Bu yazı bir reddiye değil.
Bir öfke metni hiç değil.
Bu, uzun süredir içimde biriken bir hesaplaşma.
Abdullah Öcalan’ın son dönem yazıları, Türkiye solunda büyük bir ilgi gördü.
Marksizm’le mesafe, devletten kopuş, demokratik modernite, ahlaki-politik toplum…
Bütün bunlar “yeni” ve “cesur” diye alkışlandı.
Ama mesele şu:
Bir düşünce alkışlanıyorsa, önce neresinin rahatlatıcı olduğuna bakmak gerekir.
Marksizm’in Doğruları ve Kırıldığı Yer
Marksizm’in en büyük doğrusu şuydu:
Toplumun temel çelişkisi sınıflar arasındadır.
Devlet, hukuk, ideoloji, ahlak…
Bunların hepsi bu temel çelişkinin ürünüdür.
Öcalan’ın yaptığı ilk kırılma burada başlar.
Sınıf çelişkisini alır; yanına devleti, erkekliği, uygarlığı, zihniyeti koyar.
Hepsini eşitler.
Ama hayat eşit değildir.
Bazı çelişkiler belirleyicidir, bazıları türev.
Marksizm ayağı işaret ederdi.
Öcalan masayı yataylaştırdı.
Diyalektiğin Ahlaka Bağlanması
Marksizm der ki:
Bilinç, maddi yaşamdan doğar.
Öcalan ise son yazılarında giderek şuraya yaslanır:
Ahlaki-politik toplum, etik bilinç, zihniyet dönüşümü.
Bu bir geri kaymadır.
Sömürü yapısal olmaktan çıkıp,
ahlaki bir bozulma gibi anlatılmaya başlar.
Marksizm için bu kabul edilemez bir kopuştur.
Devlet Eleştirisi: Doğru Tespit, Yanlış Temel
Öcalan devleti sert biçimde eleştirir.
Bunda haklıdır.
Ama devleti sınıftan kopardığı anda,
baskının nedenini değil sadece görüntüsünü konuşur.
Devlet kötüdür çünkü sınıflıdır.
Sınıf çözülmeden devlet çözülmez.
Bu bağ koparıldığında, devlet tarihsiz bir canavara dönüşür.
Kapitalizm: Sistem mi, Uygarlık mı?
Marksizm kapitalizmi tarihsel bir üretim tarzı olarak ele alır.
Çelişkileri maddidir.
Öcalan kapitalizmi “kapitalist modernite” diye tarif eder.
Bu dil, kapitalizmi soyutlaştırır.
Kapitalizm kasada durur.
Zihinde değil.
Zihniyeti değiştirmeden önce kasaya dokunmak gerekir.
Kadın Meselesi: Güçlü Sezgi, Zayıf Zemin
Öcalan kadın özgürlüğünü merkeze alır.
Bu önemlidir.
Ama üretim ilişkilerinden koparıldığında,
özgürlük etik bir çağrıya dönüşür.
Mülkiyet yerinde duruyorsa,
özgürlük yarımdır.
Pratikle Çelişen Teori
Yataylık, komün, özyönetim…
Söylem budur.
Ama pratikte merkezilik, disiplin ve hiyerarşi vardır.
Marksizm buna tek kelime söyler:
Çelişki.
Bu Kopuş Neden Yaşandı?
Bu kopuş teorik bir atılım değil,
yenilginin yarattığı zorunlu bir yön değişikliğidir.
Reel sosyalizm çöktü.
Kürt meselesi Marksizm’e dar geldi.
Silahlı mücadele devleti yeniden üretti.
İmralı yeni bir dil zorladı.
Ama bu dil, Marksizm’i aşmadı.
Onun etrafında dolandı.
Türkiye Solu Neden Alkışladı?
Bu kopuş alkışlandı çünkü işlevseldi.
Ve Türkiye solu, işine gelen teoriyi her zaman sever.
Burada isim vererek konuşmak gerekiyor.
90’lardan itibaren kendini hâlâ Marksist diye tanımlayan ama Marksizm’le bağı fiilen kopmuş çevreler eski TKP geleneği içinden çıkanlar, akademik sol, dergi solculuğu, konferans sosyalistleri bu kopuşu büyük bir rahatlamayla karşıladı.
Çünkü sınıf konuşmak zorunda kalmıyorlardı artık.
Emek–sermaye ilişkisi yerine kültür konuşmak, kimlik konuşmak, ahlak konuşmak çok daha risksizdi.
Örgüt dediğin şey onların hayatında çoktan bitmişti.
Ama söylem hâlâ sol kalmalıydı.
Öcalan’ın dili tam bu boşluğa oturdu.
Bir diğer alkışçı damar, 12 Eylül’den sonra devrim fikriyle bağını koparmış ama bunu itiraf edememiş kuşaktı.
Bu kuşak için “demokratik modernite”, devrimden daha masum bir kelimeydi.
Daha az bedel, daha az risk, daha az kopuş istiyordu.
Bir de Kürt hareketinin gerçek bedel ödemiş meşruiyeti vardı.
Türkiye solu bu meşruiyetin arkasına sığınarak kendi zayıflığını gizledi.
Alkışın en kirli tarafı da buradaydı.
Bu kopuş, Türkiye solunun kendi örgüt kültürünü, erkekliğini, hiyerarşisini, halka yukarıdan bakışını sorgulamasını gerektirmedi.
Suç devletteydi, uygarlıkta, modernitedeydi.
Yani her yerdeydi ama solun kendisinde değildi.
Belki de söylenecek son söz
Öcalan Marksizm’i aşmadı.
Marksizm’den uzaklaştı.
Ama Türkiye solu bu uzaklaşmayı ilerleme diye sundu.
Çünkü geri dönüp kendine bakacak cesareti yoktu.
Bugün hâlâ aynı yerde duruyoruz.
Sınıf konuşmaktan kaçan,
iktidarı isteyen ama iktidarla yüzleşmeyen,
ahlaki üstünlükle siyasal güç arasındaki farkı anlayamayan bir sol.
Marksizm’in en rahatsız edici cümlesi hâlâ geçerli:
İnsanlar tarihi yapar ama seçtikleri koşullar altında değil.
Türkiye solu bu cümleyi sevmedi.
Çünkü o koşullarla yüzleşmek, konforu bozar.
Sorun bir düşüncede değil.
Sorun, o düşüncenin gerektirdiği bedeli ödemeye yanaşmayanlarda.
