MÜLKİYET DÜŞMANI İLYAS KARAMEŞE VE ANILARI 6/ BELKISI FURDULAR, AH KANADIMI KIRDILAR.

Murat Bulut
813 views

Belkısı furdular!

Ah kanadımı kırdılar.

Kulübemde uzanıyordum, tavanı kırık tahtalardan oluşan koca bir delikten göz göze geldiğimiz gökyüzüne bakıyordum. Bir derdim var gökyüzüyle ve bir alacağım. Belkıs yoktu artık ve ben hep onu yaşadığım sürece buradan izleyecektim. Düşünüyor ve konuşuyordum karanlıklara bakarak.

Kötülük, iyiliğin yaşam amacı diyebilirsiniz. Hüküm vermek benim en son tercihim. Ama sessiz isyanlar ve bağırmadan, çağırmadan, karanlıkları kanatmam sadece benimle ilgilidir. Benim düş kırıklığımla. Balçıklarıyla mutlu olan ve ondan kendini inşa edene akıl ermez, bilirim. Katletmek için yaratılmışlardır.  

Vurdular seni defalarca.  Tekrarladılar, alçakça. Belkıs’ı defalarca vurdular, o bir kere öldü ama öncesinde defalarca vurgun yedi ölümden beterdi.   Cinayetlerden nefret ederdi. Defalarca cinayete kurban gitti. Ölüm bir kere olur,  cinayet defalarca işlenir.

 Ama ben gerçeği görmüş ve anlamıştım. Aşkı Tanrılar belirler, anladım. O şimdi hangi zahirin ardına saklandı ve sırlandı, onu bilmem işte. O’nun ışığının yansıması bazen bir ateş olur, bazen bir yıldız, bazen sazlıkların arasına dalan bir rüzgâr. Ondan başkası olmaz, bu gözüken ve hissedilen evrende her şey. Onu da anladım.  Haşa, hiç ışığa karşı çıkmamıştım ki, zaten.  Korkarım böyle bencilce anlamdan, uzak cahilce mutlu yaşantıdan. Gece, yıldızım şahidim olsun, anlamaya çalıştım. Farkına varınca, ben güzeli buldum. Bu güzelliği anlatamam, ama görüyorum,  masmavi bir denizin ortasında mor kuşaklı bir sandalı ve üzerindeki fırtına kuşunu.  Köpüklü denizlerle çok yakında bulaşacaklar, hele bir rüzgâr esmeye başlasın, fırtına ardından.

Ah yaralarım kanıyor, onsuz bu dünya gurbet bana, vazgeçtim doğan günün ışığından, gülümseyen nardan, sisler içindeki büyülü ormanlardan ve sessizce akan derelerden. Kuşlar ötmüyor ve ben yine acılar karşısında itibar yoksunuyum. Kalbim, aklımı kemiriyor.  Bu dünyanın soytarıları dalga geçiyor kralıyla. Soytarılar Kral’ını defalarca öldür ürüyor. Cinayeti işliyorlar sessiz ve gizlice, derin ve korkakça. Görkemli bir ölüm olmuyor. Oysa biz, bir gülün içinde sarılmıştık birbirimize. Bu durumda nasıl aklımın rehberliğine güvenebilirim. Soytarımın ardından gidiyorum. Vuracaklar beni,  söğüdün kenarında, yıldızların altında, dağ başlarında, uçsuz bucaksız tarlaların yeşilinde. Dostlar beni taşlayabilir, kendi derdime düştüm diye. Ama  Belkıs’ı vurdular. Çaresi yok. Daha öncede vurmuşlardı. Cinayeti defalarca işlediler. Ama büyük cinayete şimdi yeltendiler. Acılarım yaralarımda saklı. Ona sarılıyorum. Dile kolay bu acı. Beni de vurabilirler. Vursunlar.  Belkıs’ı vuranlar beni de vursa,  ah dersem namerdim. Onun acısı benden kopuk değil ki. Acıları saklamak bencilcedir. Buna da  tüm yıldızlar şahit  olsun. Ağlamaktan vazgeçmedi gönlüm. Soytarı gönlüm, öldürüyor aklımı.

 Bende onun gibi bir ışığın yansımasıydım. Evet gerçeğin suretini yansıtamamış olanlara sesleniyorum ama cevabını bilmiyorum, yine de diyorum ki “insanoğlu, belki, bir umut içindeki nefesin farkına varır.” Ama korkuyorum kızgın kara bulutlardan, olmayacak gibi duruyor. Kış mevsimi bütün haşmetiyle çöküyor. Beni zemheride baş başa bırakan bu karmaşık, bu soğuk ve iç içe geçmiş sınır telleri. Vuranlarda, vurulanlarda aynı göğün altında. Kimin hakkı bu dünya, onu da bilmiyorum. İstemez miydim? İsterdim vallahi bende yârimi sarmayı.  İsterdim, çekip gitmeyi birlikte kainatın gizli bir kuytusuna ve  “seni seviyorum”  demeyi,  o tılsımlı kelimeyi  sığdırarak bir an içine. Hoyratça harcamadan bir kere daha söylemek isterdim. Tüm arzularım bu kelimenin içine sığarken, bütün gecelerin sabahı gönlümde olurdu. Sessizce ve gizli olsun isterdim. Kimse bilmesin ve duymasın isterdim. Şimdi avazım çıktığı kadar bağırabilirim. Tüm can alıcıları çağırıyorum. Açığa çıkartarak ten kafesinden kalbimi, bu buz kesmiş havada, bu ayazda, kuzgunlara yedireceğim, kendi ellerimle.

Yazgılara karışamam, mana âleminin yolcusu derdindeyim, kim yazdıysa yazdı. Bu dert beyhude ömrümü kutsuyor. Aşkımı hatırlatıyor ermişlik diyarında. O yüzden sevemedim bu dünyanın bayramlarını. Kederin değil, hüznün bayrağını taşıyacağım sonsuza kadar. Hüznüm sarılıdır mutluluğa, sarmaş dolaş olmuştur. Ey kederin derdine düşen,  ben o derde düşmeden tozlu yollarda buldum sararmış sonbahar yapraklarını. Çekip giderken bu dünyanın saklı gerçeklerini ardımda bırakacağım.

Şimdi yârim yıldızlara bakıyordur, belki de şimdiden karışmıştır onlara. Raks ediyordur sonsuz boşlukta. Mevlam bilir bunu. Ölmeden de onu orada düşünmüştüm zaten.  Cesurca değil, ardı sıra gidememem, bilirim. Dedim ya onsuz yaşam bana sıla. Sıla bana şiirsiz yaşam. Renksiz, kokusuz. O yüzden darağacına gizlice vurgunum aslında ben. Ama yine de burada kalacağım, bu kulübede, tam ortasında yerle göğün. Anlatamazsınız bana durmayan zamanı.  Büyülü an içinde duran zamanı düşlüyorum. O zamanın kayığına bineceğim bir gün elbet.  Kıpırdamadan kayığın içinde, karanlık gecelerde sonsuzluğa akan hırçın derenin üstünde sessiz kalacağım. Bakarken gökyüzüne vedasız giden son bakışlarını göreceğim. Yalvarmıştım ona giderken “bir elvedanı eksik etme” diye. Ama Tanrıların kayığına bindi. Bıraktı kendini. Yazgılara boyun eğdi.

Böyle diyorum ya; Onu vurduklarını ben bilirim. Bazen de “sessiz kalayım” diyorum. Kimseye sormaya gerek yok. “Şimdi bağırsam avaz avaz ne olur,  duyursam tüm âleme, ne olur” diyorum. “Haşin kılıçlarıyla böğrümü delseler ne olur. Ruhum azat olmadıkça ten kafesinin ne önemi olur, kırılmış ya da kırılmamış ne fark eder.”  Yok boşuna, hem de boşu boşuna,  ruhum özgür olmalı. Ah ne yazık ki balçıklar her yanımızda.  Hazırım aslında canımdan vazgeçmeye. Ama korkaklığım tutuyor beni.  Aslında bir korkağım ben. Ehli keyif düş tutkunu. Söylemiyorum. Çünkü söyleyemiyorum.  Her gün cinayete kurban gidiyorum. Ölümden uzak duruyorum. Cinayete razı oluyorum. Seçimime bir bakın hele.  Dönemem ben bu ödlekliğimden. İnanır mısınız bazen de mutlu oluyorum. Çiçeklerle döşenmiş İpek yolları hayalimde. Onları düşlüyorum. Hayalimde yaşıyor, mutlu oluyorum. Gidemiyorum. Koca koca dikenler batsa da her yanıma ben arsızca ve umarsızca Araf’ta bir yerde mutluluktan çıldırıyorum. Ne bendeyim ne o yerde. Düşler içindeyim sadece. Mücadele etmek varken bu dünyada, oturmuşum söğüt ağacının altında, düşler ülkesindeki onu düşünmek derdindeyim. Kaçmalar mutluktur aslında. Ben Araf’ın daimi konuğuyum. Hayaller gerçeklerden daha kusursuzdur. Kusursuz hayallere aşığım ben. Gitmeyeceğim yelkenleri doldurarak o uzak ülkeye,  burada kalacağım, Araf’ta, hep onu düşüneceğim. İçinde en sevdiğim yaşıyor. Dünyadan kopuğum ne de olsa. Dedim ya  gitmek derdinde değilim,  kalmak derdinde ise hiç değilim. O büyüyü bozmak istemiyorum, giderek sevdiğim ülkeye. Kavuşmayı her gece her an yaşarken bir kerenin azlığına razı olamam. Bırakın beni altın yapraklı söğüt ağacının altında, bir derenin kenarında. Bırakın beni gönlüm karanlık gökyüzünde, parlayan yıldızlar ışığının büyüsünde. Bırakın beni en ıssız kuytularda. Lütfen gölgelerinizi de çekin. Gurbet içimde benim.

Fotoğraf: Arif Kılıç