Fransa’da lise öğrencilerinin sokaklara taşan protestoları, ilk bakışta eğitim sisteminin aksaklıklarına karşı yükselen bir tepki gibi görünebilir. Oysa kalabalık sınıfların, öğretmen eksikliğinin, yetersiz okul koşullarının ve geleceğe ilişkin belirsizliklerin arkasında çok daha derin bir mesele yatıyor: sınıfsal eşitsizlik. Çünkü eğitim, toplumdaki bütün çocuklara aynı kapıyı açıyor gibi görünse de o kapıdan herkes aynı koşullarda geçmiyor. Bir çocuğun hayata hangi imkânlarla başlayacağı, çoğu zaman ailesinin ekonomik gücüyle belirleniyor. Fransa’daki gençlerin itirazını anlamak için de okul duvarlarının ötesine, toplumun sınıfsal yapısına bakmak gerekiyor.
Eğitimde eşitsizlik, çocuklar daha okul sıralarındayken başlıyor. Ekonomik olanaklarıy geniş ailelerin çocukları, daha iyi eğitim kaynaklarına, özel derslere, kitaplara ve kendilerini geliştirebilecekleri çeşitli imkânlara ulaşabilirken işçi sınıfının çocukları çoğu zaman çok daha sınırlı koşullarda eğitim görüyor. Bir öğrencinin sessiz bir odada ders çalışabilmesi, ihtiyaç duyduğu kaynakları satın alabilmesi veya sınavlara hazırlanırken ailesinin maddi desteğine güvenebilmesi bile önemli bir ayrıcalık. Dolayısıyla aynı sınava giren iki öğrencinin önüne aynı soruların konulması, onların eşit koşullarda yarıştığı anlamına gelmiyor. Başlangıç çizgileri farklı olan çocuklardan aynı sonuçları beklemek, eşitsizliği ortadan kaldırmak yerine onu başarı ve başarısızlık kavramlarının arkasına gizleyebiliyor.
Kalabalık sınıflar ve öğretmen eksikliği de bu eşitsizliğin somutlaştığı alanlardan biri. Bir öğretmenin onlarca öğrenciyle aynı anda ilgilenmeye çalıştığı, bireysel ihtiyaçlara yeterince zaman ayıramadığı bir eğitim ortamında öğrenme süreci kaçınılmaz olarak zorlaşıyor. Öğretmenlerin üzerindeki iş yükü artarken öğrencilerin sorularına, eksiklerine ve öğrenme güçlüklerine ayrılabilen zaman azalıyor. Üstelik sorun yalnızca öğretmen sayısıyla sınırlı değil; okul binalarının fiziksel koşulları, eğitim materyallerine erişim ve rehberlik hizmetlerinin yeterliliği de bu tablonun parçaları. Öğretmenlerin kişisel çabası, kamusal kaynaklardaki eksiklikleri sonsuza kadar telafi edemez. Nitekim OECD’nin PISA 2022 verilerinde, Fransa’daki öğrencilerin yüzde 67’sinin okul yöneticileri tarafından öğretmen eksikliğinin eğitimi aksattığı belirtilen okullarda bulunduğu görülüyor.
Burada öğretmenleri, öğrencileri ya da aileleri karşı karşıya getirmek yerine, bütün bu kesimlerin içinde bulunduğu koşulları sorgulamak gerekiyor. Öğretmenler daha ağır bir iş yükü altında çalışırken öğrenciler nitelikli eğitim alma hakkını tam olarak kullanamıyor; aileler ise çocuklarının geleceği konusunda giderek daha fazla kaygı duyuyor. Kamu eğitiminin güçlendirilmesi, yalnızca öğrencilere yapılmış bir yatırım değildir; aynı zamanda öğretmenlerin çalışma koşullarına, toplumun geleceğine ve toplumsal adalete yapılan bir yatırımdır. Eğitim sisteminin sorunlarını bireysel çabalarla açıklamak, kamusal sorumluluğun görünmez hâle gelmesine neden olur. Asıl soru, öğretmenlerin ve öğrencilerin neden daha fazla çaba göstermediği değil, onların sağlıklı bir eğitim ortamında bulunabilmesi için hangi koşulların sağlandığıdır.
Eşitsizlik, üniversiteye geçiş aşamasında da kendisini gösteriyor. Fransa’daki Parcoursup sistemi üzerinden yürüyen yükseköğretime yerleşme süreci, öğrencilerin gelecek planları ve eğitim olanaklarına erişimleri konusunda tartışmaların odağında bulunuyor. Öğrencilerin eleştirilerinden biri, akademik değerlendirmelerin farklı koşullarda elde edilmiş sonuçları karşılaştırması ve bu nedenle fırsat eşitsizliklerini yeterince hesaba katmaması. Öğretmen eksikliği yaşanan, eğitim kaynakları sınırlı bir okulda öğrenim gören öğrenciyle daha donanımlı koşullarda eğitim alan öğrencinin notlarını karşılaştırmak, aralarındaki bütün farkları açıklamaya yetmez. Çünkü notlar yalnızca bireysel yeteneğin ve emeğin değil, öğrencinin içinde bulunduğu koşulların da izlerini taşır. Seçme ve yerleştirme sistemlerinin adil olabilmesi, başarıyı ölçmenin yanında öğrencilerin hangi koşullarda o başarıya ulaşmaya çalıştığını da dikkate almasını gerektirir.
Meselenin bir başka boyutu da gençlerin gelecek kaygısıdır. Gençlere yıllardır çok çalışmaları, iyi bir eğitim almaları ve başarılı olmaları hâlinde daha iyi bir yaşam kurabilecekleri söyleniyor. Ancak eğitim sürecinde karşılaşılan engeller, ardından gelen ekonomik belirsizlikler ve toplumsal eşitsizlikler, bu vaadin herkes için aynı ölçüde geçerli olmadığını gösteriyor. Bir diploma, tek başına güvenceli bir işe, insanca yaşamaya yetecek bir gelire veya toplumsal hareketlilik imkânına dönüşmeyebiliyor. Böylece gençlerden geleceklerini inşa etmeleri istenirken o geleceği kurabilecekleri maddi ve toplumsal koşulların ne ölçüde sağlandığı sorusu geri planda kalıyor. Bu durum, gençlerin yalnızca okullarına değil, kendilerine sunulan gelecek tasavvuruna da eleştirel yaklaşmalarına yol açabiliyor.
Bütün bunları sınıfsal bir çerçevede değerlendirmek, her öğrencinin yaşadığı sorunu yalnızca ailesinin gelirine indirgemek anlamına gelmez. Okullar arasındaki kaynak farklılıkları, yaşanılan bölge, ailenin eğitim olanakları, toplumsal çevre ve kamu hizmetlerine erişim birbiriyle bağlantılı etkenlerdir. OECD’nin PISA 2022 sonuçlarında Fransa’da sosyoekonomik açıdan en avantajlı öğrencilerle en dezavantajlı öğrenciler arasında matematik başarısı bakımından 113 puanlık fark bulunması, bu ilişkinin ölçülebilir boyutunu ortaya koyuyor. Bu veri, her öğrencinin geleceğinin önceden belirlendiği anlamına gelmez; ancak toplumsal koşulların eğitim sonuçları üzerindeki etkisinin göz ardı edilemeyeceğini gösterir. Eğitim, eşitsizlikleri azaltabilecek güçlü bir kamusal araç olabilir. Fakat bunun için yalnızca herkesi okula göndermek değil, çocukların eğitim sürecinde karşılaştıkları farklı engelleri de ortadan kaldırmak gerekir.
Fransa’daki protestoların bütün taleplerini tek bir başlık altında toplamak mümkün değil. Öğrencilerin ders programlarına, okul binalarına, öğretmen eksikliğine ve üniversiteye geçiş sürecine ilişkin farklı itirazları bulunuyor. Eylemlerin bazı yerlerde şiddet olaylarına dönüşmesi de hareketin kendi içindeki farklılıkların ve toplumsal gerilimlerin ayrıca değerlendirilmesini gerektiriyor. Ancak protestoların ortaya koyduğu temel sorulardan biri açık: Gençlerin eğitim hakkı, yalnızca kâğıt üzerinde tanınmış bir hak olarak mı kalacak, yoksa bu hakkın gerçekten kullanılabilmesi için gerekli koşullar sağlanacak mı? Gençleri dinlemek, taleplerini ciddiye almak ve sorunları somut politikalarla çözmek, eğitim kurumlarının işleyişini korumak kadar önemlidir. Çünkü okullar yalnızca bilgi aktarılan yerler değil, gençlerin toplumla kurdukları ilişkinin de biçimlendiği alanlardır.
Fransa’daki lise protestoları, bu nedenle yalnızca okullarda yaşanan sorunların değil, daha geniş bir toplumsal meselenin de tartışılmasını gerektiriyor. Eğitimde eşitlik, herkese aynı kuralları uygulamakla değil, herkesin nitelikli eğitime erişebilmesini sağlayacak koşulları yaratmakla mümkündür. Bunun yolu öğretmen açığını gidermekten kamusal eğitimi güçlendirmeye, dezavantajlı okullara daha fazla kaynak ayırmaktan gençlerin gelecek kaygılarını ciddiye almaya kadar uzanıyor. Bir toplum, çocuklarına sunduğu eğitim olanaklarıyla geleceğini de biçimlendirir. Eğer eğitim, toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşürse, bunun sonuçları yalnızca sınıflarda değil, toplumun bütününde hissedilir. Gençlerin itirazını anlamak, bu nedenle yalnızca onların sesini duymak değil, o sesi ortaya çıkaran koşulları değiştirmeyi de göze almaktır. Çünkü eğitimde fırsat eşitliği, sınıfsal eşitsizlikleri görmezden gelerek değil, onların karşısına somut ve kamusal çözümler koyarak kurulabilir.
