiği mermileri şarjöre doldurmuş beş tane de hazır hale getirmişti. Silahın şarjörü üstten geçmeliydi, işareti oda almıştı silahını karların altında yaptığı mevzi deliğine soktu. Nişangahtan yol hizasına, arabaların geleceği noktaya bakmaya başladı.

Devam Edecek…