Kara Tren

Mustafa Angın
1.077 views

Ateş Su Demir ve Alın Terinden Dökülmüş

Lokomatif, Gökyüzüne Bembeyaz Bir Duman

Salarak Gözden Yitiyordu





Öyküler, masal değildir

     Tutkun yer yatağında döneledi. Yanağındaki ufak ufak dokunuşlar hoşuna gitmişti. Bunu evde tek yapan babası idi. Diğerleri dürterek uyandırırdı.

“Haklıymışım” dedikten sonra gözlerini açtı.

“Ne haklılığı ufaklık? Hopla bakalım yataktan. Unuttun mu? Denize kampa gidiyoruz.”

Tutkun şaşkınca bakındı.

“İyi de, hava ışımamış daha.” Babası bu soruya cevap vermedi.

“Haydi, giyin artık” diyerek diğer odaya yöneldi.

     Tutkun bacağındaki basma pijamaları sıyırıp yatağın kenarına konmuş kısa şort ve keten gömleği giydi. Bu yaşına değin denizi hiç görmemişti ama onu asıl heyecanlandıran, dört buçuk gün süreceği söylenen Kara Tren yolculuğu idi.

Babası demiryollarında memurdu. Permi denilen bir biletle yolculuk edeceklerdi.  Çoraplarını giyerek yarı karanlık odadan salona çıktı. Ev içinde karmaşık bir telaş sürmekteydi. Gözü ilk babasına ilişti. Tıraş takımlarını topluyordu. Çam kolonyası, jilet takımı, bakır su kabı, kılı dökük fırçası ve tabii ki yuvarlak aynası. Ve gardiyan başı. Annesi parmağının ucuyla salonun ortasında toplanmış bavul, sepet ve paketleri sayıyordu.

     O sırada kendinden iki yaş büyük biraderi ablasının dağıttığı böreği eline tutuştururken annelerinin sesi duyuldu.

“Toparlanın bakalım. Herkes gücüne göre eşyaların bir ucundan tutsun. Unutmayın, on dört parça eşyamız var. Haydi, acele edin.”

     Bu telaşlı dilden nefret ediyordu. Babasının neden cevap vermediği açıktı. Çünkü evdeki tek yetkin ağız oydu. Annesi terzi, babası ise gariban biri. Demiryollarındaki işi bile o bulmuştu ona.

     Ankara Cebeci semtinde oturuyorlardı. Yükleri ana caddeye kadar taşırken Tutkun kendinden bir büyük biraderin yanına sokuldu.

               “Biliyor musun? Buraya kadar üç yüz kırk adım saydım. Ama neden saydığımı bilmiyorum. Sende böyle şeyleri sayar mısın?”  sırtındaki askılığı düzeltti.

               “Yok. Saymam. Ama insanların yüzlerini incelerim. Sen de dene, faydasını göreceksin.” Tutkun olur anlamında başını eğdi.

     Troleybüs durağına vardılar. Eşyaları bir kenara yığdılar. İki tahta oturağın birinde eli bacakları arasında bir adam uyuyordu.

“Herhalde düşünde de üşüyordur zavallım.”

“Ne dedin balım?” Ablasıydı.

            “Hiç” dedi. Soru sorarken bile tıkınacak bir şeyleri nasılda araya katıyordu. Gözleri annesine kaydı. Tahmin ettiği gibiydi. Adamın yatışı onu rahatsız etmiş olmalı ki yüzünü ekşitmişti.

     Caddeden çok seyrek araba geçiyordu. Otorite yalandan oflamaya başladı. Troleybüs için mutlaka yine elektrik direği çıkmıştır diyerek kendisine yandaş aradı. Durağa iki ahbap kişi daha geldi. Mürvet Hanım paketlere göz gezdirerek yeniden saydı. Nihayet Ulus troleybüsü geldi. Telaşlı ve dağınık bir şekilde otobüse doluştular.

     Babaları bir tam dört öğrenci bileti alırken, kendisi demiryolu kartını gösterdi. Anneleri dikiş diker gibi hepsini bir yere topladı. Ulus Garı önünde indiler. Tutkun yanılmamışım dedi. Annesi paketleri yeniden sayıyordu. Yükleri bekleme salonunun bir kenarına istiflediler.

“Çişim çişim.” Tutkun önünü tuttu.

            “İlerdeki sarı binanın oradan sağa dönün göreceksiniz.” Babalarının lafını bitirmesine fırsat vermeden Yusuf ve Tutkun birbirleriyle yarışırcasına tuvalete koştular.

     Yüzleri ıslak tuvaletten çıktılar. Hemen gerilerde bekleyen eski vagonlara bakmak için tren raylarına yanaştılar. Tutkun bir anda her şeyi yutmak istercesine çevresine göz gezdirdi.

“Bak. Tavandan kocaman bir saat sarkıyor görüyor musun?”

“Evet Musti.”

“Yaağ. Hani anlaşmıştık.”

“Tamamdır Tutkun. De diyeceğini.”

“Tavandan sarkan saat diyorum. Sekiz otuzu gösteriyor.”

“Eee ne olmuş ki. Belki de doğrudur.”

            “Ben de onu diyorum. O kadar erken düşmüşüz ki sokağa, daha dört saat’i aşkın burada bekleyeceğiz demektir.”

“Sen aceleci gardiyanını daha tanıyamamışsın. Haydi, dönelim.”

            “Yoo sen git. Bak babam birisiyle konuşuyor. Ben onların yanlarına gidiyorum.”

Abisi, “sen bilirsin” diyerek döndü.

     Tutkun seke seke yanlarına vardı ama çekinikliği babasına sokulmasını öğütlüyordu.

Genç uzun boylu bu adam, yaşamının içine çomak sokacak birisiydi.

“Size sözünü etmiştim. Bu en küçüğü. Ama en yaramazı.”

     Tutkun göz ucuyla adamı süzdü. Saygıca söylenmiş size sözcüğü, babasının amiri olduğuna işaretti.

     Kolunun arasında derisi dökülmüş küf renginde bir el çantası ve başında TCDD armalı bir şapkası vardı. Sabahın erken saati olmasına karşın şapkasının kenarlarından aşağı doğru ter sızıyordu. Kendi kendine kızdı. Sabahın erken saati olmasıyla terin ne ilgisi var Mustafa. Bu, gardiyanın kulağını çekerek öğütlediği laflardı. “Gece gece sokağa çıkılmaz Mustafa. Gece müzik dinlenmez Mustafa. Gece kitap okunmaz Mustafa. Gece sakız çiğnenmez Mustafa. Gündüzü torbaya mı koydun Mustafa.”Babasının yanına daha da sokuldu. Ancak hiç ummadığı bir durumla yüzleşti.

     Okulda öğretici, evde ise otorite hep kulağımı çimdikleyerek çeker ve “Ben sana dememiş miydim?” uyarısını yapardı. Annesinden bilirdi. Kömürlü ütüyle pantolon ütülemek çok zahmetliydi. Ancak bu adam hiç çekinmeksizin düzeltilmiş pantolonuyla yere diz çöküyor ve elleriyle yanaklarını avuçlarının içine alıyordu.

            “Benim adım Metin. Biliyorum, baban söyledi. Takma isim daha çok hoşuna gidiyor ama ‘ben’ sana Musti diyebilir miyim?”

     Ben sözcüğü o kadar içten söylenmişti ki onu kırmadı ve başıyla olur işareti yaptı.

            “Sen kaygılanma, yaramazlık mükemmel bir şeydir. Çok maceralı bir yaşantın olacak demektir.” Tutkun’un gözleri doldu. Bir hıçkırık nöbeti başladı ki engel olması mümkün değil.

            “Heyy sen ağlıyorsun. Olsun” dedi. Dökül dökülebildiğin kadar.” Metin onu bedenine bastırırken babasına döndü.

            “Sizin kara trenin gelmesine daha çok var Hüseyin Efendi. Şu kızağa alınmış lokomotifi senin oğlana göstereyim.”

     Aynı oğlu gibi, amirini başıyla onayladı.

“Gel Musti. Bana Metin diye seslenebilirsin.”

     Tutkun yine de tedirgindi. Ara sıra kafasını yana çevirip ardına bakınıyordu. Metin onu durdurdu. Yeniden yere diz çöktü.

“Bir sorun mu var Musti?”

“Yok, ama bizim gardiyan huyludur da.”

“Kim o? Baban değil umarım.”

            “Yoo. O benim garibanım. Hem de sesi soluğu çıkmaz. Gardiyan dediğimiz annem. Bu ismi benden büyük birader bulmuştur.”

            “Şimdi oldu. Ama gardiyanın babanı ezmesine sakın izin verme.” ( Musti’nin içi ürperdi. ) “Haydi gel. Şimdi aşağı inelim.”

     Garın bitiminde dört basamak merdiven indiler. Artık demir rayların arasındaydılar. Metin onu durdurdu.

            “Birazdan sizi götürecek kara tren ilk buraya gelecek Musti. Burada bir görevli şu koca vanayı çevirerek lokomotifin tepesindeki kazana su dolduracak. Şimdi gel.”

     Bir tren rayı daha geçtikten sonra kapkara bir lokomotifin önünde durdular. Kapısı aralıktı. Üç hızlı basamakta lokomotifin içine çıktılar. Metin bir süre onun şaşkınlığını izledi.

            “Bu bölümde genellikle iki emekçi çalışır Musti. Biri ateşçi diğeri ise makinisttir. Buharlı lokomotif, adı gibi her şeyi buharla çalışır. Ama önce buhar elde etmemiz lazım.”

Metin ön gövde üzerinde bir kolu yukarı kaldırdı. Önlerinde yuvarlak bir kapak açıldı.

            “Buraya ateşçi kömür atar Musti. Kömür ısısı silindir içindeki suyu buharlaştırır. Buharlaşan su ise, kapalı borular içinde basınç oluşturur. Bu basınç piston sayesinde ileri geri harekete neden olur.”

“Piston nedir Metin?”

            “Pistonu az daha büyük bir bardak gibi düşün Musti. Tek farkı döküm olması. Ortasında bir mil ve bu mile bağlı eksantrik bir kolu vardır. Bu düz hareket, manivela kollarıyla açılı bir şekilde tekerleğe iletir demek.”

“Çok enteresan. Ya bu kol ne işe yarıyor?”

            “Buna kumlama kolu diyorlar Musti. Özellikle tamburun yanına konulmuş. Tren    Rampa, yani yokuş aşağı giderken fren kolayca tutmaz. Bu kolu aşağı indirdiğimizde kumlama haznesinden borular vasıtasıyla tekerleklere kum bırakılır. Bu da kısa zamanda frenlemesini sağlar.”

     Bir saati aşkın lokomotifin içindeydiler. Anlatıların ve soruların ardı arkası yoktu. Tutkun aç tavuk gibi her nesneyi öğrenmek istiyordu ama Metin uzun bir soluk alarak durdu.

“Bitti mi Metin?”

            “Son bir şey kaldı Musti.” Merakla ne kalmış diye makine dairesine bakındı. Ama bulamadı.

            “Tren neden Çuff çuff diye ses çıkarır bilir misin Musti?” Mustafa başını hayır anlamında salladı. Metin üçken demirli bir kola uzandı.

            “Bu çuff çuff sesi silindirlerden gelen egzoz buharının, kızgın borularla bacaya giderken patlama sesidir. Eğer bu kolu aşağı çekersen buna bağlı tel, boru içindeki yaylı bir Valf’i hareket ettirir Musti. Bu da…”

Mustafa onun sözünü kesti.

“Tıpkı soba borusu içindeki yuvarlak halka gibi mi?”

“Harikasın Musti. Tıpkı o.” Metin gülümseyerek onun elini tuttu.

“Haydi, gel. Şimdi inebiliriz.”

            “Ama en enteresanı da buymuş.” Gülerek bir basamak öncesinden toprak zemine atladılar. Mustafa kendisine olan güveni artmıştı. Zira öğrendiklerini unutmamak için sesli olarak tekrarlamaya başladı.

      Manometre, dinamo, buhar vanası, marş tamburu, silindir, yatık kazan, piston. Gülerek Metine bakındı

            “Ve bir de durma zamanında frenlerin sıkılı kalması çok önemlidir.”

“Harikasın Musti. Hepsini ezber etmişsin.” Mustafa için için güldü.

     İndikleri merdiveni çıkarak istasyona vardılar. Metin alışık olmalıydı. Mustafa ise şaşkınlığından afal afal yoğun kalabalığa bakınıyordu. Sanki arkalarına döndüğünde birileri garın içine bu gürültülü kalabalığı serpiştirmiş gibiydi.

     Sepetler, seleler, dolu dolu fileler, heybeler, suibrikleri. Çevresi urganla sağlamlaştırılmış bavullar. Kafesleri içinde perde ayaklı güvercinler. Rulo haline getirilmiş battaniyeler, irili ufaklı çuvallar. Köylerde pek bulunmayan Vita Yağı tenekeleri. Yere düşmüş kepler. Üç jandarma arasında kelepçeli eliyle sigarasını tüttüren bir mahkûm. Yüklerin arasında uyuyan bebekler. Çam sakızı satan bir adamın etrafında doluşmuş çocuklar. İpe dizdiği alıçları boynuna geçirerek satan bir adam. Sırtında kalın halatlarla dolaşan yükçüler. Sofra bezi üzerinde domates, üzüm ve kara ekmek yiyenler. Süslü sandığı ve pirinç kaplı boyadanlıklarıyla bir ayakkabı boyacısı. Sırtında şerbetlik elinde maşrapasıyla şerbetçi diye bağıran bir adam. Tığ işi yapan kadınlar. Kırıntıları kapmak için telaşla gaga sallayan serçeler. Sedef tespihler burada diye bağıran bir adam. Görevli memur ve kondüktörler.

Metin şaşkınlığı arasında onun elini tuttu.

“Gel Musti, bu sıkışıklık arasından sıyrılalım da, seni gardiyanına teslim edeyim.”

     Annesi Mustafa’nın yaklaştığımı görünce, yakalandığı yalan gülümsemesinden sıyrılmaya çalıştı. Herkese bazlama dağıtılmıştı. Ablasının ağzı tıka basaydı. Sanki doymazlığı ağzının dışına taşmıştı. Zira diğer avucunda sarı üzümler beklemekteydi.

     Metin, Mustafa’nın yanına diz çöktü. Mustafa ise annesine arkası dönüktü. Ama gözlerini belertmiş öylesine afal afal baktığını biliyordu.

            “Unutma Musti. Öğrendiklerin daima seninle gider. Hem de ömür boyu. Sen uzun bir yolculuğa çıkacaksın. Macera dolu bir yolculuğun olacak. Belki bir şeyleri yitirebilirsin. Ama kuşkum yok ki kazancın yitirdiklerinden de öte olacak.” Omzunun kenarından ailesini süzdü.

            “Haa, bir de babanı o gardiyandan koru. Haydi, esen kalasın.” Metin Babasına el sallayarak kalabalıkta kayboldu. O an, Metin’in ne anlatmak istediğini tam anlamamıştı Ta ki geri dönene dek. Tiz bir düdük sesi yankılandı.

     Lokomotifinin gövdesinden saçılan kıvılcımlar, süzülen sular ve adına yakışır kara gövdesiyle Kara tren gara yanaşıyordu. Lokomotifin arkasındaki vagon tepesine kadar kara kömürle dolu idi. O sırada gardiyanın, babasını dürterek bir görevliye kompartımanı sordurması gözünden kaçmadı.

‘Nasıl yani! Dedi kendi kendine. Şu lokomotifin tonlarca ağırlığı ardından sürümesini merak etmedin de.’ Hemen babasının yanında bitti.

“İyi de Permi üzerinde zaten yazıyordur. Hem nasılsa.”

            “Sen sus ukala. Her şeye burnunu sokma.” Amacı Hüseyin Efendiyi sıkılamaktı.

     Hüseyin Efendi ayağını sürterek kondüktöre permisini gösterdi. Altı numaralı yolcu vagonuna doğru eşyaları sürdüler.

     Üçüncü kompartıman tamamı onlara aitti. Çünkü tam altı kişiydiler. Paketleri içeri atar atmaz kardeşinin omuzuna elini attı.

“Acele et. Koridor pencerelerinden dışarıya bakalım.”

Bildik ses fazla sarkmayın diye arkalarından uyardı.

“Hıh” dedi Mustafa. “Kim umursar ki seni.”

     Hızla kompartımanların önünden diğer vagona, oradan diğerine geçtiler. Koridor aralığında hemen diğer çocuklarla tanıştılar. Daha öğrenecekleri çok şey vardı. İlk ders, Trenin tünele girmeden önce bütün pencerelerin kapanması idi. Trenin harekete geçmesiyle birlikte Mustafa’nın düşleri makinist dairesine gitti. Eskiden olsa içinden düşünürdü. Şimdi ise söylemi diline vurmuştu.

“Makinist kırmızı renkli tamburu çeviriyordur mutlaka.”

     Yeni tanış olduğu bir çocuk ona döndü.

“Bir şey mi dedin?”

“Hiç” dedi Mustafa. “Hiç.”

     Kara tren kayarcasına yola koyuldu.

     Garda kimse kalmamıştı ama çocuklar gerilerde kalanlara bir süre daha el salladılar. Ablası yemek için seslendiğinde el, el üstünde oyunu oynamaktaydılar. Koşarak kompartımana girdiler.

     Börek, üzümlü kurabiye, cevizli lokul, haşhaşlı bazlama, haşlanmış yumurta, hıyar, kuru köfte, çavuş üzümü ve kırmızı domatesler. Kentin evleri hızla gözden yiterken, tekerleğin her ray aralığında çıkardığı trak trak sesi duyuluyordu.

Hüseyin Efendi pencerenin önündeki katlanır küçük sehpayı açarken o esnada resmi giysisiyle kondüktör geldi. Arkasında ise ondan daha genç birisi bulunmaktaydı.

“Afiyet olsun Hüseyin Efendi.”

Mustafa. Ooo babamı tanıyor dedi içinden. Sevinci yanaklarında şekillendi

“Sağ olasın Ahmet Efendi. Şu permileri bulayım hele.”

     Mustafa görevlinin babasını tanımasından çok keyiflenmişti. Babası Permileri düğmeli yan cebinden çıkartarak uzattı. Kondüktör elindeki zımba ile permileri delerken, babası parçalanmış böreğe uzandı. Ancak gardiyanın gözlerinde çakan kıvılcımlar, kondüktörün gözünden kaçmadı. Ablası ise sanki omurgasından bir parçası koparılıyor gibi babasının el hareketlerini izliyordu.

     Kondüktör, “hiç zahmet etme Hüseyin Efendi” diyerek kolunu kardeşiymiş gibi babasının omzuna koydu.

     Ancak bu testinin kırıldığı andı. Mustafa birden ağlamaklı oldu. Elindeki hıyarı koltuğa bıraktı. Dışarıdaki adamın yanından sıyrılarak koridora çıktı. Ardından annesinin ‘Yusuf kardeşine baksana ‘sesi gecikmedi.

     Yusuf annesine kin dolu bir ifadeyle bakarak dışarıya süzüldü. Tek bakacağı yer yük vagonlarının arasıydı. Islık çalarak hızlı adımlarla yanına vardı. Ağlamasını görmezden gelerek yanına çöktü.

            “Ne edersin ki üleşmeyi bilmeyen bir annemiz var. Ama onun seni kuşatmasına izin vermemelisin. Sen geri çekildikçe o hindi gibi kabarıyor. Haydi, tuvalette yüzüne su çarpta dönelim.”

     Bu kadarı bile fazlaydı. Onu başıyla onayladı. Tren soluyarak durmaya geçtiğinde hemen pencereden sarktılar. İri eski bir tabelada Kayaş İstasyonu yazıyordu. Tren daha durmadan hemen kendilerini aşağı saldılar. İstasyona girmeden dikkatlerini çeken su yalağına doğru koştular. Kulplu maşrapası zincirle mermere bağlı idi.

     Ancak maşrapa umurlarında değildi. Kana kana su içtikten sonra, sıra birbirlerini ıslatmaya gelmişti. Bu sulama tren düdüğü çalana kadar devam etti. Kapının kulplarına tutunarak kendilerini boşluğa saldılar. Uzun bir tiz sesi trenin kalkmaya hazır olduğuna işaretti. İçeriye girmektense basamaklara oturmayı tercih ettiler.

     Trenin Eskişehir’den Ankara’ya geldiğini, Eskişehir’den binen çocuklar sayesinde öğrenmişlerdi. Ve onların da aynı kampa gittiklerini. Kaynayan bir sevinç yaşamaktaydılar. Kompartımana döndüklerinde gardiyan, büyük birader ve ablaları sızmıştı. En büyük erkek kardeşiyle küslükleri ise sürmekteydi.

     Bir gün mahalle kavgasında onları gördüğü halde yardımlarına gelmemişti. Oysa onlardan daha iriceydi. Ama o tırsmış ve bir tavuk kümesinin arkasına saklanarak yardım çağrısını duymazdan gelmişti. Güzel bir dayak yemişlerdi diğer çocuklardan. Ama en büyük cezayı o almıştı. Eve gidince asla konuşmama sözü vermişlerdi birbirlerine. Bu kural hâlâ geçerliliğini koruyordu.

     Diğer çocuklara da vermek için sepetten armut aşırarak yine koridora yöneldiler.       Eskişehir’den binen çocukların kompartımanına doğru koştururken iki vagon arasında babalarını gördüler.

Mustafa durdu. Parmakları tütünden sapsarı idi.

            “Ooo. Yere çömelmiş sigarasını tüttürüyor garibim.” Babası Mustafa’yı başında dikilmiş olduğunu yanağına bir öpücük kondururken fark etti. Abi kardeş hızla diğer kompartımana doğru koşmaya başladılar.

     Eskişehirli arkadaşlarının kompartımanının önünde durdular. Davet edilmeden içeri girmeleri huylarından değildi. Mustafa kompartıman içindeki telaşlı ve neşeli kalabalığı süzdü. Annesi ve kendi yaşlarında üç çocuk. Kız olan kendisinden bir yaş büyük idi.

Ensesinde topladığı sarıya çalan saçlarında bir sürü örgü ve saç bağı vardı. Aynı boyda sayılırlardı ama o kendi gibi sıska değildi. O sırada annesi herkese avuç avuç ceviz içi dağıttı. Mustafa son olaydan sonra kadına hayran hayran bakındı.

     Güleç yüzlü birisiydi. Kendi gardiyanı gibi sürekli asık surat değil.

     Bu üçüncü seferdi. Babaları yine yanlarında yoktu. Ancak bu kez dayanamadı. Zuhal’e yanaştı. “Sizin babanız.” Başladı ama öldü mü diye devamını getiremedi.

            “Birincisi siz yok. Bana Zuhal de artık. İkincisi babam gittiğimiz trenin makinistidir.   Kalın istasyonunda doğudan gelen trene aktarma yapacağız. Yanımıza o an düşecek.”

Mustafa rahatlamıştı. Gülümseyerek Zühal’in gözlerine baktı.

“Bir şey diyecektin ama zaten ben ne diyeceğini biliyorum.”

     Mustafa’nın karşılık vermesine fırsat kalmadı. Tiz bir düdük sesiyle herkes onlarla birlikte pencerelere yöneldi.

     Tren bir köprüden hızla bayır aşağı inmekteydi. Zuhal Mustafa’nın kolunu çekiştirdi.

“Bak tekerlekler arasından nasıl da kıvılcımlar çıkıyor.”

“Çünkü baban kumlama freni yapıyor Zuhal.” 

“Yaa! Nedir o?”

            “Yokuş aşağı inerken trenin yalpalamaması için frenle birlikte tekerlekler arasına bir boruyla kum döküyorlar.” 

“Yaa! Sen nereden biliyorsun bunu?”

“Makinist yardımcılığı yapmış bir ağbi öğretmişti.”

“Herhalde yalnızca bunu öğretmemiştir.”

“Hıı hı.”

“Sen çok duygusal birisin biliyor musun?”

“Bilmem.”

     Zuhal, Mustafa’nın elini tutarak onu vagonlar boyunca sürükledi.

     En son kompartıman bitiminde yük vagonu ile tampon bağlantısı arasında zorunlu olarak durdular.

            “Otursana.” Zuhal ayaklarını tren rayları arasında sallandırdı. Mustafa utangaçcasına yanına çöktü.

            “Seni burada gördüm. Hem de iki kez. Birincisinde hıçkırarak ağlıyordun. İkincisi akşamüstü idi. Çenen ellerinin arasında dalmış gitmiştin. Seslendiğimi duymadın. Eğer bir çocuk canı acımadan ağlıyorsa çok büyük bir derdi vardır dedi annem. Bir de duygusal olduğunu söyledi.” Mustafa uzun bir süre sustu.

“Bu annenin dedikleri. Ya Zuhal ne diyor?”

            “Zuhal böyle bir soru sormandan çok hoşlanıyor. Bir de.” Elini Mustafa’nın beline doladı. Az sonra ise başını yasladı.

     Sanki yeryüzünü omzunda taşıyormuşçasına gururlandı Tren bir istasyona varana değin öylece oturdular. Tam kalkacak iken Zuhal onu boynundan öptü.

            “Gel. Annemin yaptığı yaprak sarmalarından yiyelim. Limonlu limonlu çok güzel oluyor.” İri gözlerinde odlu bir sevgi hâkimdi.

     Mustafa, bir tarafı sabunlu diğer yanı ıslak bezle bir güzel ağzını silerken, annesi açık olan kompartımanın camından kafasını dışarı çıkardı.

            “Şu derenin kıvrıla kıvrıla akışına bir bakın çocuklar.” Zuhal dere bahanesiyle annesinin hoş gördüğü kaçamak hareketi yapmakta gecikmedi. Mustafa’yı yanağından öptü ve elini tutarak çekti.

“Anne biz arka vagondayız.” Annesi arkasını dönmedi. Ama yüzü sevinçliydi.

     Her zaman ki gibi iki vagonun boşlukları arasına çöktüler. Mustafa dizlerini kırmış otururken Zuhal ayaklarını sarkıttı. Önce uzun bir süre el ele olmanın suskunluğunu yaşarlar sonrasında ise ikisi birden konuşmaya başlardı. Ama bu kez öyle olmadı.

            “Bana kendinden söz etsene. Mustafa neden öfkelidir ve neden suskundur ve neden batar gider?”

“Daha başka neden de var mı Zuhal?”

“Sen de hele, ben devamını getiririm.”

     Mustafa’nın elini alarak dudaklarına götürdü. Başparmağını öperek yeniden dizlerinin üzerine koydu.

            “Öfkemi ailemden almışım. Örneğin annem. Biz ona gardiyan diyoruz. Kız kardeşiyle altlı üstlü oturuyorlar. Kız kardeşine verdiği iki yumurtanın, yarım kâse yoğurdun hesabını yapıyor Zuhal. Mustafa git teyzenden verdiğim yumurtayı iste. Mustafa git iki domates vermiştim onu iste. Derdi iki domates olsa sorun değil ama asıl neden, beni kendi iradesine ortak etmek ya da kendi pisliğini bana bulaştırmak istiyor. İşte bu sebeple ondan nefret ediyorum. Öfkemin sebebi ise büyük birader. O, o kadar korkak ve o kadar cesaretsiz ki, çocuklar arasında bir kavgamız olsa, bize bulaşmamak için atmayacağı takla yok. Bir keresinde tavuk kümesine bile girmişti saklanmak için. Ablam ise sürekli bir şeyler yesin, tıkınsın, ağzın doldursun, iğreniyorum desem yeridir. Övgüsü bile yeme üzerine. Balım, tatlım gibi. Suskunluğumu ise babamdan kapmışım. Çaresizlik susturmuş onu. Garibanım benim. İşte. İşte.”

     Gözleri doldu. Devamını sürdüremedi. Önce hıçkıra hıçkıra, sonra sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Zühal’inde gözleri doldu. Ama güleç yüzüyle onun boşalmasını bekledi.

     Tren öğleni geçkin bir makasçı kulübesinin orada soluyarak durdu. İkisi de makas sesleri arasında dalmıştı. Heyecanla doğruldular. Makas aralığından önleri gözükmediği için hemen koridora çıktılar. İki yanı kayalık bir arazi içindeydiler ve tepelerde kartallar süzülmekteydi.   Durdukları yerde ise iki tren hattı vardı.

“Sence neden durduk bilgin adam?”

            “Bunun için bilgin olmaya gerek yok. Sanırım karşıdan gelecek bir treni beklemekteyiz.”

            “Biliyor musun, senin şu gelmekteyiz, beklemekteyiz cümlelerine bayılıyorum.”

            “Bunun da bir sebebi olmalı Zuhal. Belki de net olmayan şeylerden kaçıştır. Bilemiyorum.”

            “Ama ben biliyorum. Annemin zeytinyağlı dolmalarında gözün kaldı. Ne dersin, biraz daha aşıralım mı?”

            “Aşırmak bizim ailede pek rağbet gören bir kaçamaktır Zuhal. Ama…” Eliyle tepeleri gösterdi.

            “Annenin cömertliği, şu kartalların yavrularına yiyecek taşımaları kadar meşakkatli ve bir o kadar da şefkatli. O taşıdığı yükünü seven bir anaç.”

     Zuhal’in gözleri doldu. Bu annesine söylediği övgüden dolayı değil, böyle cümleler içinde yalnızlık çeken birisine duyulan acıma sevgisiydi. Gözlerini silme gereği duymadı.

            “Sonun da beni de kendine benzeteceksin Musti. Haydi gel.”

     Onu elinden çekiştirerek koridor boyunca ilerlediler. Kardeşleri kim bilir neredeydi. Annesi dalmıştı. Zuhal sürgü kapıyı yavaşça araladı. Dizleri üzerinde yere çöktü. Oturakların altındaki yarım çuvalın içine elini daldırdı. Bez torbalarının arasından dibine konulmuş cevizleri avuçladı. Arkasına dönerek üç-dört cevizi ona uzattı. ‘Cebine koy diye fısıldadı. Yeniden elini daldırdı. İkisini yere düşürdü. Annesine baktı. Tren durmamış ortalık sessizliğe boğulmamış olsa umursamayacaktı. Ona göre sanki ceviz zemine taş gibi düşmüştü. Bu kez hemen yandaki sepet içine uzandı. Yarısı kırılmış birkaç parça Eskişehir simidi çıkardı. Onları da ardına iletti. Belli ki dolmalardan vaz geçmişti. Zeminden güç alarak doğruldu. Geri geri çekilerek sürgü kapıyı yine yavaşça iteledi. Mustafa Zühal’in annesiyle göz göze geldi. İçten bir gülümsemeyle gözlerini yumdu. Bu. Zühal’e uyanık olduğumdan söz etme demenin tebessümü idi. Göğsü yine kabardı. Gözleri doldu. Ama bunu Zühal’e belli etmedi.

            “Biliyor musun Musti. Şu simitle ceviz yemeye bayılıyorum. Kırabilir misin?”

            “Yani cevizi cevize kırdıralım diyorsun.”

“Eee, pek anlamadım ama dediğin gibi olsun.”

     Bekleyişlerinin üçüncü saati yaklaşırken diğer taraftan bir yük treni belirdi. Elleri ellerinde dalmışlardı. Hızla doğruldular. Kendi trenleri de kalkış düdüğünü öttürmekteydi.

            “Ooo. İneklerde bize bakıyor.” Mustafa gülümsedi. Son üç vagonda büyük baş hayvanlar vardı. Kafasını dışarı çıkarmış inekleri saymaya başladı.

     Ama bu sayma nedeninin, nedenini bilmiyordu. Zühal’in kemikli parmaklarını kıvırcık saçları arasında hissettiğinde saymayı bıraktı.

     Tren çuflayarak yola koyulduğunda kendi kompartımanlarına döndüler. Kara tren ikinci gecenin sonunda saat üç gibi Kalın istasyonuna vardı. Yükler istasyona yığıldı. Mustafa kendi ailesinden çok diğerlerine daha çok el attı. Doğudan gelecek tren sabaha doğru istasyona varacağından herkes bir yana dağıldı. Nihan Hanım Mustafa’daki olağan üstü ve hızlı değişimi fark ediyor ama bir şey deme cesareti gösteremiyordu. Büyük oğluna paketlerin başında bekçilik görevini vererek istasyon içine yöneldi.

     Hüseyin Efendi bir ağaca sırtını dayamış tabakasını çıkarmış sarmak üzereyken, Mustafa Elele tutuştuğu Zuhal’le babasının yanına vardı. Bir dizini kırarak yere çömeldi. Garibanın yanağına bir öpücük kondurarak ayağa doğruldu. Babası mutlu bir bakışla başını kaldırdı. Her ikisi de bir söz etmedi.

Zuhal Mustafa’yı çekiştirdi.

“Gelsene. İstasyon içinden müzik sesi geliyor.”

Mustafa kulağı hizasında fısıldayarak konuşan Zuhal’e döndü.

“Neden kısık sesle söy… Gerisini getiremedi. Nedeni buymuş dedi kendi kendine. Kulak memesinde Zuhal’in nemli dudaklarını hissetti. İçi ürperdi. Sevinçle istasyon içine doğru ilerlediler.

“Vay vay vay.” Zuhal arkası dönük olduğu için tanıyamamıştı.

“Ne oldu Mustafa?”

“Baksana bizim gardiyan müzik dinliyor.”

“Niye şaşırdın ki?”

            “Sen bilmezsin ama şimdi öğreneceksin.” Zuhal’in elini parmakları arasında sıkarak “gel” dedi.

     Nihan Hanım tahta bir banka oturmuş şef odasındaki radyodan dışarıya yayılan sesiyle Zeki Müren’i dinliyordu. Mustafa usulca yanına yaklaştı. Nihan Hanım birden gözlerini yana kaydırdı. Ancak oğlunu görünce suratını ekşitti. Zuhal afalladı. En azından gel oğlum yanıma otur diyeceğini sanmıştı. Mustafa ise bu kuşkonmaz tavırlara alışık olduğundan umursamadı.

            “Hani gecenin bir yarısı müzik dinlenmezdi Nihan Hanım? Yoksa yasak kalktı mı hee.”

“Karışma sen. Yorgunum. Dinleniyorum burada.”

            “Sen. Hem de paketlerini duvarın dışında bırakmışken. Hırsız kılıklı adamları sende gördün değil mi Zuhal?”

     Zuhal gülmemek için kendini tuttu. Annesi ukala diyerek hızlı adımlarla dışarı süzüldü.

Zeki Müren  ( Cana rakibi handan edersin ) adlı parçayı okumaktaydı. Zuhal ve Mustafa şarkı bitiminde elele dışarıya çıktılar. Ağustosun ortası olmasına karşın gece iklimi soğuktu. Zuhal Mustafa’ya daha sıkı sarıldı.

            “Salepçi” sesiyle bakışları o yöne kaydı. O esnada Hüseyin Efendi bozacıya el etti. Mustafa hızlı adımlarla babasına doğru yürüyen annesine baktı.  Düşündüğü gibiydi. Nihan Hanım Hüseyin efendiyi paylamaktaydı.

“Ne diye para harcarsın gece gece?”

Mustafa Zuhal’i çekiştirdi. Hemen yanlarında bitiverdiler.

            “Bu kadının gecenin rengiyle bir sorunu olmalı. Aynı bozacı gündüz gelseydi ne diyecekti acaba?” Cesareti artmış alaycılığa başlamıştı.

     Zuhal ise artık alışmaya başlamıştı. Bir adım geride beklemekteydi. Nihan Hanım geri çekilirken Zühal’e göz göze geldi. Oğlunun göremeyeceği bir açıdan kıza kinle baktı ve söylenerek uzaklaştı.

     Nasıl baktığı hiç umurunda değildi. Mustafa’ya biraz daha sokuldu.

     Salepçi, Nihan Hanımı kovalayan çocuklara içi ısınmıştı. Mika kupaya doldurduğu salebin üzerine bolca tarçın döktü. Babası cebindeki bozuklukları bahşişiyle birlikte salepçinin önlük kesesine bıraktı. Sıcak salebi yudumlarken Zuhal ‘nihayet göründü diyerek’ Mustafa’yı çekiştirdi.

     Kahverengi kısa kollu bir gömleğin üzerine, askılı lacivert bir tulum giymişti. Botları kalın ve uzundu. İçindeki yünler dışarıya taşmıştı. Pazıları kalın ve güçlüydü. Göz göze geldiklerinde Mustafa adamın bakışlarındaki dobralığı gördü.

“Bu babam. Sana söylemiştim. Geldiğimiz trenin Makinisti.”

            “Mustafa’nın göğsü yine daraldı. Neden birden bire ağlamaklı olduğunu bilemiyordu. Yine öyle bir durumdu. Çekinmeden elini gözlerine götürdü.

            “Bu da Mustafa. Bizimle birlikte kampa gidiyorlar. Ankara’dan bindiler.”

     Babası, bir eli Zühal’in eline kitlenmiş diğerinde boza kupası tutan Mustafa’nın bileğini yakaladı. Azıcık sıktı ve Zühal’e döndü.

            “Eğer bir arkadaşının elini sıkıca tutmuşsan, onu hiçbir zaman bırakmamalısın Zuhal.”

Demir yığını içinde çalışan bir adamdan duyduğu bu söz onun ufalanır duygusallığını parçalamaya yetmişti. Ailesi ve yeni tanıştığı insanlar arasındaki o olağan üstü zıtlık yüreğindeki gel-gitlere daha fazla dayanamadı. Ve hıçkırarak dökülmeye başladı. Bu için için ağlama nöbeti on yedi yaşında sona erecekti. Zühal’in babası onu göğsüne bastırdı. Nedenini bilmesi önemli değildi. Kızı, onun elini sıkı sıkı tutmuştu ya. Önemli olan bu idi.

     Babası yanlarından ayrılırken Mustafa Zühal’i çekiştirdi.

“Zuhal gel. Bak şurada ihtiyar bir ağaç var. Bizi çağırıyor.”

     Ağacın dibine çökerek bozayı dibinde damla bırakmayana kadar bitirdiler.

     Uzun bir düdük sesinin yankısında irkildiler. Oturdukları ağacın dibinde uyuyakalmışlardı.

Üzerlerine kalın bir şal örtülmüştü.

“Zuhal doğrul. Doğu treni geliyor.”

     Aktarma yapan yalnızca iki vagonluk yolcusu vardı. Samsun’a gidecek trene telaş ve sevinçle doluştular.

     Mustafa kendi kompartımanına dönmedi. Yolculuğu, koridor aralıklarında, pencerelerde ve vagon sonlarında Zühal’le birlikte geçirmekteydi. Otorite bu başıboş gelişmeden rahatsızlık duyuyor ancak kendi var ettiği sorunu, onun ergenliğine yükleyerek sulandırmaya çalışıyordu. Onu tek anlayan kızıydı. Bu sebeple onu sıkıladı.

            “Nurten kız, ara sıra Mustafa’yı gözle. Şu kız. Adı her neyse askıntı birisi. Ama kendini belletme. Annesi de çokbilmiş gibi, kız kısmını salıvermiş.”

     Mustafa’dan altı yaş büyüktü. Dolu ağzıyla annesinin dediklerini başıyla onayladıktan sonra, elindeki börekle koridora çıktı.

     Bir saati geçkin bir zaman sonra Kara tren Yıldızeli’nde durdu.

     Zühal’le birlikte aşağı indiler. Lokomotif göğe kömür isi ve buhar yolluyordu. Çocuklar külahlar içinde kayısı satıyorlar. Bir de gazete atın, gazete verin diye bağırıyorlardı.

     Nurten Hanım babasından bir iki külah kayısı almasını istedi. Bir yandan da kardeşini süzdü. “Birlikte yeriz değil mi balım?”

     Mustafa suratını ekşitti. Sorun kayısı değil sahteliğiydi. Zühal’in elinde tuttuğu elini biraz daha sıktı.

            “Ben hemen geliyorum.” Nurten Hanım kompartımana gidip sepetlerin arasında katlanmış gazetelerle koridora çıktı. Mustafa göz ucuyla ablasını süzdü. Tren neredeyse kalkmak üzereydi. Ablası bir koşu bulduğu bir tomar gazeteyi aşağı attı. Babasının uzattığı kayısı külahını kaptı. Çocuklar havada uçuşan gazeteleri yakalamak için birbirleriyle yarışmaktaydı. Ağzı dolu aşağı baktı.

            “Zavallı çocuklar. Kitapları yok her hal. Okumak için gazete dileniyorlar.”

Bir anda Metin’in söyledikleri çınladı kulağına.

     “Herkes bakar ama herkes göremez Musti. Örneğin baban. Neden bu kadar sık sigara içer, neden bu kadar suskun, neden öfkesini içinde taşır bilemezsin. Zira önemli olan o anki neden değil, onu o hale sokan neden önemlidir Musti.”

Gözleriyle babasını aradı. Yine bir vagon arasında tüttürüyordur diye iç geçirdi. Sonrasında ablasına döndü. Metin’in verdiği örnek her koşulda geçerli idi.

            “Onların okuma yazmaları yok ki senden gazete dilensinler.”

“Yaa. Olur, mu hiç. Baksana gazete atın diye yırtınıyorlar.”

            “Elindeki külaha bir baksaydın yaa…”  Ancak ablasının baktığı yer başka bir şeydi.

“Aaa!! Üstüne olgun dibine ham kayısıları koymuş şeytanlar.”

            “Demin zavallı, şimdi ise şeytan oldular öylemi? Sorun kayısı değil Nurten Hanım.    Elinde tuttuğun külah, gazete kâğıdından yapılmış. Çocuklar okumak için değil, külah yapmak için gazete istiyorlar.”

     Zuhal, Mustafa’nın iç içe geçmiş parmaklarını öyle bir sıktı ki, acısından gözünden yaş geldi. Mustafa Zühal’e baktı. Böylesi doyurucu bir gülümsemeye ilk kez tanık oluyordu. Daha bir güvenle sokuldu ona.

            “Haydi, Zuhal, buradan gidelim. Artık abla yok. O bundan öte Nurten Hanım.” Yüksek sesle seslenmesinin bir ikinci nedeni de, sakın peşimize düşme demenin uyarmasıydı.

     Arka vagonlara doğru ilerlerken Mustafa Zühal’i durdurarak hemen geri döndü.

“Ne oldu Mustafa?”

“Çabuk gel gülümseyen kız, sana bir şey göstereceğim. Ama acele edelim.”

     Trenin başına doğru koşar adımlarla koridor aralıklarında süzüldüler. Zuhal nefes nefese kalmıştı. Tren bir bayırdan yokuş yukarı zorlanarak tırmanıyordu.

     Mustafa Zühal’in şaşkın bakışları altında Trenin kapısını açarak onun çığlığına aldırmaksızın kendini aşağı saldı.

“Heyy ne yapıyorsun?”

“Kaygılanma. Trenin sonuna doğru yürü.”

            “Sana bir sır vereyim Musti. Tren rampa yukarı çıkarken, tabi yokuşu hesap etmen şartıyla, trenden atlayıp yanında koşar adımlarla onunla yarışabilirsin.”

     Zuhal’in telaşlanmasına aldırmadan hafif adımlarla trenin yanı sıra koşmaya başladı. Koridor penceresinden dışarıyı seyreden biradere el salladı. Şaşkınlığından heyy, demeyi bile akıl edememişti. Telaşla içeri girip arka vagonlara doğru koşmaya başladı.

            “Metin haklı” dedi. Lokomotif oflayarak-puflayarak yokuşu tırmanmaya çalışıyordu. Uzun bir süre vagonlarla aynı seviyede kaldı. Ve hatta raylardan az uzakta olsa da bir tutam papatyayı koparıp hemen geri döndü. Herkesin başı pencerelerden sarkmış kendisini seyrederken, geri döndü ve trene atladı.

     Mustafa Trene biner binmez çevresini süzdü. Zuhal, Nurten Hanım, büyük birader, Zühal’in küçük kardeşi ve meraklı birçok kişi. Hepsinde yoğun bir heyecan ve gözlerinde sorgu vardı. Kondüktöre haber verilmiş ancak çocuğu gözleyen memur ne yaptığını bilen biri düşüncesiyle el frenini çekmemişti. Güleç adımlarla yoğun kalabalığa yönelmişken, annesi herkesi iteleyerek oğlunun yanına vardı.

            “Ben sana dememiş miydim” cümlesiyle kulağına asılmak istedi. Ancak Mustafa tetikteydi. Yüzüne uzanan ele o kadar şiddetli vurdu ki, Nihan Hanım yalandan elim kırıldı diyerek geri çekildi. Ancak bundan öte asla böyle bir hareketi yapamayacaktı. Büyük birader annesine vurulmasına hiddetlenerek bir adım attı. Ancak ikinci adımda durdu. Zira    Mustafa’nın omzuna küçük abisi bir elini atmış diğer elini de yumruk yapmıştı. Bu, haydi cesaretin varsa gel der gibiydi. Kondüktör araya girdi.

            “Haydi, çocuklar dağılalım. Seni de tren hareket halindeyken bir daha atladığını görmeyeyim, kulağını ilk çeken ben olurum.” Yüzündeki tatlı gülümsemeye bir de göz kırpmayı ihmal etmedi. Mustafa tebessümle karşılık verdi. Kalabalık dağılırken Zuhal yanına sokuldu.

“Bak kalbim nasıl da güm güm atıyor.”

     Mustafa tam ona bir şey söyleyecek iken ablası yanında belirdi. Ürktüğü gözlerinden belliydi.

            “Öyle birdenbire neden sinirlendin balım? Bak kadıncağız.” Ağzındaki ezilmiş cevizler dışarı püskürünce diyeceğinden vaz geçti.

            “Gırtlağından başka hesabı olmayanın, birdenbire bir şey olmayacağını da hesap etmesi zordur Nurten Hanım.”

     Yüzüne afal afal bakması, hiçbir şey anlamadığını anlatıyordu. Ablasının geri dönmesiyle Zuhal Mustafa’nın boynuna sarıldı.

            “Seni nasıl… Nasıl.” Hıçkırıklarla daha da çok sarıldı. Artık sarsılarak ağlamaktaydı. Onda bir ilkti ama Mustafa bu tarifsiz ağlamaların ne demek olduğunu çok iyi bilirdi.  Zühal’in erkek kardeşini gördü. Az uzaktan el ederek, yemek yiyeceklerini tarif ediyordu.

Usulca, “Haydi gel dedi. Kardeşin el ediyor.”

     Zuhal başını geri aldığında yüzü sırılsıklamdı. Mustafa ilk kez dudaklarını, onun ıslak yanaklarına değdirdi.

     Nasılda gülmüş, nasıl da mutlu olmuştu. Sıkı sıkı sarılıp kompartımanlarına doğru yürüdüler. Ancak Zuhal için topladığı papatyaları şortunun cebinde unutmuştu.

     Saat altı sularında kampa vardılar. Sık ağaçlı geniş bir arazisi vardı. Saklanmış gibi duran askeri tip barakalarda kalacaklardı.

İçerisi aşırı sıcak, tuvaletler yüz metre ileride, yemekhanesi ise deniz kenarında idi. Zühal’in kaldığı baraka, Mustafa’nın iki ötesinde idi.

Yaşı daha on üç idi ve ilk kez denizi görecekti. Zühal’le birlikte sahile koştular.

     O akşam, sabah ışıyıncaya dek Shakespeare’inin Othelosunu, Pisagor’un Matematiğini ve Arşimet’in kaldıraç yasalarını konuştular. Hararetli, tartışmalı ve bir birlerinin sözünü kesercesine. Sanki çok aceleleri varmış gibi.

     Annesi uykulu gözlerle Zühal’e seslendi. Mustafa Zühal’e el ederek barakalarına yöneldi. Babası içerde değildi. Yine bir yerlerde sigara tüttürüyordur garibanım dedi. Baraka sivrisinek kaynıyordu. Umursamadı.  Derin bir uykuya gömüldü. Öğleni geçkin bir zamanda uyandı.

     Babası dışında kimse yoktu. O da derin derin horluyordu. Zühal’in barakasına yöneldi. Annesi barakanın önüne bir kilim sermiş, örgü örmekteydi. Mustafa’nın yanına yaklaşmasıyla başını kaldırdı. Ne soracağını bildiğinden ondan önce yanıtladı.

            “Kardeşleri uyuyor ama o erkenden deniz kenarına gitti evladım.” Başını eğerek annesini onayladı.

     Eğer bir arkadaşının elini tutmuşsan onu hiçbir zaman bırakmamalısın Musti. Babasının kendisine armağan ettiği bu sözü sahiplenerek sahile yöneldi. Bir çam ağacının dikenli yapraklarını kopardı. Kargaları kovaladı ve ağaçlık mekândan sıyrılarak sahile ulaştı.

     Deniz kenarında kumların arasında iki yıkanma çeşmesi vardı. Demir su borusu belli bir yükseklikten sonra U şeklinde aşağı bükülüyordu.

     Zuhal saat onda güneşlenmek için sahile gelmişti. Ama geceden ertelenmiş uykuya yenik düştü. Üç buçuk saat kızgın güneşin altında debelenmiş durmuş, terden sırılsıklam uyandığında her yanı kuma batmıştı. Çeşmenin kolunu kaldırarak borudan akan suyun altına girdi.

     Öğlen yemeği yiyenler birisinin düştüğünü gördü. Sahilden birkaç kişi çeşmeye koştu. Kamp doktoru henüz gelmemişti. Jandarma kendi hekimini göndermiş, ölüm raporunu hazırlıyordu.

     Rapor, birçok ayrıntı sonrası, ani şok ve beyin kanaması olarak sonlanmıştı.

Hiçbir neden yokken ağlayan kendisi, bir anda taş kesilmişti. Ailesinin bile haberi yok dedi. Koşar adımlarla annesinin barakasına vardı. Ancak onun göremeyeceği bir yakınlıkta adımlarını yavaşlattı. Zühal’in annesi, üzerine doğru gelen gölge üzerine başını kaldırdı. Bir insan bu kadar açık verebilir miydi? Sanki sevincinin derisi yüzülmüştü. Öyle boş öyle anlamsız bakıyordu ki, en kötüyü düşünmekten kendini alıkoyamadı. Ayağa doğruldu. Bir kasırgada savrulmamak için birbirlerine sarılan insanlar gibi, kollarını sıkı sıkı birbirlerine kenetlediler.

     Hızla sahile vardılar. Mustafa kalabalığın yakınına yaklaştığında annesinin elini çekerek onu durdurdu. Zira Zühal’in ölü bedenine bakmak istemiyordu.

“Beni affedin” dedi. “Ama onu, elimi sıktığı gülümsemesiyle hatırlamalıyım.”

            “Seni anlıyorum oğlum. İnan bende senin yaptığın gibi yapardım.”  Ama demelerin bittiği bir an vardı. Zira kızını görünce yere yığıldı.

     Ailesinin tümü oraya vardığında, Zuhal tabutun içindeydi. Zira kamp müdürü, jandarmayı sıkılamış ve cenazenin hemen kaldırılmasını istemişti.

     Nihan Hanım ise rahatlamıştı. Oğlunun cenazeden uzak durmasını, elinin kiri edasıyla yorumlamıştı.

     Kamp derin bir yasa bürünürken, aynı anda kampın boşalma tehlikesi de gündeme geldi. Zühal’in solgun bedeni yine trenle Eskişehir’e gönderilecekti.

     Eğer bir arkadaşın elini tutmuşsan, o eli asla bırakmamalısın Mustafa. Durumu tersine döndürerek onlarla gitme kararı aldı. Tek destekçisi küçük abisi idi. Gardiyan ve korosu ise telaş içindeydi.

            ‘Ne demek kamptan ayrılalım. Zaten yeni geldik. O kadar yolu el âlemin kızı için mi geri döneceğiz.’ Bu kez de onun gitmesine değil de kendi gitmelerini karşıydılar.

     Gardiyan, oğlunun ergenliğini bahane ederek üstüne fazla gidilmemesini istiyordu ama zaten kendi dışında üsteleyen de yoktu.

Ankara’ya telefonla bağlanılarak Metin’e durum aktarıldı. Metin seve seve arkadaşını kabul edeceğini söyledi. Mustafa, ‘arkadaşım’ sözünden gururlanırken, küçümseyenler arka planda yalnızca fısıltıyla yetindiler.

            “Hıhh. Bu yaştaki çocuğun kocaman adamdan arkadaşı olur mu hiç.” Yusuf ablasına baktı. Bir sis bulutunda bile bir hareket, bir desen vardı. Ablası için artık suratını bile ekşitmesine gerek yoktu. Zira bu hayatı hiç anlamamış ya da hiç anlayamayacaktı.

     Mustafa Eskişehirlilerle birlikte kamptan ayrılacak, Metin ise Ankara garında onu karşılayacaktı. Ve onlar gelene değin evinde ağırlayacaktı. Nurten Hanım çok gerekliymiş gibi araya girdi.

            “Peki, bu çocuk bir yabancının yanında ne yiyip ne içecek? Zaten adam çalışıyor. Sefil olacak oralarda” Yusuf bir ablasına bir Mustafa’ya baktı. Birisinin gözü çakmak çakmak, diğerinin ağzı dolu dolu idi.

            “Doğru dersin” dedi. “Çocuk bekâr bir adamın evinde cevizi nereden bulacak!” Ablası sevindi. Sonunda kardeşi kendisini bir ilkte olsa desteklemişti. Sırıttı.

     Yusuf ve Mustafa aynı anda Nurten Hanıma baktılar. Alay edilmesinden bile kendine pay çıkarması normaldi. Dönüş hazırlıkları hızla yapılırken, Mustafa yerinde duramıyordu.

     Sonunda çaresizliğinin çaresini buldu. Tüm bakışların üstünde olduğunu bile bile babasına yaklaştı. Ve hayatında yine bir ilki gerçekleştirecekti.

            “İçtiğin sigaradan bana da versene.” Babası sevindi. Hemen yelek cebinden muhtar çakmağını ve tabakasına yerleştirdiği Bafra sigarasından bir tanesini ona uzattı.

     Hüseyin Efendi titreyen eliyle sigarayı tutuşturdu. İsli bir ispirto kokusu çevreye yayıldı.

Mustafa, “benim garibanım” diyerek onun boynuna sarıldı. Arkası dönükte olsa, artık gardiyanın kendisine nasıl baktığını, ablasının nasıl afalladığını ve büyük kardeşinin yok artık diyeceğini bilerek yere çöktü. Sigara dumanını öksüre öksüre, göğe üfledi. O an Metin’i anımsadı. “Önemli olan o anki neden değil, onu o hâle sokan neden önemlidir Musti.”

Kara Tren öğleden sonra Ankara garına yaklaştı. Bir gün öncesinden Eskişehir’den akın akın insan gara gelmiş, geceden sabaha dek beklemişlerdi.

     Tren oflayarak durdu. Önce Zühal’in annesi, kardeşleri babası ve en son Mustafa trenden atladı.

     Annesi Mustafa’ya dönerek elini uzattı.

            “Gel Mustafa. Seninle tanışmak isteyen bir sürü genç var.” Onu kalabalığın içine götürerek elini kaldırdı.

            “İşte. Size telefonda söz ettiğim Zühal’in arkadaşı bu. ‘Bu’ vurgusu, o denli keskindi ki, Zühal’in okuldan, mahalleden ve yakınlarından oluşan otuza yakın tanışı bir anda çevresini sardı.

     Elini sıkanlar. Sarılanlar. Yüreği cesur çocuk diyenler.

     Yeniden ağlamaklı oldu. Gözlerinin dolmasını engellemesi nafile idi. Cümleler ağzından parça parça döküldü. Daha yeni öğreniyordu, koca kalabalığın kendisini görmek için geldiğini.

            “Nee! Nasıl yani. Benim için Eskişehir’den Ankara’ya mı geldiniz?”

            “Sen bir başına arkadaşını uğurlamak için buraya gelmişsen, bizimkisi teferruat bile sayılmaz.”

            “Eskişehir bundan öte senin evin sayılır.” Ve lüle taşından yapılmış bir sürü armağan. Metin ise, Mustafa’nın durumunu uzaktan izliyordu.

     Trende annesine bir ara beyaz inciri çok sevdiğini söylemişti ama bir kasa incir getireceklerini bilemezdi.

            “Bu bahçeden” dedi yaşlıca biri. “Emme bir gün öncesinden toplamışımdır. Hele tadıver şimdi.” Kendi elleriyle soyup ona uzattı. Mustafa düşlere daldı. İnsanlarda tren rayı gibiydi. Ayrı hatlarda ilerleyen raylar. Kiminde kibir, diğerinde dostluk. Birinde oburluk, diğerinde paydaşlık

     Makas aralığında isteyen diğer raya geçebilirdi. O da bunu yapmıştı. Artık diğer hattaydı. İkinci inciri soyduğunda gözleri Metin’i aradı. Hemen arkasındaydı. Yine diz çökerek karşıladı onu. Nasıl sarılmaydı bu böyle. Annesinden görmediğini, arkadaşından öğrenmekteydi. Gözlerini kaçırmadı. Sular süzüldü yanaklarına. İri gövdesiyle Zühal’in babası göründü arkada. Nasıl sevindi Metin’le tanış çıkmalarına. Onlar uzun uzun dertleşirlerken, kalabalığın arasına sığınarak onları dinlemeden edemedi.

Az sonra yanlarından uzaklaştı. Zira öfkesini dışarı taşmak üzereydi.

     Vay. Vay. Vayy. Demek bu yaşta çocuklar el ele dolaşmazmış haa… Ya kız gebe kalsaymış. Oğlanda kabahat yok, kız ona asılıyormuş. Vay bee. Ne kadar iğrenç olduğunun farkında mısın Nihan Hanım? Şu demir yığını bile, senin pıhtılaşmış vicdanından daha ağır değildir.

     Trenin kalkma anı yaklaştığında babası Mustafa ile vedalaşarak Makinist dairesine geçti. Bir adım arkasında annesi göründü. O da Metin gibi dizlerini kırarak yere çöktü. Mustafa’yı kolları arasına aldı. Arkasında uzun bir vedalaşma kuyruğu vardı. Ama annesinin umurunda değildi. Başını oğul omzuna dayamış, hüngür hüngür ağlıyordu. Mustafa’nın elini aldı, avuç içini öptü ve zor da olsa doğruldu.

“Sağlam dur çocuğum. Umarım tez zamanda yolun düşer Eskişehir’e.”

Tren uzun uzun tiz düdüğünü öttürdü. Metin ile birlikte yere çöktüler

     Ateş, su, demir ve alın terinden dökülmüş lokomotif gökyüzüne bembeyaz bir buhar salarak gözden kayboldu. Hava kararmak üzereydi. Metin artık doğrulma vaktinin geldiğini düşünerek Mustafa’ya döndü.

            “Suskunluğa battın bee Musti. Ailene olan öfkeni anlıyorum ama şu sıkılı yumruğunu gevşetsen artık.”

     Mustafa ayağa doğruldu. Avucunu açtı. Parmakları arasında Zühal’e vermeyi unuttuğu papatyalar vardı.

“Ona verecektim ama.” Yutkundu.

“Gardiyanın arkamdan dediklerini işittim Metin.”

“Biliyorum Musti. Farkındayım.”

            “Ama onlar şunun farkında değiller Metin. Bizi yan yana tutsaklayan nedenleri hiçbir zaman, bizim gibi anlayamayacaklar. Öfkemin asıl sebebi, kendi dışındaki yaşamlardan bihaber olmaları. Bu sebepten nefretim hiç sönmeyecek Metin.”

            “Sen… Sen. Dört gün önce buradan giderken bir çocuktun Musti. Şimdi… Şimdi ise. Kocaman.” Gerisi gelmedi. Boğazı düğümlendi.

     İçsel sarsılmanın bu denli yoğun yaşandığı bir durumda, ifadeye de gerek yoktu. Koca adam, sarsıla sarsıla ağlıyordu.