Bir zamanlar insan doğanın içindeydi. Yağmur yağdığında ıslanıyor, güneş çıktığında ısınıyor, acıktığında yiyecek arıyor, karanlık çöktüğünde ateşin çevresinde toplanıyordu. Doğanın karşısında güçsüzdü belki ama ondan ayrı değildi. Sonra insan yerleşti. Köyler kurdu, şehirler kurdu. Duvarlar yükseldikçe gökyüzü biraz daha uzaklaştı. Toprak ayaklarının altında kaldı ama insan toprağın üzerinden çekilmeye başladı. Şehir büyüdü. İnsan çoğaldı. Zaman değişti. Artık güneşin doğmasını beklemiyordu insan; saate bakıyordu. Sonra fabrika geldi. Makine geldi. Üretim bandı geldi. İnsan makineyi çalıştırdı. Fakat bir süre sonra makinenin ritmi, insanın hayatını çalıştırmaya başladı. Sabah kalk. İşe git. Üret. Eve dön. Uyu. Yeniden kalk. Yeniden üret. İnsan, kendi yaptığı düzenin içine girmişti. Belki yabancılaşma dediğimiz şey, tam da burada sessizce büyümeye başladı. İnsan ürettiği şeye yabancılaştı. Ürettiği dünya karşısında kendisini küçülmüş hissetti. Kendi elleriyle kurduğu sistem, bir süre sonra karşısında kendisinden daha büyük bir güç gibi durmaya başladı. Fakat hikâye burada bitmedi. Çünkü insan durmadı. Makineyi geliştirdi. Elektriği buldu. Bilgisayarı yaptı. Dünyayı birbirine bağladı. Şimdi ise dijital bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Artık yalnızca makinelerin arasında değiliz. Ekranların, verilerin, algoritmaların ve yapay zekânın arasındayız. Makine artık yalnızca elimizin yaptığı işi yapmıyor. Bazı hesapları yapıyor. Bazı kararları düzenliyor. Bazı metinleri yazıyor. Bazı görüntüleri oluşturuyor. İnsan zihninin ürettiği şeylere yaklaşmaya başlıyor. Ve insan ilk kez kendi karşısında yalnızca kendi yaptığı makineyi değil, kendi bilgi birikiminin teknoloji içindeki yansımasını da görmeye başlıyor. Burada durup sormamız gerekiyor: İnsan teknolojiyi mi değiştiriyor, teknoloji insanı mı? Belki cevap ikisidir. Çünkü insan çevresini değiştirirken, değiştirdiği çevre de insanı değiştiriyor. Şehri insan kuruyor. Sonra şehir insanın nasıl yaşayacağını belirliyor. Fabrikayı insan kuruyor. Sonra fabrikanın zamanı, insanın zamanına dönüşüyor. Dijital dünyayı insan kuruyor. Sonra insan o dünyanın hızına yetişmeye çalışıyor. İnsan algoritmayı yazıyor. Sonra kendi hayatını algoritmaların belirlediği bir düzene sokuyor. Aynı saatte uyanıyor. Aynı yoldan gidiyor. Aynı ekranı açıyor. Aynı bildirimlere bakıyor. Aynı hızda tüketiyor. Bazen de bütün bunların kendi özgür seçimi olduğunu düşünüyor. İşte insan algoritması belki burada başlıyor. Bir laboratuvar düşünelim. İçeride küçük bir fare var.
Fare yaşıyor. Acıkıyor. Korkuyor. Üşüyor. Hareket ediyor. Fakat içinde bulunduğu ortamı kendisi seçmemiş. Laboratuvarın koşullarını başkaları belirlemiş. Şimdi insana bakalım. İnsanın laboratuvarı neresi? Şehir mi? Fabrika mı? Ofis mi? Ekran mı? Dijital dünya mı? Belki hepsi. Ama burada garip bir şey var. Laboratuvarı kuran da insan. Deneyi yapan da insan. Deneyin koşullarını değiştiren de insan. Ve sonunda deneyin içine giren de yine insan. İnsan kendi üzerinde deney yapıyor. İşte burada fareden ayrılıyoruz. Fare laboratuvarda olduğunu bilmiyor olabilir. İnsan biliyor. En azından bilebilir. Duvarları görebilir. Kendi davranışına bakabilir. Kendisini değiştiren dünyayı sorgulayabilir. İşte felsefe belki burada başlıyor. Dışarı çıkıp dünyaya tepeden bakmakla değil. İçeride olduğunu fark etmekle. Biz laboratuvarın dışındaki gözlemciler değiliz. Biz deneyin içindeyiz. Ama deneyin farkına varabiliyoruz. Bu nedenle belki de bizim konumumuz şudur: Laboratuvarın içindeki filozof. Bir zamanlar Jostein Gaarder’ın Sofie’nin Dünyası kitabını okurken, insanın dünyayı kavrama biçimi üzerine düşündüren bir bakışla karşılaşmıştık. Küçücük bir canlının, üzerinde yaşadığı daha büyük canlıyı bütünüyle kavrayamaması fikri, insana başka bir yerden bakmayı sağlar. Pire köpeğin üzerinde yaşar. Köpek insanın dünyasında yaşar. İnsan ise kendi dünyasının tamamını gördüğünü düşünür. Peki, gerçekten görüyor mu? Belki insanın en büyük yanılgılarından biri budur. Kendisini dünyanın dışında sanması. Oysa insan da bir şeylerin içindedir. Bir tarihin içinde. Bir toplumun içinde. Bir ekonominin içinde. Bir kültürün içinde. Bir teknolojinin içinde. Ve şimdi giderek daha fazla dijital bir dünyanın içinde. İnsan dünyayı gözlemliyor. Ama dünya da insanı biçimlendiriyor. Belki laboratuvarın en ilginç tarafı tam da budur. İçerideki canlı, bir gün laboratuvarın kendisini düşünmeye başlıyor. Bugün teknoloji çok hızlı ilerliyor. Dijital dünya henüz hayatımızın bütününü kavramaya başlamışken, kuantum teknolojilerinden söz ediyoruz. Yapay zekâ, yalnızca hesap yapan bir makine olmaktan çıkıp insanın bilgi ve düşünce üretimiyle temas eden bir alana doğru ilerliyor. Burada korkuya kapılmak kolay. Teknolojiyi suçlamak da kolay. Ama mesele bundan daha büyük. İnsanlığın önünde duran soru, “Teknoloji iyi mi, kötü mü?” sorusundan önce geliyor. İnsan, kendi yaptığı şey karşısında kim olduğunu koruyabilecek mi? Çünkü insan hâlâ biyolojik bir canlı. Uyuyor. Yaşlanıyor. Acıkıyor. Seviyor. Özlüyor. Dokunuyor. Ağlıyor. Gülüyor. Ölüyor. Teknoloji ne kadar hızlanırsa hızlansın, insanın bedeni hâlâ doğanın zamanında yaşıyor. İşte çağımızın büyük çelişkilerinden biri burada. Teknoloji geleceğe doğru koşuyor; insan ise hâlâ kendi biyolojik geçmişini bedeninde taşıyor. Belki bu yüzden doğadan kopuş yalnızca toprağı kaybetmek değildir. Kendi bedeninin sesini kaybetmektir. Sessizliği unutmak. Yavaşlamayı unutmak. Bir ağacın altında hiçbir şey yapmadan durabilmeyi unutmak. Bir insanın yüzüne ekransız bakmayı unutmak. Kendi düşüncesiyle baş başa kalamamak. Çünkü her boşluk artık bir şeyle doldurulabiliyor. Bir görüntü. Bir ses. Bir haber. Bir bildirim. Bir algoritma. Ve insan boş kaldığında kendisiyle karşılaşmaktan kaçabiliyor. Peki, laboratuvardan çıkabilir miyiz? Belki mesele çıkmak değildir. Çünkü laboratuvar artık yalnızca içinde bulunduğumuz bir bina değil. Bizim kurduğumuz uygarlığın kendisi. Şehirlerimiz. Makinelerimiz. Bilgisayarlarımız. Algoritmalarımız. Yapay zekâmız. Bütün bunların dışında yaşamamız mümkün değil. Mesele başka. Kendi kurduğumuz dünyanın sahibi olduğumuzu unutmamak. İnsan kendi yarattığı sistemlerin içine hapsolduğunda, kendi hayatının seyircisine dönüşebilir. Ama insanın hâlâ bir ayrıcalığı var. Kendi durumunu sorgulayabiliyor. Kendisine “Ben neredeyim?” diye sorabiliyor. “Bunu neden yapıyorum?” diyebiliyor. “Bana bunu kim yaptırıyor?” diye sorabiliyor. “Ben gerçekten seçiyor muyum?” diyebiliyor. İşte o soruların başladığı yerde insan algoritmanın dışına küçük bir adım atıyor. Belki özgürlük önce orada başlıyor. Bir soruyla. Laboratuvardaki fare deneyin sonucunu bilemez. İnsan da bilmiyor. Fakat insanın bir farkı var. Deneyin sonucunu değiştirme ihtimali hâlâ kendi ellerinde. Belki de bu yüzden bizim hikâyemizin sonu henüz yazılmadı. Laboratuvarın içindeyiz. Deney devam ediyor. Teknoloji hızlanıyor. Şehirler büyüyor. Makineler çoğalıyor. Algoritmalar hayatımıza daha fazla giriyor. Yapay zekâ gelişiyor. Ve insanoğlu bütün bunların ortasında yokuş aşağı doğru gidiyor. Belki hızlanıyor. Belki düşüyor. Belki başka bir yere ulaşıyor. Henüz bilmiyoruz. Ama laboratuvarın içinde birileri başını kaldırıp duvarlara bakıyor. Deneyi sorguluyor. Kendi durumunu sorguluyor. Ve belki ilk kez şunu fark ediyor: Ben yalnızca deneyin nesnesi değilim. Ben deneyi düşünebilen bir canlıyım. İşte orada laboratuvarın içinde bir filozof doğuyor. Dışarıda değil. Yukarıda değil. Deneyin içinde. Kendi hayatının içinde. Kendi çelişkilerinin içinde. Ve belki de insanlığın geleceği, laboratuvarın dışına çıkıp çıkamayacağımızdan çok, laboratuvarın içinde ne olduğumuzu fark edip edemeyeceğimize bağlı. Çünkü deney sürüyor. Ve insanoğlu hâlâ yokuş aşağı gidiyor.
Önceki
