Tarihimizi Doğru Bilelim: İzmir Suikastı Gerçeği Nedir?

Ahmet Hür
624 views

Halkın durumunu yerinde görüp, sorunları tespit etmek amacıyla Türkiye turuna çıkan Mustafa Kemal Atatürk, 13 Haziran 1926 tarihinde Balıkesir’e gelmişti. 14 Haziran günü İzmir’e hareket etmek üzere iken, İzmir Valisi Kazım (Dirik)Beyden gelen telgrafta, İzmir’de Atatürk’e suikast girişimi olacağı ve bu girişime yönelen kişilerin yakalandığı bildirilip, İzmir gezisini ertelemesi isteniyordu.

Suikastçıların tekne ile adalara kaçması planlanmış ve Giritli Şevki denilen tekneci bu iş için kiralanmıştı. Sarı Efe Edip denilen kişinin ortadan kaybolması üzerine başının belaya gireceğini düşünen Giritli Şevki, İzmir Valisine giderek suikastı ihbar etmişti. Bunun üzerine Gaffarzade otelinde kalan Ziya Hurşit, silahlarla ve bombalarla (bazı kaynaklara göre bomba yoktu) yakalandı. Çopur Hilmi, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf’ta silahlarla birlikte Galip Paşa otelinde yakalandı. Sarı Efe Edip ise, gözden kaybolduktan sonra İstanbul’a kaçtığı tespit edilmiş ve İstanbul Bristol Otelde yakalanıp tutuklanmıştı.

Ziya Hurşit’le birlikte yakalananların hepsi de gözünü budaktan sakınmayacak kimselerdi. Rizeli Laz İsmail, işgal altındaki İstanbul’da, işgal kuvvetlerinin gözü önünde ve gün ortasında, kendisi gibi birkaç arkadaşıyla birlikte büyük bir kuyumcu dükkanını soymuştu. Batumlu Gürcü Yusuf, mütareke yıllarında, düşman donanmasının kontrolü altındaki Karadeniz’de, ufacık bir motorla, Fransız Pake Kumpanyasına ait bir vapuru soymuş, milyonlarca Frank para almıştı. İstanbullu Çopur Hilmi, üsteğmenlikten atılma idi.

İddianameye göre, eski Ankara Valisi İttihatçı Abdülkadir Bey, Mustafa Kemal’i öldürmek için Ziya Hurşit’le temasa geçmiş, İttihatçıların yönetimi ele geçirebilmesi için Mustafa Kemal’in mutlaka öldürülmesi gerektiği noktasında anlaşarak, İttihat ve Terakkinin Maarif Nazırı olan İzmit milletvekili Şükrü Bey’e düşüncelerini anlatmışlardı. Şükrü Bey’de İttihatçı Kara Kemal’le konuşmuştu. Ziya Hurşit tanıdığı ittihatçı fedailerden Çopur Hilmi, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf’u bu komploya dahil etmişti. Bu üç kişi tetikçi olarak suikastta yer alacaktı. Mustafa Kemal’le ilişkisi bozulan (Ayıcı) Arif Bey’de bu topluluğa Ziya Hurşit sayesinde katılmıştı.

Ankara’da Mustafa Kemal’in sıkı korunduğu ve kaçmanın zor olduğu düşünülerek, suikastı önce İstanbul’da, Mustafa Kemal’in İstanbul’a gitmeyeceği anlaşılınca Bursa’da yapmaya karar vermişler ve Laz İsmail’i İstanbul’dan Bursa’ya keşif yapması için yollamışlardı. Laz İsmail dikkati çekmemek için Naciye isimli kadınla birlikte karı koca taklidi yaparak Bursa’ya gelmiş ancak, Bursa’da da suikastın zor olacağı anlaşılınca, en uygun yerin İzmir olduğu kararlaştırılmıştı.

13 Temmuz 1926 tarihinde mahkeme kararını açıkladı:

“Buna göre; sanıklardan İzmit Mebusu Şükrü, Saruhan Mebusu Abidin, Eskişehir Mebusu Arif, Sivas Mebusu Halis Turgut, İstanbul Mebusu İsmail Canbulat, Erzurum Mebusu Rüştü Paşa, sabık Lazistan Mebusu Ziya Hurşit ve sabık Trabzon Mebusu Hafız Mehmet, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Sarı Efe namıyla bilinen Edip, mülazımlıktan emekli Çopur Hilmi, Baytar miralaylığından emekli Rasim ve sabık Ankara Valisi Abdülkadir ve İaşeci Kara Kemal’in vaki hareketleri, ceza kanununun 55. Maddesine göre cezalandırılacaktır. Bu madde de şu hususlar yer almaktadır: Türkiye Cumhuriyetinin Anayasasını tamamen veya kısmen başkalaştırma ve değiştirme veya ilgaya ve adı geçen kanuna uygun olarak oluşan Büyük Millet Meclisini susturma veya görevini yapmasına engel olmaya zorla teşebbüs edenler idam olunur. Bahsi geçen suçları işlemeye fiilen tahrik edenler, ‘fesat maddesi’ tamamıyla fiile çıkarsa idam olunur.  Ve fesat maddesinin icrasına başlanmışsa yedi seneden az olmamak üzere küreğe konur. Büyük Millet Meclisi Hükümetini zorla düşürmek veya görevini yapmaya zorla engel veyahut bahsi geçen suçu işlemeye tahrik edenler ömür boyu veya on seneden aşağı olmamak üzere geçici olarak küreğe konulur, diye yazılı olan iş bu fırkası delaletiyle, adı geçen kanunun 57. Maddesinin yukarıda yazılı 55 ve 56. Maddelerde beyan olunan fesatlardan birisinin bir takım şahıslar ile topluca icra eder yahut icrasına başlarsa ve bozgunculuğu tahrik eden her nerede tutulursa idam olunur diye yazılan ilk fıkrasına uygun olarak, isimleri yukarıda yazılı olan on beş şahıstan Abdülkadir ve Kara Kemal’in gıyaplarında ve on üçünün dahi yüzlerine karşı olmak üzere idamlarına ve Sürmeneli Vahab’ın olayla ilişkisi adı geçen kanunun 58. Maddesinde; eğer öyle bir gizli ittifaka yazılı olduğu şekliyle fesadın icra sebebini hazırlamaya teşebbüs olunmuş bir fiil ve tedbir açığa çıkmayıp yalnız icrası, karşılıklı kararlaştırılmaktan ibaret bulunursa o halde ittifak içinde olan kimseler geçici olarak kalebent kılınır, diye yazılı kısmına uygun olarak on sene kalebentliğe ve 1 Temmuz 1926 tarihinden itibaren meriyete konulan yeni Ceza Kanunu’nun özel maddesine uygun olarak iş bu kalebentliğin geçici sürgüne dönüştürülmesiyle sürgün yerinin Konya olmak üzere tayinine karar verilmiştir.

Ergani Mebusu İhsan, sabık Ardahan Mebusu Hilmi, eski Maliye Nazırı Cavid, sabık Sivas Mebusu Salahaddin, sabık İzmir Valisi Rahmi, İstanbul Mebusu Ruf ve sabık mebus Adnan beylerin iş bu davanın bir safhası olmak üzere hazır davadan ayrılmasına ve vaki suçlarda ortaklıkları anlaşılmayan Ordu Mebusu Faik, Erzincan Mebusu Sabit, Erzurum Mebusu Halet, Dersim Mebusu Feridun Fikri, Afyonkarahisar Mebusu Kamil, Gümüşhane Mebusu Zeki, Tokat Mebusu Bekir Sami, Mersin Mebusu Besim, Bursa Mebusu Necati, Erzurum Mebusu Münir Hüsrev beylerle, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşalar, ayrıca İstanbul Mebusu Refet, Edirne Mebusu Cafer Tayyar, sabık Mersin Mebusu Cemal paşalar ve sabık Canik Mebusu Ahmet Nafiz beyler ve Torbalılı Emin Efendi, Trabzonlu Naciye Nimet Hanım, Sürmeneli Keleş Mehmet, Bahçıvan İdris, Mustafaoğlu Şahin Çavuş ve ihtiyat zabitlerinden Bahaeddin Efendi ile Giritli Hüseyinoğlu Latif’in beraatlarına vicahen ve oybirliğiyle karar verilmiştir.13 Temmuz 1926 Salı.”(1)    

Ankara’da 26 Ağustosta da İktisat bakanı Cavit, Doktor Nazım, eski milletvekili Hilmi Beyler idam cezası aldılar, diğerlerine de çeşitli cezalar verildi, otuz yedi kişi beraat etti.

Kazım Karabekir, İzmir Suikastını anlattığı kitapta, yargılamayı yapan İstiklal mahkemesinin, Rauf Bey’e Ankara’da suikast yapılacağını bildiği halde haber vermediği gerekçesiyle 10 yıl hapis ceza verdiğini, mahkeme reisi Ali Çetinkaya’nın mahkeme bitmeden evine misafir gelen hanıma Cavit Bey’i idama mahkum ettiklerini söylediğini, dolayısıyla peşin karar verildiğini, maddi delil yerine şüphenin mahkumiyet için yeterli olduğunu, Fahrettin Altay’ın İsmet Paşa ile Mustafa Kemal’in bir arada sohbet ederken gördüğünde, Mustafa Kemal’in Paşaların asılmasını doğru bulmadığını ve mahkeme başkanı ile konuşacağını söylediğini belirterek, İzmir Suikastı davasında yapılan yargılamayı doğru bulmadığını söylemektedir.(2)

Kendisinin de yargılandığı davada Kazım Karabekir iddialı bir soru soruyor:

Şeyh Said direnmesini, inanan insanları tasfiye etmek, ipe göndermek için kullananlar, İzmir Suikastını da bu amaçla tezgahlamış olamazlar mı?”(3) Karabekir devamla, Şeyh Said isyanının başladığı günlerde hükümete durumu bildirdiklerini, ama hükümetin bir şey yapmadığını, hükümetin bu olayları bildiğini, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (Partisini) kapatmak için müdahale etmediğini iddia etmektedir.

Doğru mudur? Bence yanlıştır. Çünkü Karabekir bu olaylar başlayınca hükümete haber verdik ama hükümet bir şey yapmadı diyor. O zaman Fethi Bey hükümeti bulunmaktadır. Fethi Bey, isyanın olduğu bölgeler dışında, özellikle İstanbul’da sıkıyönetime ve “Takriri Sükun” gibi yasalara karşıdır. İstanbul’da sıkıyönetime ve bu tip yasalara Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) başkanı Kazım Karabekir’de karşıdır. Olaylar daha da büyüyüp baş edilemez noktaya geldiğinde, Fethi Bey(Okyay) hükümeti istifa eder ve yerine İsmet Bey (İnönü) hükümeti kurulur. (Başka bir görüşte muhalefeti sindirmek için “şahin” İnönü hükümetinin kurulduğudur. Ama bu durumda dahi hükümet hiç bir şey yapmadı demek doğru değildir) İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilir ve ayaklanma bastırılır, akabinde TCF kapatılır. Hükümet biliyordu ses çıkarmadı demek, en azından Fethi Bey’e büyük bir haksızlık olur.

İzmir Suikastının bir tezgah olduğu iddiası da doğru değildir. Bunun en önemli delillerinden birisi, Ziya Hurşit’in mahkemedeki kendi itirafıdır:

“Ben Savcının iddia ettiği gibi Teşkilatı Esasiye Kanununu tağyir veya tadile teşebbüs etmedim. Büyük Millet Meclisini vazifelerini ifaden men etmek de hatırımdan geçmemiştir. Yalnız suikast yapacaktım. Muhakemem esnasında da bunun sabit olduğunu gördünüz. Beni ancak Ceza Kanununun 46. Maddesine göre cezalandırabilirsiniz. O da şudur; suikast fikri tahakkuk etmemişse cürümü bir seneden eksik olmamak üzere kalebentliğe tahvil olunur. Ben suikastı yaptıktan sonra hükümeti devirmek, meclisi vazifeden menetmek isteseydim, memleketten bir tarafa ayrılmaz burada kalırdım. Halbuki siz de anladınız. Ben Sakız’a kaçacaktım. Hülasa kanun sarihtir. Kanunun sarahaten cezalandırdığı fiillerden maada hiçbir suretle ceza verilemez.”(4)

Ancak, suikast sonrası muhalefeti susturmak için bir gerekçe oluşturdu iddiası tartışılabilir.

Sarı Efe Edip’in Ankara’nın ajanı olarak suikast grubunun içine sokulduğu iddiası da bence doğru değildir. Ajan ya da muhbir olan kişinin asılması nasıl mümkün olabilir? Diyelim ki, konuşmaması için asıldı. Peki, o zaman idam edilirken; “İdam cezası bizim için mukadderdir, cezamızı çekiyoruz…(Cellat Ali’ye) Bütün arkadaşlar burada demek! Beni fazla eziyete sokma, elini çabuk tut.”(5) demesi nasıl açıklanabilir. Sarı Efe Edip’in isyan etmesi gerekmez mi? “Ben devletin adamıyım, bu suikastı ortaya çıkarmak için bu kişilerin arasına girdim” demez mi?

Bir başka iddia ise, halen İttihatçılık yapma derdinde olanların bu olay nedeniyle tasfiye olduğudur. Alpay Kabacalı, “Türkiye’de Siyasal Cinayetler” adlı kitabında Falih Rıfkı (Atay) başyazarlığını yaptığı Cumhuriyet Halk Fırkasının resmi yayın organı olarak kabul edebileceğimiz “Hakimiyet-i Milliye” gazetesinde tüm ittihatçılardan hesap sorulmasını talep ettiğini, ancak “Cumhuriyet” gazetesinin başyazarı Yunus Nadi’nin buna katılmadığını, Cumhuriyet Halk (partisine) Fırkasına katılmış olan ittihatçılar bundan ayrı tutulmasını istediğini belirtmektedir. Alpay Kabacalı’ya göre, İsmet İnönü ağırlığını koymuş ve Cumhuriyet Halk Fırkasındaki İttihatçılar dava dışında tutulmuştur. (6) Bana göre gerek İsmet İnönü, gerekse üç Aliler ve gerekse Mustafa Kemal zaten İttihatçıdır. Bu ittihatçıların önemli bir kısmı aynı zamanda Teşkilatı Mahsusa’nın üyesi idiler. Yani darbeci, çeteci, komitacı kişiler idi. Hayatları böyle geçmişti. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in, kurduğu Cumhuriyet’te en önemli kaygısı, darbelerle yönetim değişikliği idi. Bugünün Hürriyet ve İtilafçılarının tüm dayanaksız suçlamalarına rağmen, Mustafa Kemal Atatürk darbe karşıtı idi. İttihatçılık darbecilik ile özdeş tutulduğu için, ittihatçılardan kurtulmak isteniyordu. İstiklal mahkemelerinin hukuk dışı tutumu, totaliter yaklaşımların en büyük nedeni darbe tehlikesidir. Nitekim Mustafa Kemal’in tüm çabalarına karşın kurduğu cumhuriyet 37. yılında darbe ile tanışmıştır. Sonuç olarak yapılması istenen bu olayı da göz önüne alarak ittihatçıların değil, darbecilerin tasfiye edilmesidir.

Nitekim Kılıç Ali bile anılarında, Kara Kemal’in yazıhanesinde muhasebeci Sait Bey tarafından teksir edilmiş olan İttihat ve Terakki’nin gizli programının birçok konuda eleştiri içermekle birlikte suç unsuru taşımadığını söylemek zorunda kalmıştır.(7) Ancak, bu oluşumun gizli bir niteliğe bürünüp, darbe yaklaşımına gideceği şüphesi Ankara hükümetini rahatsız etmiştir.

Sanıkların son savunmalarına gelince; Ziya Hurşit, mahkeme karşısında net bir davranış sergilemekte, sözlü savunma yapıp sadece suikast düzenlediği ve teşebbüs aşamasında kaldığından kısa bir süre kalebentlik cezası verilebileceğini söylemektedir. Rüştü Paşa, suçsuz olduğunu söylemekte ve mahkemeden insaf talep etmektedir. Abidin Bey de, suçsuz olduğunu, vicdanının rahat olduğunu beyan etmiştir. Laz İsmail’de suçsuz olduğunu beyan etmiştir. İzmit Milletvekili Şükrü Bey, diğer sanıkların beyanlarına karşın, inatla suçsuz olduğunu, bu olayla ilgisi olmadığını, diğer sanıkların ezbere konuştuklarını iddia etmiştir. Hakkındaki tüm suçlamaların asılsız olduğunu söylemiş, zaman zaman mahkeme başkanı ile polemiğe girmekten çekinmemiştir. Ali Naci (Karacan) Bey, “Akşam” gazetesinde Şükrü Bey’i iddianamedeki gibi derin devletin adamı olan bir katil olarak tanımlamıştır. “İddianamede en çok dikkati çeken noktalardan biri, Şükrü’nün; Ahmet Samim’in, Hasan Fehmi’nin ve Zeki Bey’in katili ve bütün o suikastların tek tertipçisi olmakla itham edilmesidir. Savcı şimdiye kadar bilinmeyen bu tarihi gerçeği hiç beklemediği bir anda suçlunun yüzüne haykırmıştır. Şükrü’nün inkar ettiği bu suikastlar tamamıyla gerçektir. Öyle kolay kolay reddedilemez.”(8)   Sarı Efe Edip, suikasta tam olarak katılmadığını, zaten İstanbul’a gittiğini beyan etmiştir. Gürcü Yusuf, cahil olduğunu, olayı tam anlamadığını ve kandırıldığını ve af dilediğini, Mustafa Kemal’in doğruyu söyleyince kendisini af edeceğini söylediğini beyan etmiş, sözlerini tamamlayamadan mahkemeden çıkarılmıştır.

Mahkemede yaşanan ilginç olaylardan birisi de, Paşaların (Mersinli Cemal Paşa, Refet Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Ali Fuat Paşa) mahkeme salonuna her getirişlerinde, görevli subay ve jandarmaların selama durmalarıdır. Paşaların beraat etmesinde bu durumun çok önemi olduğu düşüncesindeyim. Bu yaklaşım, İstiklal Mahkemesine ve Mustafa Kemal ile Ankara hükümetine karşı sessiz bir protestodur. Mahkeme heyetinin bu sessiz protestoya izin vermeleri, bence askere söz geçirememelerindendir.

Mahkeme, kararını açıklarken idam cezası verilenleri duruşma salonuna getirtmemiştir. Temyiz hakkı da olmadığı için, idam edilenler idam sehpasına gidinceye kadar idam edileceklerini bilmemektedirler. Bir başka ilginç nokta, idam edilenlerin hemen hemen hepsi, ilmiği kendileri boyunlarına geçirmiş ve sandalyeyi kendileri tekmelemiştir.

İstiklal Mahkemesi, İzmir Suikastı davasında, hukuki bir mahkeme gibi davranmamış, (zaten niteliği itibariyle davranamaz) siyasi bir karar mekanizması gibi davranmıştır.

İzmir’de süren İstiklal Mahkemesi, kararını 13 Temmuz günü açıklamıştı. Mahkeme 13 idam kararını şu kişiler için vermişti. İzmit milletvekili Şükrü Bey, Saruhan milletvekili Abidin Bey, Sivas milletvekili Halis Turgut Bey, Erzurum milletvekili Rüştü Paşa, Eskişehir milletvekili Albay Arif Bey, İstanbul milletvekili İsmail Canbulat, eski Lazistan mebusu Ziya Hurşit, eski Trabzon mebusu Hafız Mehmet, Sarı Efe Edip, Veteriner Albay Rasim Bey, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi ölüm cezasına çarptırıldılar. Terakkiperver paşaları aklanırken, Ankara Valisi Abdülkadir ile Kara Kemal’in yokluklarında idam hükmü verilmişti.

Duruşmaların Ankara’da yapılmasına karar verilen sanıklar ise, Cavit, Rauf, Adnan beylerle Hüseyin Avni, Kara Vasıf, İhsan, Hilmi, Rahmi, ve Çolak Selahattin idi.

Ankara duruşmaları aralarında Cavit Beyin de olduğu 5 kişi hakkında idam kararı vermişti. Ardahan mebusu Hilmi, Ankara valisi Abdülkadir bey ile Nail Bey ve Doktor Nazım’dı. Diğerleri 5 kişi 10 yıl kalebentliğe(belli bir yerde ikametgah zorunluluğu, sürgün cezası) mahkum olurken 17 sanık da beraat etmişti.”(9)

Şeyh Said ayaklanması ve İzmir suikastı sonrası ülkedeki muhalefet sindirilmiş, hükümetin yaptığı icraatlara karşı hiçbir tepkiye izin verilmemiştir. ABD’nin Türkiye büyükelçisi John Grew bu durumu doğru bulmaktadır. Yorumsuz olarak 21 Eylül 1928 tarihinde tuttuğu notlarından aktaralım:

“Önemli olan sonuçlardır ve eğer Gazi daha az acımasız olsa, dini esaslara dayanan muhalefete karşı daha uzlaşıcı davransaydı, kurulan eser iskambil kağıtlarından yapılmış bir yapı gibi çoktan yıkılıp gitmiş olurdu. Bir süre daha milliyetçiler otokratik ve ultrachauvinistic (bağnazlık derecesinde aşırı milliyetçi) politikayı sürdürmek zorundadırlar, ta ki bugünkü durum billurlaşsın ve bir kuşak yetişsin. Basında ve başka yerlerdeki tanrılaştırma davranışı insanı sinirlendirmekle birlikte, bu ulus için, bu durumda izlenebilecek en akıllıca yolun bu olduğuna kuşku yoktur.”(10)

Ne yalan söyleyeyim, Amerikalılar “güneş doğudan doğuyor” bile deseler ben bir soru işareti koymaya dikkat ederim.

Erik Jan Zürcher “Milli Mücadele’de İttihatçılık” isimli kitabında, suikastın ikinci derecede önemli siyasetçilerden oluşan küçük bir grubun işi olduğu, muhalefet miletvekillerinden Ali Şükrü ve Halit Paşa’nın öldürülmesinin intikamı olarak hazırlandığını belirtiyor. Bu yaklaşımın maddi gerçeğe tam olarak uyduğu kanısında değilim. (11)

 

Yararlanılan Kaynaklar:

(1)İttihatçıların Ünlü Maliye Nazırı Cavid Bey. Nazmi Eroğlu. Ötüken yayınları.2008. sf:211

(2)İzmir Suikastı. Kazım Karabekir. Emre yayınları. Mayıs 2005. Sf:13 vd.

(3)İzmir Suikastı. Kazım Karabekir. Emre yayınları. Mayıs 2005. Sf:38  

(4) Öteki Tarih(2) Ayşe Hür. Profil yayıncılık. Şubat 2013 Sf: 374

(5) Öteki Tarih(2) Ayşe Hür. Profil yayıncılık. Şubat 2013 Sf: 378

(6) Türkiye’de Siyasal Cinayetler. Alpay Kabacalı. Gürer Yayınları. Ağustos 2007 Sf:297

(7) Kılıç Ali’nin Anıları. Hulusi Turgut. Türkiye İş Bankası yayını. Ağustos 2013. Sf:420

(8) Özgürlüğe Kurşun. Hıfzı Topuz. Remzi Kitapevi. Ekim 2007. Sf:238.

(9) Başverenler Başkaldıranlar. Ergun Hiçyılmaz. Altın Kitaplar yayınevi. Ocak 1993. Sf:126

(10) Atatürk ve İnönü. John Grew. Cumhuriyet gazetesi yayını. Şubat 2000. Sf:121

(11) Milli Mücadele’de İttihatçılık. Erik Jan Zürcher. İletişim yayınları. 2021. Sf:253