50 SORUDA MİLLİ MÜCADELE

Gamze Güven
971 views

Mustafa Kemal Atatürk, “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

“Herhangi bir tarihi elinize aldığınız zaman, onun gerçeğe uygun olup olmadığına güven duymak için dayandığı kaynak ve belgeler araştırılır. Bizim şimdiye kadar doğru bir millî tarihe malik olamayışımızın sebebi tarihlerimizin, hakikî okuyucuların belgelere dayanmaktan ziyade ya birtakım meddahların veya birtakım kendini beğenmişlerin hakikat ve mantıktan uzak sözlerinden başka kaynak bulamamak bedbahtlığıdır. (1924 Atatürk’le Konuşmalar, Mustafa Baydar, sayfa 92. ) Sözleriyle tarih yazımına verdiği önemi ortaya koymuş ve tarihin saptırılmadan, tahrif edilmeden yazılması gerekliliğine önemle vurgu yapmıştır.

Yazar Ahmet Hür de Puslu Yayıncılık tarafından basılan ve 2017 yılında ikinci baskısı yapılan bu kitabında; Dünyada emperyalizme karşı verilmiş olan en büyük mücadele olan ve pek çok devletin bağımsızlığını kazanmasında önder rol oynayan Millî Mücadele tarihimizi, elli çarpıcı başlık altında ele alıp, son derece fazla kaynaktan istifade ederek objektif bir bakış açısı ile sade ve akıcı bir dille okuruna sunmaktadır.

Kitabın “İLK SÖZ” bölümünde yazarımız, “Millî Mücadele üzerine pek çok kitap yazılmıştır. Son on beş yirmi yıldan bu yana da Mustafa Kemal ve arkadaşlarını kötüleyen, aşağılayan kitaplar, çok baskılı bir şekilde yayın hayatımızdadır.”

“… Kendi ideolojisine uymayan tarihi kişilikleri, ne kadar iyi bir şey yaparsa yapsın çöpe atmaya çalışmak bence, kendi yazdığını çöpe atmaktır.” diyerek, yine kendi tabiri ile “tarihi gerçekleri bulmaya değil, çarpıtmaya meyilli olan” tarih yazarlarından duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Bu bakış açısı ile Millî Mücadele tarihimizde çok tartışmalı olan, kulaktan dolma bilgilerle şekillendirilen bu nedenle de çoğu doğru olarak bilinmeyen bazı olayları, “tezleri ve anti tezleri ile birlikte inceleyerek, sentezi okura bırakmıştır. “

Elli soruda ele alınan bu tarihi olay ve olgular, halen güncel olarak tartışılan konulardır. Kitapta;

Vahdettin Hain midir, Vahdettin’i İstanbul’dan İngilizler mi kaçırdı, Vahdettin İstanbul’dan parasız mı kaçtı, Atatürk’ün Samsun’ a gidişinde Vahdettin’in rolü nedir? Soru başlıkları altında yapılan anlatımlarda, bu soruların ayrıntılı cevapları ve yazarın vardığı objektif sonuçlar yer alır. Bu başlıklar altında Vahdettin’in kişiliği, İngiliz hayranlığı, millete, özellikle Anadolu halkına bakış açısı, vatana ihaneti, Atatürk’le olan ilişkisi ve Millî Mücadelede ki konumu tüm belgeleri ile ortaya konulur. Bu soruların cevaplarını objektif olarak verebilmek, okura gerçekleri iletebilmek için çok fazla (31 kaynak) kaynaktan yararlanılmıştır. Vahdettin’in yabancı basın organlarına verdiği röportajlara, kendi anlatımlarına da sıklıkla yer verilmiştir.  Bu da okurun doğruya ulaşmak için “sentez” yapmasını kolaylaştırmaktadır.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, kitapta ki her bir soru, tarihini önemseyen, ilgi duyan ve merak eden herkesçe bir solukta okunacak konulardan oluşmakta. Aslında her bir soru için bir kitap yazılabilir. Böylesine kapsamlı sorulara, sıkılmadan tüm yönleriyle cevap bulmak bu kitapla mümkün. Yazar bunu, 471 sayfada büyük bir ustalıkla başarmış.

İçeriğe devam edersek, Vahdettin ile ilgili kısımlardan sonra, Atatürk Samsun’a kaç lira ile gitti? soru başlığı altında Millî Mücadele döneminde yaşanan ekonomik sıkıntılar anlatılır. Hürriyet ve İtilafçıların, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçerken padişahtan 40.000-60.000 altın aldığı yalanları belge ve bilgilerle çürütülür. Mustafa Kemal’in bırakın bu kadar altını, padişahtan bir kuruş bile almadığı, Ankara’ya geldikten kısa süre sonra Ankara Müftüsünün esnaftan para toplaması gerçeği ile de pekiştirilir. Yazar burada Mustafa Kemal’in vatan savunması için harcanan paranın her kuruşunun hesabını verirken gösterdiği hassasiyete de vurgu yapar ve çok isabetli olarak “Mustafa Kemal bugünün yöneticilerine benzemez. Para sayma makinesi hiç olmadı. Ayakkabı kutusu da! “der.

Atatürk Bursa Nutku ’nu söylemiş midir? sorusu da yazar tarafından, “Bursa Nutku, Mustafa Kemal tarafından söylenmiş, günümüz insan hakları açısından ‘direnme’ hakkını içeren bir konuşmadır.” Şeklinde yorumlanmıştır. Bu kapsamda, Bursa Nutkunun neden bir darbe çığırtkanlığı olarak görülemeyeceği de yine pek çok kaynakla desteklenerek açıklanmıştır.

Millî Mücadele de din adamlarının gücü ve etkisi nedir? soru başlığı altında da bu büyük mücadelede, İngiliz yanlısı din adamlarının çıkardığı ve/veya desteklediği iç isyanlar, Millî Mücadele aleyhine hazırlanan fetvalar anlatılarak, din adamlarının büyük çoğunluğunun padişahçı, işbirlikçi ve Millî Mücadele karşıtı olduğu gerçeği göz önüne serilmiştir. Bunun yanında bu büyük mücadeleyi destekleyen az sayıda din adamlarının özverili çalışmaları da anlatılmıştır.

Kitapta ki; Topal Osman Ağa gerçeği nedir, Nurettin Paşa kimdir, Çerkez Ethem gerçeği nedir, kahraman mı, hain mi, Bekir Sami Beylerin Milli Mücadelede ki rolleri nelerdir, Dr.Rıza Nur kimdir, Kazım Karabekir’in Milli Mücadeleye katkısı ve etkisi nedir, Ali Çetinkaya kimdir, Demirci Mehmet Efe kimdir ve Milli Mücadelede neler yapmıştır, Hasan Tahsin kimdir? Soru başlıkları altında, Millî Mücadele de olumlu- olumsuz etkileri olan önemli şahsiyetlere ayna tutulmuştur. Bu kişilerin yaptıkları yanında, renkli ve/veya karanlık yönleri oldukça çarpıcı anlatımlarla resmedilmiştir.

Millî Mücadele döneminde yaşanan ve mücadeleyi oldukça zorlaştıran ayaklanmalar ise kitapta; Ayaklanmalar neden ve nasıl oldu, Koçgiri Ayaklanması, Şeyh Said Ayaklanması, Ali Batı Ayaklanması, Haçin Ayaklanması,1. Ve 2. Bozkır ve Konya Ayaklanmaları, Düzce ve Yozgat Ayaklanmaları neden ve nasıl oldu, Anzavur Ahmet kimdir, ayaklanmalarda ki rolü ve etkisi nedir? başlıkları altında, bütün yönleriyle incelenmiştir.

En çok bilinen ve tartışılan ayaklanmalardan biri olan Şeyh Said ayaklanmasının kim ya da kimler tarafından çıkarılıp, desteklendiği konusunda ki bütün tezler kitapta yer bulmuştur. Bunlardan en komiği olarak nitelenen tez ise Şeyh Said Ayaklanmasının Ankara Hükümeti tarafından çıkarıldığı yönünde ki tezdir. Burada ayaklanmada ki İngiliz etkisi, o dönemde ki Gizli TKP ve Sovyetler Birliğinin isyana bakışı, sol düşünürlerden Hikmet Kıvılcımlı’nın bu isyan hakkında ki yorumları da irdelenmiştir. İsmet İnönü’nün anılarında bu ayaklanmayı Kürtçü bir ayaklanma olarak görmediğini de okuruz. Nitekim o dönemde ki pek çok Kürt aşireti de Ankara Hükümetine bağlı olduklarını, ayaklanmayı doğru bulmadıklarını belirten telgraflar çekmişlerdir. Şeyh Said’i öven, onun çok cesur biri olduğunu ve asla taviz vermediğini savunanlar ise bir mahkeme anekdotu ile anlatılır. Şöyle özetleyelim;

“Mahkeme Reisi sordu:

-Neden İsyan ettin?

Şeyh cevap verdi

-Ben dini vecibemi yerine getirdim.

Reis tekrar sordu:

-Senden başka Müslüman yok muydu?

Şeyh Said anında verdi cevabını

-Herkesin göreviydi.

               Mahkeme 28 Haziran 1925 de kararını verir. Başta Şeyh Said olmak üzere 47 kişi idama mahkûm edilir. Bu kararın çok önemli bir yanı da tekke ve zaviyelerin kapatılmasının öngörülmüş olmasıdır. Yazar, bu ayaklanmanın, meclis dışı sol muhalefeti susturmak için bir bahane olarak görüldüğünü ve bu bahane ile ezilip, sindirildiğini belirtir. Günümüz Türkiye’sini, tarihimize bakarak bir kez daha gerçekçi bir gözle değerlendirmeye ihtiyacımız olduğunu, bu ayaklanmaları okuduğumuzda çok daha güçlü hissediyoruz.

               Millî Mücadele döneminde ki partiler, cemiyetler, örgütler ve casusluk faaliyetleri de kitabımızda; İngiliz Muhipleri Cemiyeti hakkında ne biliyoruz, Hürriyet ve İtilaf Fırkası hakkında ne biliyoruz, İttihat ve Terakki Fırkası hakkında ne biliyoruz, Millî Mücadele de casuslar ve yaptıkları nelerdir, Karakol Örgütü nedir, Teşkilatı Mahsusa nedir, Teşkilatı Mahsusacılar ne yapmıştır, Millî Mücadele de işbirlikçiler kimlerdir? Soru başlıkları altında ele alınıp, incelenmiştir.

Tümü ilgiyle ve her bölümde giderek artan bir merakla okunan kitabın bu bölümünde yer alan casusluk faaliyetleri de bir solukta okunuyor.  Yabancı casuslar, Osmanlı’da yaşayan iyi Türkçe bilen azınlıkları, Mustafa Kemal’i çekemeyen muhalifleri, hilafetçi ve padişahçı kesimleri ve maddi çıkar peşinde koşanları ihbarcı yaparak faaliyetlerini kolayca yürütürler. Casus olan ve Millî Mücadele aleyhine çalışan din adamlarının varlığını ve faaliyetlerini de bu kitapla öğreniyoruz.

Millî Mücadeleye destek olmak için canla başla çalışan, kendini feda etmekten korkmayan, cesur casuslarımız ise pek çok başarıya imza atmışlardır. Bunların ilginç öyküleri ve Halide Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” kitabında ki bazı ilginç casusluk öyküleri de burada anlatılır. Bize çok tanıdık gelen bir casusluk öyküsü de Gavur Mümin’ in öyküsüdür. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Yunanlılar elinde esir olan Gavur Mümin karşılığında, mübadelede esir Yunan Generali Trikupis’i vermeyi kabul ettiği yüzbaşı Mümin… Gerisi ve tüm detayları kitabımızda.

               Kurtuluş savaşını yürüten, ulusal direniş kuvvetlerini yani Kuvayi Milliye’nin ne olduğunu bizzat Atatürk’ün sözleriyle öğreniyoruz.

Şapka Devrimine verilen tepkileri, bunun bir devrim mi yoksa baskı mı olduğuna ilişkin tezleri yine pek çok kaynaktan alınan açıklamalarla okuyoruz. Çağdaşlık yolunda yapılan devrimlerin önemini de bir kez daha kavrıyoruz.

Tarihimizde önemli soru işaretleri olan, İstanbul Millî Mücadeleye karşı mıydı ve İzmir’in işgaline engel olunabilir miydi? Konuları da kitapta geniş şekilde incelenmiştir. İşgal altında ki İstanbul’da halk Millî Mücadeleye karşı direngendir. İstanbul’da işbirlikçi ve casuslar cirit atmaktadır. Millî Mücadele yanlısı insanlar İstanbul’u terk ederek Anadolu’ya geçmektedir. Ancak bunlar azınlıktadır. Hep yaşandığı gibi, işgalden kurtulan İstanbul’dan bu kez işbirlikçi ve Millî Mücadele karşıtları kaçacaktır. Yazar, “Cumhuriyet’in ilanını müjdeleyen top atışları İstanbul’da tam bir şok yaratır. 29 Ekim Saltanat ve Hilafet taraftarlarının matem günüdür.” diyerek özetler bu acı gerçeği.

               Son zamanlarda tekrar tekrar gündeme getirilen Lozan Barış Anlaşması da; Lozan, başarı mı hezimet mi? sorusu ile mercek altına alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bu anlaşma ile kazançlı mı çıkmış, yoksa savaş meydanlarında kazandıklarını diplomasi ile kayıp mı emiştir? Bu konu Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının görüş ve anlatıları ve onlara karşıt olanların görüş ve anlatıları kapsamında sentezlenmiştir. Lozan’da İsmet İnönü’nün yaşadığı zorluklar, Ankara ile haberleşmede yaşanan zafiyetler, madde madde kazanımlarımız ve kaybettiklerimiz özetlenmiştir. Benim özellikle dikkatimi çeken önemli bir bölümü burada aktarmak isterim. Kitabın 420. Sayfasında yazar;                              “ Kapitülasyonlar konusunda, İsmet İnönü’nün açıklamalarının çok önemli olduğu düşüncesindeyim.” diyerek, İsmet İnönü’nün hatıralarından aynen şöyle bir anekdot nakleder:

“ … Gençliğimden beri kapitülasyonların yalnız iktisadi hükümlerinden dolayı elimiz kolumuz bağlı bilirdik. İşin içine girdikten sonra anladım ki asıl ehemmiyet verdikleri, kapitülasyonun adli kısmıdır. Nitekim mali ve ticari hükümlerden dolayı fazla güçlük çıkarmaksızın kapitülasyonların kalkmasını kabul ettiler. Ama adli kısım üzerinde sonuna kadar direndiler. “Anlaşılan şudur ki, yıllarca uygulanmış olan mali ve iktisadi kısıtlamalar, adalet sahasında ki kısıtlamaların yanında çok önemsiz kalmıştır. İşte bu çok çarpıcı bir gerçek. Bu olumsuzluklardan Lozan’la kurtulduğumuz düşünüldüğünde sadece bu kazanım bile tartışılmaz şekilde çok önemlidir. Yazar da Lozan konusunda tarihçi İlber Ortaylı gibi düşündüğünü, bunun bir uzlaşma olduğunu ve kazanımlarının, kayıplarına göre daha fazla olduğunu ifade etmiştir.

               Yine çok tartışılan, İstiklal Mahkemelerinin hukuka uygun olup olmadığı, Dersim olayı ve Seyit Rıza gerçeği ve Millî Mücadele sırasında sol akımların neler yaptığı da kitapta ayrıntılı olarak anlatılan konulardandır.

               Özetle, evrensel bir ihtiyaç olan geçmişi bilmek ve anlamak ihtiyacını, tarih yazarlığına uygun şekilde objektif açıklamalarla gideren bu kitap, Millî Mücadele yıllarına ışık tutmuştur. Yakın tarihimizi akıcı bir şekilde okuyup, anlamlandırmak için bilimsel yolla hazırlanmış ve çok sayıda kaynakla beslenen bu kitap okunmalıdır.

            Tarihçi yazarların olayları yorumlarken, içinde bulunduğu toplumdan, çevreden, sosyal ve kültürel değerlerden, aldığı eğitim ve gördüğü yaşanmışlıklardan etkilenmemesi mümkün değildir. Yani tarihçi, objektifliğini kaybettirecek, kendini öznelliğe yönlendiren pek çok etkenle karşılaşır. Bunlar elbette ki normal karşılanabilecek şeylerdir.  Önemli olan ise popüler olmak, adından söz ettirmek vs amaçlarla bilinçli olarak tarihi çarpıtmamak, olayları ideolojik kılıflara sokmamaktır. Tarih popüler kültürün tüketim malzemesi haline getirilmemelidir.

            Bu kapsamda, yazarımız Ahmet Hür’ün şu çok anlamlı ifadeleri ile yazımıza son verelim. “Sonuç olarak; bu tarih bizim. Yanlışımızla, doğrumuzla bizim. Ne çarpıtmaya ne de değiştirmeye çalışmayalım. Yanlışlardan ders alalım ve öz eleştiri yapalım, doğruları savunup geleceğimizi doğrular üzerine kuralım.”

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR