Giriş: Yeni Paradigma Masalı
Bu hikâye bir “entelektüel dönüşüm” hikâyesi değildir. Bir aydınlanma, bir fikir sıçraması, bir vicdan muhasebesi hiç değildir. Bu, doğrudan doğruya bir toplum mühendisliği hikâyesidir. 1999 sonrası İmralı’da üretilen kavramlar — Demokratik Konfederalizm, Demokratik Cumhuriyet, Medine Vesikası — bir düşünürün yalnız başına vardığı sonuçlar değil; devlet aklıyla, istihbarat koridorlarıyla, küresel dengelerle uyumlu biçimde yoğrulmuş kontrollü kavramlardır.
Amaç açıktır: Kürt halkının biriken tarihsel enerjisini özgürlük hattına taşımak değil; onu iki zıt ideolojik uç arasında parçalayarak etkisizleştirmek. Batı’ya dönük liberal-sol bir vitrin, Doğu’ya dönük dinsel-muhafazakâr bir maske… İki yüzlü değil; tek merkezden yönetilen, çift dilli bir strateji.
Ortaya çıkan şey şudur: Ne ulusal irade vardır ne sınıfsal hat. Vardır ama bastırılmıştır. Yerine, devlete çarpınca dağılan yumuşak bir kimlik köpüğü bırakılmıştır.
Batı’ya Başka, Doğu’ya Başka: Çift Dilli İktidar
Bu projenin omurgası, ideolojik tutarlılık değil işlevselliktir. Kime konuştuğunu bilen, neyi gizleyip neyi parlatacağını hesaplayan bir siyaset dili.
Batı’ya anlatılan hikâye nettir: Sekülerlik, kadın özgürlüğü, ekoloji, yerel demokrasi. Jineoloji gibi kavramlarla süslenmiş, Marksist geçmişi silinmiş, steril bir “Ortadoğu solu”. Bu dil, Avrupa akademyasının, ABD stratejisinin ve liberal vicdanın hoşuna gidecek şekilde ayarlanmıştır. “Bakın” denmiştir, “IŞİD’e karşı tek seküler güç biziz.”
Doğu’ya anlatılan ise bambaşka bir masaldır. Medine Vesikası çıkarılır sandıktan. Peygamber referansı yapılır. İslam kardeşliği, ümmet vurgusu, ortak geçmiş… Seküler bir proje, dini ambalajla sunulur. Amaç, dindar Kürt halkının zihnindeki şüpheyi bastırmak, “bunlar dinsiz” algısını kırmak değil; daha fazlası: Halkı siyasal talepten koparıp manevi sabra ikna etmektir.
Bu bir çelişki değildir. Bu, planlı bir bölüştürmedir.
Solun Aparatlaşması: Taşıyıcı Kadrolar
Bu mühendisliğin en ustaca kısmı, Kürt ve Türk sosyalistlerinin sürece nasıl dahil edildiğidir. Kimseye zorla bir şey yaptırılmamıştır. Herkes, kendi iyi niyetiyle, kendi “tarihsel rol” hayaliyle taşın altına elini sokmuştur.
Türk solu, yıllardır zaten kendi toprağından koparılmıştı. Sınıf siyaseti yerine kimlik kırıntılarıyla oyalanan, yerel halkla bağını yitirmiş bir yapı… “Halkların kardeşliği” sloganı, bu kopuşun üzerini örten güzel bir örtü oldu. Ekoloji, toplumsal cinsiyet, kültürel haklar konuşuldu; sermaye, devlet, sınıf konuşulmadı.
Bu sol, bir süre sonra şunu yaptı: Örgütün karanlık ilişkilerini, şiddet pratiklerini, devletle girilen örtük pazarlıkları özgürlük diliyle akladı. Batı’ya tercüman oldu. Akademiye, medyaya, STK’lara köprü kurdu. Sonuçta ortaya çıkan şey, devlete muhalif görünen ama devleti zorlamayan, hatta onun işine yarayan zararsız bir muhalefet alanıydı.
1980’den İmralı’ya: Ehlileştirme Hikâyesi
Bu sürecin bir tarihi vardır. 1980’lerde, Kürt sahasında gerçek bir radikalizm vardı. Bedeli ağırdı ama iradesi sertti. O dönem PKK, diğer tüm Kürt sosyalist damarları tasfiye ederek alanı tekeline aldı. Sonra yavaş yavaş yön değiştirdi.
1990’ların ortasından itibaren Marksist söylem geri çekildi. Yerine etno-liberal bir dil geldi. 1999 ise kırılma noktasıdır. İmralı’yla birlikte siyaset, devlete çarpışan bir hat olmaktan çıktı; devletle müzakere eden bir hatta dönüştü. “Türkiyelileşme”, “demokratik cumhuriyet” gibi kavramlar, bu ehlileştirmenin anahtarları oldu.
Rojava deneyimi bu sürecin vitriniydi. Sahada ABD’yle uyumlu bir tampon bölge inşa edilirken, dünyaya “seküler devrim” satıldı. Sekülerlik, halkı dönüştüren bir güç değil; uluslararası meşruiyet sağlayan bir pazarlama aracına dönüştü.
Çözüm Süreci: Altın Çağ
2013–2015 arası, bu mühendisliğin zirvesidir. Nevruz mektuplarındaki dini dil, tesadüf değildir. Dindar Kürt halkına açık bir mesaj verilmiştir: Bekleyin. Sabredin. Kardeşlik geliyor.
Bu süreçte halkın siyasal refleksi maneviyatla uyuşturuldu. Hak talebi, dua beklentisine dönüştürüldü. Türk solu ise “barış mimarı” olma hayaliyle sürecin vitrinine yerleştirildi. Gezi’yle ortaya çıkan radikal enerji, parlamentoya kanalize edilerek soğutuldu.
HDP, bu anlamda bir temsil değil; bir rehin alanı oldu.
Yeni Anayasa: Final Perdesi
Bugün konuşulan yeni anayasa meselesi, bu uzun hikâyenin final sahnesidir. Medine Vesikası yeniden masaya sürülüyor. Ama bu kez daha net: Kürtler bir halk olarak değil, dini-kültürel bir topluluk olarak tanınsın isteniyor.
Statü yok. İrade yok. Sadece kardeşlik.
Bir yanda en radikal kimlik siyaseti, diğer yanda peygamber referansları… Bu iki uç arasında yaratılan ideolojik yarılma, halkın gerçek bir siyasal hatta yürümesini engelleyen görünmez bir duvardır.
Sonuç: Teslimiyetin Adı
Ortaya çıkan tablo şudur: Kürt halkı özgürleşmedi; yumuşatıldı. Solcular demokrasi vaadiyle sınıf mücadelesinden koparıldı. Dindarlar Medine masalıyla uyutuldu. Herkes bir şey kazandığını sandı; halk kaybetti.
Bu yaşananlar bir hata değildir. Bir yanlış okuma değildir. Bu, planlanmış bir teslimiyet mühendisliğidir. 1980’lerin sert direnci, bugün devlet aklının ürettiği kavramlarla ehlileştirilmiş, anayasal bir kafese doğru sürülmüştür.
Mesele artık şudur: Bu yarılmayı kabul edip uslu bir kimlikle yaşamak mı, yoksa yeniden kendi adını, kendi talebini, kendi iradesini kurmak mı?
Bu soru hâlâ ortada duruyor.
