YAHUDİ TOPLUMUNUN EVRİMİ VE YENİ NEFRET DALGASI

Hayati Uçar
539 views

Toplumlar doğa gibidir; bulundukları koşulların içinde şekil alır, sınanır ve evrim geçirirler. Yahudi toplumu da bundan ayrı değildir.
Yüzyıllar boyunca ötelenmiş, itilmiş, saklanmak zorunda kalmış, katliamlara uğramış bir halkın tarihini konuşuyoruz.
O yüzden “Yahudi” derken bir kimlikten çok, bir insanlık hâlinden, bir varoluş sınavından söz ediyorum.

Tarihsel Korkunun Evrimi
Yahudi toplumunun evrimi, varlığını koruma içgüdüsüyle başlamıştır.
Anne tarafından Yahudi sayılma geleneği, bu içgüdünün sembolüdür.
Dünya onları dışladıkça, Yahudiler kendi içlerine kapanmış; dışarıda nefret büyüdükçe içeride aidiyet kutsallaşmıştır.
Yüzyıllar süren sürgün, aşağılanma ve korku, bu halkı hem zeki hem temkinli, hem dirençli hem de kuşkulu yapmıştır.
Bu koşullar, bir halkı tarihin en acımasız evrimlerinden birine sürüklemiştir.

Ancak hiçbir toplumsal evrim, sınıfsal yapısından bağımsız değildir.
Kapitalist dünyanın biçimlendirdiği modern Yahudi kimliği, tarihsel korkularla birleşerek burjuva devlet anlayışına dönüşmüştür.
Bir zamanlar kimliğini korumak için mücadele eden halk, bugün kapitalist dünyanın çıkar ağında devletleşmiş bir ideolojiye evrilmiştir.
İsrail devleti, bu ideolojinin somut biçimidir; emekçi Yahudilerin değil, sermaye ve militarizmin şekillendirdiği bir aygıta dönüşmüştür.

Nazi kamplarında milyonlarca Yahudi insanın katledilişi, insanlık tarihinin en karanlık lekelerinden biridir.
Fakat trajedinin ironisi burada başlar:
Bir halk, maruz kaldığı zulmü unutmamak için hafızasını diri tutar ama o hafıza bir gün öyle ağırlaşır ki, geçmişin korkusu bugünün zulmüne dönüşür.
Kurban olmanın bilinci, yerini güçlü olma zorunluluğuna bırakır.
Savunma içgüdüsü saldırıya dönüşür, geçmişin kurbanı geleceğin faili olur.

Bugün Filistin’de yaşanan tam olarak budur.
Gazze’de yıkılan evlerin, paramparça olmuş çocuk bedenlerinin arasında, Yahudi tarihinin en acı yankısı dolaşmaktadır.
Bir zamanlar zulme uğrayan halk, şimdi kendi korkusunun esiri olarak aynı zulmü yeniden üretmektedir.
Bu, sadece bir savaş değil; tarihsel hafızanın kendi üzerine kapanmasıdır.

Ama burada önemli bir gerçek gözden kaçmamalıdır:
Dünya Yahudilerinin büyük bir kısmı, İsrail devletinin Filistin’de yaptıklarını kabul etmemektedir.
Yahudi halkının vicdanı, bu vahşetin karşısındadır.
Bu katliam, tüm Yahudilerin değil, Siyonizmin eseridir.
Siyonizm, Yahudi halkının tarihsel acılarını kullanarak, onları kendi politik çıkarlarına mahkûm eden bir ideolojidir.
Yani bu savaş, bir dinin, bir halkın değil; bir ideolojinin, bir sermaye devletinin savaşına dönüşmüştür.

Ruhsal Çöküş ve Yeni Nefret Dalgası
İsrail toplumu, Filistin savaşının ortasında yalnızca fiziksel değil, ruhsal olarak da çökmektedir.
Korku, nefret, sürekli tetikte yaşama hâli artık bir varoluş biçimine dönüşmüştür.
Toplum, kendi güvenliğini sağlama adına ruhunu yitirmektedir.
Çünkü sürekli tehdit algısıyla yaşayan bir toplum, sonunda kendi vicdanını tehdit görür.

Bu ruhsal çöküş, yalnız İsrail’i değil, insanlığın tamamını etkileyecek yeni bir sürecin habercisidir.
Filistin’de akan kan, sadece bir halkı değil, insan vicdanını da kirletmiştir.
Ve bu kir, kısa sürede yeni bir nefret biçimine dönüşecektir:
Antisiyonizm, anti-İsrail ve nihayet anti-Yahudi düşmanlığı.

Kapitalist sistem, bu nefretin tohumlarını bilinçli biçimde eker; çünkü halklar birbirine düşman oldukça egemenler ellerini ovuşturur.
Filistinli yoksulla Yahudi emekçinin el sıkışması, sermayenin korkusudur.
Bu yüzden nefret hep diri tutulur, savaş hep sürer.

Acıdan ders almak gerekirken, acıyı yeniden üretmek insanlığın en büyük yanılgısıdır.
Yahudi toplumu, kendi tarihinin en derin travmasından geçerek hayatta kaldı;
ama şimdi, o travmanın gölgesinde insanlık değerlerini yitiriyor.

Eğer bu döngü kırılmazsa, insanlık bir kez daha kendi geçmişinin karanlığında boğulacak.
Çünkü zulmün kimden geldiği değil, zulmün kendisi karanlıktır.
Ve o karanlık, sınıfsal çıkarlarla beslenmektedir.

Gerçek kurtuluş ne Yahudi’nin ne Filistinli’nin zaferidir
gerçek kurtuluş, insanın insana zulmetmediği bir dünyayı kurma iradesindedir.
Bu da ancak, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya ile mümkündür.