Duvar

Mustafa Angın
911 views

DUVAR / GÖRSEL TANITIM

Eser okunurluğu dışında izlenebilir ve görselliği olan bir kurgu olarak tasarlanmış. Anlatı, diyalog, aksiyon ve metinler spiral bir merdiven basamakları gibi pürüzsüz işlenmiş. Matematiksel bir yapısı olan eser, her sayfa sonunda birkaç soru işaretiyle bizi diğer sayfayı açmaya zorluyor.

Hiçbir şeyi çarpıştırmadan, doğanın içinde bulunduğu yasalarla aktaran bu eser, kaçınılmaz olarak kibir, ego, inanç gibi kavramları da karşısına alarak geliştirmiş.

Okuyucunun kafasındaki birikmiş soruları mengene dişleri arasında sıyırarak aktarması, izleyicisine geniş bir ferahlama duygusu yaşatıyor.

Akıcı bir anlatımın egemen olduğu eserde tüm geçmiş anılar yerle bir olurken, korkularımızdan korkmamayı akıl yoluyla değil, doğanın yön gösterdiği biçimde öğrenmemizi sağlıyor.

Eserin büyük ölçekte 10-18 yaş arasını işlemesi / dışarıdaki tüm yaş gruplarının onları izlerken aynı zamanda birbirleriyle kaynaşmasını da sağlıyor.

Gün-zaman gibi kavramların olmadığı, yok edildiği evrende, hiçbir tasarımın doğa dışında aranmaması zorunluluğu, esere tutunmamızı sağlıyor.

Diyaloglarda, “Sokağın lafları süsleyecek lüksü yoktur.” diyecek kadar yaşama net bakması, ayrıntıların süpürülmüş olması esere canlılık katıyor. Ayrıca bazı diyalogların salt izlenir-görünür olmas, kurgunun hafızalaşmasındaki katkısı bakımından da önemli.

Konusunu bilimsellik üzerine koyan eserde / hafıza nakli – donmuş hafızanın yedeklenmesi ve üst-insan yaratılma girişimlerinin işlenmesi merakla incelenecek konular arasındadır.

Eylemin başlangıcı ve gelişimi yalnızca sonuca giden yolu kısaltması, anafor bir hareketin içine düşmüş kahramanlarda kırılganlığa ya da değişime neden olmaktadır.

Kurgudaki kahramanın amacına göre değil, kahramanın hırsı ve arkasında dayandığı güce göre işlenmesi, öykünün kahraman olmasını sağlamış.

Kahramanlarının çocuk ya da genç yaşta olmaları, sorunları çözüş biçimlerine de farklı bakmalarına sebep olmuştur. Kendilerini, koruma yasası, teknolojik aygıtlar ya da güvenlik donanımları ile değil / zayıflıklarını birleştirdikleri kalabalık olma duygusuyla geliştirirler. Bu sebeple elde edecekleri gücü / tikel düşünerek bulmazlar. Bu ise karşıdaki donanımlı gücün geri çekilmesine neden olur.

Bu iki tezatlık, donanımlı olanları sürekli asabi, sinirli, gülmez tipler yaparken, diğerleri neşeli esprili ve sevinçlidirler.

DUVAR / TEKNİK ANLATIM

Hangi zorunluluk bir bedenin başka beden üzerindeki tahakkümünü açıklayabilir ki. Mısırlılardan bu yana ölümsüzlük hep araştırılır olmuştur. Ölümü frenlemenin en yakın tarihi ise genetik çağın başlangıcıdır.

Biyolojik beden çürümek zorundadır. Ancak yeni doğmuş bir bedene aktarılacak deneyim dolu bir hafıza ile bir sonraki nesil arasına karışmak efsaneyi başlatmak olmalıdır. Kaza eseri kavanozun kırılmasını da göz önüne alarak RNA konsantresinin dondurulmuş birkaç kopyasını bulundurmak, sonsuzluğu yakalamak için tesadüf olmayacaktır. Bir sonrası ise bu sonsuzluğu fantastikleştirmek için iki ayrı bedenin bir masada sohbeti ise çılgınca olmalıdır. Daha da ötesi biri kız biri erkek olarak aynı hafızanın bir yatakta sevişmesi ve birbirlerini arzulaması ise çıldırtıcı olacaktır. Gen bilimciler bunu, teknolojinin doğal ayıklanması olarak savunacaklardır. Evrim tarihindeki eşit insan çabası ortadan kalkarken üst insan anlayışı geri gelecektir.

Organların atom altı moleküler resimlerini çekebilecek teknik donanımı yaratabilmek, 30.000 genetikçiyi bu iş üzerine verebilecek bir finans gücü oluşturabilmek ve bu ağı korumak için güvenlik kartelleri oluşturabilmek, üst insan oluşumunun arkasındaki gücün tarifi için yeterli bir tanımdır.

Ancak aynı sahnede, bir bedenin başka bir beden üzerindeki tahakkümüne karşı duranlar da vardır.

Doğrunun doğa olduğu ve her türlü yapay girişimin söküleceği düşüncesinde olanlar, bu düşünceleri edindikleri için değil, doğanın duruşundan dolayı böyle düşünmektedirler. Ancak bu sökülme kendiliğinden olmayacaktır. Kendilerini koruma yasası, teknolojik aygıtlar ya da güvenlik donanımları değil, zayıflıklarını birleştirdikleri kalabalık olma duygusudur. Üst merkezi yaptıkları geniş bir sokağı çıkmaz sokağa çevirirler. Çünkü çıkmaz sokak yalnızca gidenlerin değil, zorunlu olarak geri dönenlerin de sokağıdır.

Bir kişiyi iki kez görme, iki kez izleme, iki kez inceleme, iki kez sorma, iki kez vurma, iki kez uğurlama ve iki kez sobeleme şansına sahiptirler.

Bu sebeple tezatlığı, kavgayı kendi sokaklarına çekerler. Onları hiç bilmedikleri hiç deneyim sahibi ve hiç alışık olmadıkları bir durumun içine sokarlar. Bu kitlesel gücün, kütlesel güce dönüşmesi durumudur. Bu ise hiç akla sığmayacak dönüşümleri zorlar. Çünkü doğadan edindikleri örnek muhteşemdir. Kütle çekim yasası nasıl işliyorsa, eylemliklerini de bu yasaya oturttururlar.

Kütle çekim kuvvetinin, uzun mesafelerde gücü artar yasasından yola çıkarak, uzun mesafeyi uzun eylem biçimine dönüştürürler. Ve Günler boyunca süren eylem biçimleriyle bulundukları menzilin dışına taşarlar.

Bir sonraki yasa ise, kütle çekim kuvveti emilemez ve dönüştürülemez yasasıdır. Onlarda kendi çapları etrafında yarattıkları anaforla kendileriyle hiç ilgisi olmayan pasif güçleri de kendi güçleri içine çekerler. Yaratılan anafor suya düşen damla halkaları gibi birbiri ardı sıra yükler. Uyguladıkları bir birim basınç, sayısız basınç birimlerine dönüşür. Dışarıdan yapılan hiçbir müdahale anaforu dağıtamaz. Saniyede bin devirle dönen çelik dişli bir çarkın içine çomak sokmak gibidir.

Eser: 72 yaşındaki, üstinsan yaratmak isteyen sosyoloji profesörü Fred ile felsefe sokağında büyümüş 16 yaşındaki Meryem adlı bir kız arasındaki çatışmayı anlatır. Bu çatışma, birisinin ufalanmasıyla sonuçlanacaktır.

DUVAR YOUTUBE VİDEO’SU

DUVAR ÖYKÜSEL ANLATIM

Roman; Doğru nedir Mery? diye başlar ve “Son diye bir şey yoktur” diye sonlanır. Meryem 16 Wint ise 9 yaşında iki kız çocuğudur. İkisi de sokakları mekân edinmişlerdir. Yaşam gıdaları felsefe ve bilim kitaplarıdır. Ancak direniş kaçınılmaz ise, örgütlü bir plan her an hazırdır.

Çünkü doğru nedir sorusuyla çıktıkları yol, engebeli çetin ve kavşakları ölüm tabelalarıyla doludur.

Çıkmaz bir sokağı kendilerine mekân yapan bu ateist grup, hayatları boyunca ilk kez duyacakları bir korkunçlukla karşılaşırlar. İnsan hafızasını kopyalamadır bu. Kopyaladıkları bu hafızayı kendilerine nakletmek de işin ikinci ayağıdır. 80 yaşındaki bir profesör yeni doğmuş bir bebeğin hafızasına yerleşerek yeni bir yaşam elde edebilecektir. Seksenlik bedeni çürürken, o emeklemeye yürümeye başlayacaktır. Ama seksen seneye sahip hafızasıyla. Daha da ötesi aynı kopyadan birkaç tane daha yaptırarak, her hangi bir kaza ve ölüme karşı kendisini yedekleyecektir. Bundan da ötesi erkek bedene sahip hafızasını yeni doğmuş bir kıza da aktararak fantezi dünyalarını genişleteceklerdir. Daha da ötesi ise, her iki kopyasıyla birlikte sevişmek fantezilerin en doyumsuzu olacaktır. Böylece sonsuz bir yaşam döngüsü elde edebileceklerdir.

Kahramanlarımızın bu durumu öğrenmeleriyle başlayan çatışma, 690 sayfalık romanın sonuna değin devam eder.

Çünkü onlara göre doğru, doğanın kendisi olmak zorundadır.

Romandan bir diyalog kesiti.

“Doğru nedir Mery?

“Peki, kısa yoldan mı söylememi ister misin? Yoksa tartışarak mı bulalım?”

“Eeee! Hemen söylesen çok iyi olur Mery.”

“Tamam ufaklık. Doğru Doğadır. Anlaştık mı?” Ona bakmaksızın elindeki kitabı araladı.

“Eeee. Şimdi doğruyu bulmuş mu olduk Mery?” Meryem okuduğu yerden kafasını kaldırmadan yanıtladı.

“Ne bulmayı umuyorsun Wint? Sence doğru bulunacak bir şey mi?”

“Elbette Mery. Doğru diye bir şey varsa herhalde bulunacak bir yerdedir.”

“Peki, bulacağımız şeyi nerede arayacağız?”

“Hımm. Sanırım çevremizde.” Meryem bu kez, kitabı sayfa aralığına bakmadan kapattı.

“Wint örneklerini somutlaştırarak söylersen daha iyi anlaşırız. Şimdi çevremiz derken ben karşıdaki çöp bidonunu gösterip doğruyu onun içinde mi arayacağız? Desem ne yanıt verirdin?”

“Eee. Evet. Kabul ediyorum. Çevremiz sözü yanlış oldu. Bence iyilik yapmak doğruluktur.”

“Yine anlam dışına taştın çocuk. Şimdi de ‘iyilik nedir’ onu mu çözmeye çalışacağız.

Eğer ki iyilik yapacak gücün yoksa doğruyu da çöp tenekesine atmış olmuyor muyuz?”

“İyide Mery. Doğanın içinden doğru olanı nasıl bulacağız peki!”

“Alışkınlıklarından bir türlü vazgeçemiyorsun Wint. Neden doğruyu bulmak gibi sürekli bir uğraşın içindesin ki? Doğru bulunacak bir şey ise, bu kez de nerede bulunacağı gibi bir açmaza girmez misin? Doğru, doğanın kendisi olmak durumundadır. Aranması, bulunması gereken bir şey değil. Kimine göre ahlaklı, kimine göre iyiliksever, kimine göre inançlı olmak doğru gibi gözükebilir. Ama doğruyu, kimlerin, kimin anlayışına göre mi belirleyeceğiz?”

“Doğru diyorsun ama hâlâ doğrunun ne olduğunu bulamadık.”

“Pekâlâ Wint. Sence bir tilkiye göre doğru ne olmalıdır?”

“İyi de o bir hayvan. Doğrunun ne olduğunu nereden bilecek ki?”

“Kısacası doğru tanımı, yalnızca insanın bakış açısıyla bulunur öyle mi? Peki, bir insan olarak düşünürsek, tilkinin doğrusu ne olmalıdır?”

“Off Mery.Bu ne biçim soru böyle?”

“Bu örneği şunun için verdim Wint. Doğruyu bulmak için karar mekanizması mutlaka insan mı olmalıdır?”

“Eee. Sanırım haklısın.”

“Peki. Sözümü kesmeden az dinle. Şimdi doğruyu bulmak için başka bir pencere açalım. Şöyle ki, soluduğun hava su, biyolojik canlılar, bitkiler, taş, gaz ya da oturduğun sandalye, aklına somut olarak ne gelirse her şey atomdan meydana gelir. Atomu ise ancak elektron mikroskobu ile görebiliriz. Atom ise, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dolaşan elektronlardan oluşmuştur.”

“Çekirdeğin içinde ise proton ve nötron denilen başka parçacıklar vardır. Çekirdek, atomun tam merkezinde bulunur. Çekirdeğin yarıçap uzunluğu ise, atom yarıçapının on binde biri kadardır. Yani masa üzerine bir nokta koyar ve bunu çekirdek varsayarsak, atomun çevresi on kez yokuşun yukarısındaki plaza oteline gidip gelmek kadar uzak düşer bize.”

“Vay canına. Ciddi misin Mery?”

“Elbette. Ama dinle. Uzaklığın yanı sıra bir de çokluk hesabı vardır Wint.” Tabağın kenarına bulaşmış bir şeker taneciğini avucunun içine alarak Wint’e gösterdi. “Bu toz şeker tanesindeki atomları saymaya kakıştığımızda karşımıza şöyle bir zorluk çıkar. Eğer bir saniyede bir milyar atom saydığımızı varsaysak bile, şeker taneciğindeki atom sayısını tam tespit edebilmemiz için, beş yüz sene ilave bir ömre ihtiyacımız olacak demektir.”

“Vay bee. Hem de bir saniyede, bir milyar sayacağız öyle mi?”

“Aynen öyle Wint. Şimdi azıcık ta aralarındaki ilişkilere değinelim istersen.”

Kitabın arka boş sayfasını çevirerek, montunun cebinden bir kurşun kalem çıkardı ve çizmeye başladı.

“Şimdi iyi bak. Atomdaki bu elektronlar, çekirdek çevresindeki yörünge üzerinde dolanırlar. Elektronlar ile çekirdek arasındaki çekim kuvveti, elektronların kendi aralarındaki itme kuv-vetine üstün geldiğinden, elektronlar atoma bağlı kalırlar. Elektron ise, elektriksel olarak eksi yüklü bir parçacıktır.”

Kitabı, kalemin arasında bırakarak kapadı.

“Yeniden konumuza dönersek. ‘Bana göre elektronun en dışta dönmesi yanlıştır deme şansım var mı Wint? Öyleyse doğruyu kime göre değerlendireceğiz? Çekirdek ile elektronlar arasındaki uzaklık bence çok fazla, az birbirlerine sokulsalar olmaz mı diyebilir miyiz?”

Wint oturduğu taburesini sallamaya başladı.

“Sabırlı ol çocuk. Bitiriyorum. Doğrunun ne olduğuna şimdi sen karar vereceksin. Özcesi, doğanın kendi yasası, kendi içinde doğruluk taşır Wint. Ve doğa yasası iyilik, ahlak ve inanç kavramlarla bağdaşmaz. İnsan yorumuyla yaklaşmamız, insandan önceki doğayı da yok saymamıza yol açar.”

“Çok ilginç. Heyecanlandım birden. Ama senin de inançların var Mery.”

“Elbette var. Ama doğadışı varsayımlar ve fizikötesi kurgular değil. Benim inancım devinen doğanın, öncesiz ve sonrasız olduğunun tanımıdır. Ancak bu benim görüşümden dolayı değil, doğanın duruşundan dolayı ben öyle düşünmekteyim. Bu yüzden doğada fesat ve kin güderlik yoktur. Okuduğun kitaptaki gibi, kibir ve entrika yoktur.