Bu ülkede barış konuşulunca herkes bir şey söylüyor ama kimse en büyük gerçeği söylemiyor:
Biz zaten birlikte yaşıyoruz.
Siyasetin, tarihin, büyük lafların dışında;
bizim hayatlarımız çoktan birbirine karıştı.
Komşumuz Kürt, iş arkadaşımız Kürt;
aynı ekmekten koparıp yiyoruz,
aynı halayda aynı teri döküyoruz.
Benim en yakın arkadaşlarım Kürt.
Sofrada onların ekmeğini yedim,
acılarında omuz verdim,
sevinçlerinde masaya sandalye çektim.
Onlar da bana aynısını yaptı.
Kâğıt üstünde çizilen ayrım,
hayatta hiçbir işe yaramıyor.
Ama mesele sadece dostluk değil; bir gerçeğin kendisi:
Bu kavganın yükünü yıllardır halk taşıyor.
Kürt de taşıyor, Türk de taşıyor.
Yoksulun çocuğu ölüyor,
yoksulun evine ateş düşüyor,
yoksulun cebinden gidiyor savaşın parası.
Siyasetçiler nutuk atıyor,
generaller harita çiziyor,
emperyalistler hesap yapıyor…
Ama faturayı ödeyen hep aynı:
Emekçi halk.
Bu yüzden soruyu devletler gibi değil,
hayat gibi sormak lazım:
Barış neden ihtiyaçtır?
Çünkü savaş büyüdükçe
ekmek küçülüyor.
Kavga uzadıkça
evlerimiz kararıyor.
Silahlar konuştukça
çocuklarımız susuyor.
Atatürk meselesine gelince…
Bu halk Kurtuluş Savaşı’nı omuz omuza verdi.
Kürt de vardı o cephede, Türk de vardı.
Ama Cumhuriyet kurulduktan sonra
devlet “tek millet” dedi,
Kürt “ben de varım” dedi.
Buradan başlayan yara hâlâ kapanmadı.
Bugün Kürt halkı bazı haksızlıkları anlatırken
Türk halkı da şunu soruyor:
“Atatürk’e saldırarak mı barış olur?”
Bu sorunun içi dolu.
Çünkü Türk halkının hafızasında
Kurtuluş Savaşı bir bağımsızlık mucizesidir.
Bu yüzden herkesin içinde bir korku var:
“Barış, geçmişi yargılayarak kurulursa
biz kaybetmiş gibi olur muyuz?”
Bu korkuyu görmezden gelen
gerçek barışı kuramaz.
Peki bölünme meselesi?
Halk neden böyle korkuyor?
Çünkü yıllardır emperyalistlerin harita oyunlarını gördük.
Irak’ta gördük, Suriye’de gördük, Balkanlar’da gördük.
Bu coğrafyanın halkı
yabancı parmağını çok gördü.
Bu yüzden soruyor:
“Ya Türkiye’yi de bölmek istiyorlarsa?”
Bu endişe küçümsenecek bir şey değil.
Ama şu gerçeği de söylemek şart:
Bölünme en çok savaşta olur.
Barış başlarsa kimse ayrılmak istemez.
Çünkü huzur bulan insan
evini terk etmek istemez.
İş bulan, ekmek bulan,
çocuğunu güvenle büyüten biri
ayrılık hayali kurmaz.
Ayrılık çoğu zaman romantik bir teori,
ama onu yaşayan için ağır bir yıkımdır.
Barış olursa gerçekten ne değişir?
Bu soruyu büyük laflarla değil,
hayatın içinden cevaplamak lazım:
Doğuda fabrika açılırsa göç azalır.
Gençler silah yerine meslek sahibi olur.
Aynı üretimde çalışan Kürt ve Türk işçiyi bölmek zorlaşır.
Emek birleşirse siyasetin korku düzeni çöker.
Savaş ekonomisi biter; para halka döner.
Yoksulluk, işsizlik, sefalet azalır.
Kısacası:
Barış gelirse ne Türk kazanır ne Kürt;
halk kazanır.
Bu yüzden çatışmanın bitmesini en çok istemesi gereken
milliyetçiler değil,
solcular değil,
liberaller değil…
Fakirdir.
Çünkü barış, sofrayı genişleten tek politikadır.
Ve en önemlisi:
Biz zaten aynı sofranın halkıyız.
Kürt’ün tandırından ekmek aldık,
Türk’ün kazanından çorba içildi;
aynı düğünde siliyoruz terimizi,
aynı mezarda ağlıyoruz.
Bizi bölen siyasettir,
kader değil.
Biz birbirimize düşman doğmadık;
bizi düşman etmeye çalıştılar.
Ama sokak hiçbir zaman inanmadı buna.
Sokak biliyor çünkü:
Kürt’süz bir Türkiye olmaz,
Türk’süz bir Kürdistan olmaz.
Çünkü kaderi birbirine bağlanmış iki halkı
kimse ayıramaz.
Barış; devletin masa başında,
emperyalistin hesap defterinde,
siyasetçinin oy matematiğinde değil…
Bizim soframızda,
bizim komşuluğumuzda,
bizim insanlığımızda kurulacak.
