Tarihimizi Doğru Bilelim: İstanbul Milli Mücadeleye Karşı Mıydı?

Ahmet Hür
588 views

1923 yılına baktığımızda İstanbul’un nüfusunun 830.000 civarında olduğunu görüyoruz. Bu sayının yaklaşık 385.000’i Rum/Yunan, yaklaşık 130.000’i Ermeni, yaklaşık 85.000’i Yahudi, yaklaşık 55.000’i Beyaz Rus, yaklaşık 50.000’i ecnebi Tüccar, geri kalanı da Müslüman Türk. Türk kesiminin çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı. Çünkü erkekler savaşlarda ölmüş ya da savaşlarda yaralanmış ve sakatlanmış. Yani çalışma gücü önemli bir kısmında yok.

“Amerikan, İngiliz, Fransız, İtalyan, Bulgar, Romen, Rum, Ermeni, Arap, Kürt, Sırp ve Osmanlı dillerinde eğitim yapan 750 ilk, 600 ortaokul ve 500 lise vardır. Darülfünunu ülkenin tek üniversitesidir. Ve yaklaşık 300 bin okur-yazara sahiptir.” (1)

İstanbul, bu demografik yapısıyla, Ümmetçi, Padişahçıydı. Milli mücadele sonrası da, bu yapının birden bire değişmesi doğal olarak mümkün değildir. İstanbul’un işgali üzerine Hürriyet ve İtilafçı Fırka üyeleri ile bu partiyi destekleyen satılmış/yandaş basın sevinçlerini gizlemiyor, böyle bir işgalin neden daha önce olmadığı yönünde sitemde bulunuyorlardı.

İstanbul’daki Milli Mücadeleye muhalif olan kesimler, Padişaha bağlı memurlar, askerler, aydın kesiminin bir bölümü, bir takım gazeteciler, azınlıklar ve çıkarı olan ticaret erbabının önemli bir bölümüdür. Bu kişiler, ittihatçı düşmanlığında toplanan cemiyetler ile İngiliz Muhipleri Cemiyeti gibi cemiyetler ve Hürriyet ve İtilaf partisi yöneticilerinden, üyelerinden, sempatizanlarından oluşuyordu. Ayrıca bazı Üniversite hocalarıyla ulema da Milli Mücadeleye karşı ve Padişaha bağlı idi. Maddi çıkar peşinde koşan işbirlikçiler de pek boldu.

Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” adlı eserinde, İstanbul’daki olumsuz havayı şöyle tanımlıyor;

“Saray, Babıâli, Hürriyet ve İtilaf gazeteleri Anadolu direnişinin barış şartlarını ağırlaştırmaktan başka bir şeye yaramayacağını yazmaktadırlar. Milli Kuvvetlerin adı, İstanbul edebiyatında ‘haydut çeteleri’dir. Dâhiliye Nazırı Ali Kemal’in bir tamimine göre Anadolu’da ‘yeniden şekavet(eşkıyalık) ve yağma devrini açanlar’ Yunanlıların ekmeğine yağ sürmektedirler…

İstanbul’un vatansever ve milliyetçi takımı da Anadolu direnişinden kesin bir sonuç bekliyor mu idi? Hayır. Birinci Dünya Harbinde varını yoğunu kaybeden, biten, tükenen, nihayet artakalmış silahlarının çoğunu teslim eden bir memleket, gerilla çeteleriyle, itilaf devletlerinin ordularına ve donanmalarına nasıl karşı koyabilecekti? Üstelik şimdi İzmir’den içeriye doğru bir de istila ordusu sürmüşlerdi. Ama Türk milletinin her şeye boyun eğmeyeceğini gösteren bir dayatma hareketi barış pazarlığı bakımından elbette faydalı idi. O şartla ki Anadolu, pek ihtiyatlı davranmalıydı. Hele İngilizleri gücendirmemeye dikkat etmeliydi. O sıralarda İstanbul fikir ve politika adamlarından bir hayrısının bizim ‘Akşam’ binasındaki Matbuat Cemiyeti salonunda bir toplantısı olmuştur. Varılan karar Mustafa Kemal’e ‘itidali elden bırakmaması ve İngilizleri kuşkulandırmamaya çalışması’ için bir telgraf çekmek! İngilizleri kuşkulandırmamaktan maksat, Eskişehir gibi bazı merkezlerde bulunan İngiliz kıtalarına saldırmamaktı.”(2)  

Berthe G. Gaulis’in “Çankaya Akşamları” adlı kitabında, İstanbul ile Ankara’yı karşılaştırıyor ve İstanbul’un Milli Mücadele karşısındaki umutsuzluğunu, Ankara’nın ise heyecanını anlatıyor:

İşgalin gülümsemeyi unutturduğu, onun yerine acılı bir sevimliliği getirip koyduğu İstanbul’dan sonra, Ankara, hayatiyeti ve sapasağlam mizahı ile dikkatleri çekiyor. Birinde karanlık bir mücadele, ötekinde hareketin yuvası var. Birincisi gülümsemeyi unutmuş, gölgesinden korkuyor, ikincisi bir hiç, bir gülücük, bir canlı söz ile oynaşıyor, zira gevşeme anları kısa ve çabaları devamlı.”(3)   

“İstanbul sosyetesi, başta saray ve Babıali olmak üzere, hemen bütün sınıflarıyla Ankara’ya ısınamamıştı. Padişah ve onun soyu sopu, geleneksel alışkanlık ve sezgilerin yardımıyla, Anadolu’da başlayan Milli Mücadelenin er geç milli egemenlik yönetimiyle sonuçlanacağını daha işin başında anlamışlar ve Ankara’nın amansız düşmanı kesilmişlerdi.”(4)

Vahdettin’in kaçması üzerine İstanbul’un bakışı, onun yerine başka bir padişahın seçimidir. Saltanatın kaldırılması bile bu noktada İstanbul “aydınını” genel olarak etkilememiştir. Abdülmecid’in Halife seçilmesini de Saltanatın tekrar geleceğinin teminatı sanmıştır.

İstanbul, İşgal zamanında da, Milli Mücadeleye karşı oldukça direngendi. Milli Mücadele taraftarı insanlar genelde İstanbul’u terk edip, Anadolu’ya gidiyorlardı. Memurların önemli bir kısmı, uzun süre sessiz kalmış, Milli Mücadele geliştikçe Milli Mücadele saflarına katılmıştı. İşbirlikçiler, casuslar her yerdeydi.

            “Müttefiklerin ajanları sürekli ihbarlarda bulunarak paralarını kolaylıkla alıyorlardı. Bunlar aralarında bir cemiyet oluşturarak hergün çoğunlukla gerçek dışı, fakat satılabilecek haberler uyduruyorlardı. Bir akın veya bir suikast hakkında bir çok bağımsız kaynaklardan alınan haberler üzerine, bunu uyduran ajanlar soruşturulmasına memur ediliyorlardı. Bu yepyeni bir ticaretti ki bu ticaret süratle yaygınlaşıyordu. Halbuki Türkler, adamlarına ancak neticeye bakarak para veriyorlardı.”(5) Görüldüğü gibi, “Türk aklı” devreye girmekte hiç vakit kaybetmiyordu. Tabi bu ihbarlar üzerine sahte de olsa pek çok kişi, İşgalci güçler tarafından kötü muameleye tabi kaldığı da şüphesiz bir gerçektir.

            İstanbul’da yayınlanan gazeteler üzerinde Padişah ve İstanbul hükümetlerinin Milli Mücadele aleyhine yoğun bir baskısı ve sansürü olduğunu görüyoruz. İşgalden sonra da işgal güçleri aynı baskı ve sansürü uygulamışlardır. Dolayısıyla İstanbul yaşayanları Milli Mücadele hakkında yeterli bilgi alamamaktadır. Yenigün, İleri, Akşam, Vakit gazeteleri Milli Mücadeleyi destekliyordu, ancak yoğun bir sansür altında ezilmekteydiler. Tasvir-i Efkar, Tevhid-i Efkar, İstiklal, İkdam, Tercüman-ı Hakikat gazeteleri tarafsız ve Milli Mücadeleye sempati duyan gazetelerdi. Peyam-ı Sabah, Alemdar, Türkçe İstanbul gazeteleri ise, açıkça Milli Mücadele aleyhine yayın yapıyorlardı. Bu gazeteler aynı zamanda İngiliz Mandacılığını savunuyorlardı.

            İstanbul aydını ağırlıklı olarak Mandacı ve Milli Mücadele karşıtıydı. Sürekli olarak Milli Mücadele aleyhine oluşturulan karamsarlık herkesin moralini bozuyordu. Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlke ve İnkılap Tarihi Enstitüsü öğretim görevlilerinden Dr. Fevzi Çakmak’ın, Erzurum’daki Türkiye Barolar Birliği’nin düzenlediği sempozyumdaki bu konu ile ilgili konuşmasının bir bölümünü aynen yazıyorum:

            “İstanbul’da Milli Mücadeleye başından sonuna kadar muhalif olan aydın zümreye yönelik en organize ve kapsamlı tepki, İstanbul’da eğitim gören Türk Gençliği tarafından sergilenecektir. Tarihe Darülfünun Grevi olarak geçen bu tepkiye neden olan aktörler arasında üniversitede eğitim veren müderrisler Cenap Şahabettin, Ali Kemal, Rıza Tevfik, Hüseyin Daniş ve Barsamiyan Beyler bulunuyorlardı. Bu isimlerden bazıları sadece eğitimci değil, yer aldıkları hükümet ya da cemiyetler vasıtasıyla siyasetçi kimlikleriyle de ön plana çıkmıştı. Milli Mücadeleye muhalif olan bu kişilerin yarattığı karamsarlığı en iyi onların ders verdiği öğrenciler aktarmaktadır. Darülfünun’da okuyan öğrenciler adına kaleme alınan ve dönemin gazetelerinden yayınlanan İthamname’de adı geçen aydınlar hakkında özetle şu duygulara yer verilmektedir;

            ‘…Elem ve musibetlerle mali bir Harp, Türk milletinin hasta ve çaresiz bırakmıştı. Bütün bu cihan-ı husumet her vesile ile mensup olduğumuz milletin hayat ve istiklal hakkını yok etmeyi vaat ederken…. Mensup olduğumuz milletin elinden her türlü silahın alındığı böyle bir tarihte bize ümit telkin edebilecek yalnız bir yol ve bir vasıta vardı. Bu da zinde ve namaglup bir maneviyat ve imandı… Bu aradığımızı milletin dimağ-ı mütefekkiri olan Darülfünunun büyük ilim kürsülerini işgal eden büyük hocaların şahsiyetlerinde bulabileceğimiz emindik… Hocalarımızdan bir kısmı babanın teselli verici ve ümit ahşedici vasıflarıyla bunu tahakkuk ettiler… Hocalarımızın birkaç tanesi, diğer arkadaşlarının necip ve hayırhah yollarından döndüler. BU zevatın bütün derslerinde talebe, ümidin zaman zaman kırıldığını, ümitsizlik ve çaresizliğin maneviyatı biraz daha istila ettiğini duyduk. Çünkü onlar kendilerinin ve talebenin mensup olduğu cemiyetin din ve millet gibi en kutsi ve en ulvi mefhumlarına karşı itinasızlıkta bulundular… Binaenaleyh ey saygı sahibi hocalarımız sizlere arz ederiz ki, bu andan itibaren artık talebe onlardan ilim almayacaktır. Onlara tabi olmayacak ve onların yolundan gitmeyecektir.’

            Bu duygu ve düşünceler etrafında gelişen Darülfünun Grevi, 1922 yılının mart ayı sonunda başlayacak ve yaklaşık üç aylık bir direnişin ardında, adı geçen kişilerin üniversiteden uzaklaştırılmasının ardından başarıyla sonuçlanacaktı.”(6)   

            İstanbul halkının özellikle zengin kesimin yaşam tarzı TBMM’de de gündem oluşturmuş, 5 Ocak 1922 tarihli Şeriye vekili Mustafa Fehmi Efendi’nin bir bildirisi yayınlanarak Anadolu’da savaş devam ederken bazı İstanbullu kadınların yabancı subaylarla balolarda dans etmesi, içkili eğlenceler kınanmıştır. Bildiride özetle “Bütün Anadolu halkı çoluğuyla çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle, dişiyle tırnağıyla düşmanlara karşı mücadele ediyorken, İstanbul’daki halkın hiç değilse bu kutsal savaşa kalben katılması gerekmez mi?” denilmiştir.(7)

            Halide Edip Hanım da, İstanbul halkını eleştirmiştir. Sultanahmet meydanında gerçekleşen mitingde yemin eden ant içen on binlerce kişinin ortalıkta görünmediğinden dem vuran “şimdi neredesiniz?” diye eleştiren Halide Edip Hanım, açık bir mektup yayınlayarak İstanbul gazetelerinde yayınlanmasını sağlamıştır.(8)

            İşgalden kurtulan İstanbul’da Türk askerinin gelmesiyle birlikte, Milli Mücadele karşıtı kişiler, işbirlikçiler İstanbul’dan kaçmışlardır. Kaçamayanlarda sinmiş, fırsat bulduğu her anda Ankara hükümetine tepki koymaya devam etmiştir.

Bu bağlamda 29 Ekim 1923 tarihindeki Cumhuriyetin ilanını müjdeleyen top atışları İstanbul’da tam bir şok yaşatmıştır. İstanbul’un Cumhuriyetçilerinin bayram günü olan 29 Ekim, Saltanat ve Hilafet taraftarlarının matem günüdür.

Tepkiler gecikmez. Darülfünun uleması “cismani gücü olmayan Ruhani liderliğin iktidarı söz konusu olamaz” derken, İstanbul Barosu “Saltanatsız Hilafet, kanunu olmayan devlet gibidir” diye açıklama yapar.

Prof. Dr. Ergün Aybars, Behçet Cemal’den aldığı alıntıda, Hüseyin Cahit Yalçın’ın ittihatçılığı, Ahmet Emin Yalman’ın Rauf Orbay grubunu, Velit Ebüzziya ve Eşref Edip’in şeriatçı ve hilafetçi grubunu temsil ettiğini söyleyerek; “ ‘Tevhidi Efkar’ yıkıcı ve toplumu karıştırıcı, ‘Tanin’ yapılanları beğenmeyen ve İttihat Terakki devrini savunan meşrutiyetçi çizgide ‘Vatan’ ve ‘İleri’ gazeteleri ise ülke yeniden büyük bir çıkmaza girmiş gibi yayın yapıyorlardı. Özellikle son iki gazete, M. Kemal Paşa’nın Washington gibi bir kenara çekilip, politikadan uzaklaşmasını istiyorlardı. Bu teklif hilafet yanlısı olanlarca da desteklenmekteydi.”(9) demektedir.

Bu arada İstanbul’da bulunan Milli Mücadeleye katılan kişilerin de eleştirel yaklaşımları, İstanbul basını tarafından derhal manşetlere taşınır.

Rauf Orbay’ın; “Cumhuriyet aceleye getirilmiştir. Önce iyi düşünüp doğru dürüst bir Anayasa yapılmalı, rejim değişikliğine ondan sonra gidilmeliydi. Çünkü her Cumhuriyet kayıtsız şartsız ulusal egemenlik değildir. Ama her ulusal egemenlik zaten kayıtsız şartsız cumhuriyettir” sözü İstanbul basını tarafından manşetlerde yer alır. Zaten Cumhuriyetin ilanından iki gün önce Ali Fuat Paşa’nın Cumhuriyet ile ilgili beyanları da kullanılmıştır. Ali Fuat Paşa “Vatan” gazetesine verdiği beyanda; “Bugünkü Hükümet şeklini, Büyük Millet Meclisi halihazırıyla kabul etmiş ve bu hükümet –yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti- tarzına tebaan ifayı vazifeye başlamıştır. Binaenaleyh fikrimce bu hususta, yani Teşkilatı Esasiye Kanununu tadil veya Hükümet şeklini tespit ederken, yapılacak tadilatı iyice düşünmek ve bilhassa bunun zamanı gelip gelmediğini dikkat nazarına almak lazımdır. Böyle tadilata lüzum görüldüğü takdirde, bunun için Meclisin üçte iki ekseriyetinin lazım olduğu da unutulmamalıdır.” (10)  

Cumhuriyetin İlanı üzerine İstanbul’un tepkisi devam ederken, bu arada Halife olan Abdülmecid’in istifa edeceği söylentileri yayılır. Saltanatçı ve Halifeci, İstanbul Barosu reisi (Başkanı) Lütfi Fikri Bey, 10 Kasım 1923 tarihinde Halifeye açık mektup diye bir açıklama yayınlar ve Halifenin istifa etmemesini ister. Yine “Tanin” gazetesinde Hüseyin Cahit Bey, 11 Kasım 1923 tarihinde “Şimdi de Hilafet Meselesi” başlıklı yazısında, Hilafetin kaldırılmasına karşı olduğunu söylerken, Büyük Millet Meclisinin de Meclis dışında alınan kararların tescil makamı olduğunu iddia eder.

Hilafet bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devletinin İslam âlemi içinde hiçbir ehemmiyeti kalmayacağını, Avrupa Siyaseti gözünde de en küçük ve kıymetsiz bir hükümet yerine düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir dirayete lüzum yoktur. Milliyetperverlik bu mudur? Hakiki milliyet hissini kalbinde duyan her Türk, Hilafet makamına dört elle sarılmak mecburiyetindedir. Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız. Millet Meclisinin bu kadar kayıt altında kaldığını, hariçte verilen kararları sadece tescil mevkiine indirildiğini görmek cidden elim oluyor.” (11)    

Hintli Müslümanların ileri gelenlerinden Ağahan ve Emir Ali’nin, Başbakan İsmet İnönü ve İstanbul basınına yolladığı halifeliğin kaldırılmaması gerektiği üzerine eleştirel açıklamanın, Tanin, İkdam ve Tevhidi Efkar gazetelerinde yayınlanması, bardağı taşırır ve Büyük Millet Meclisi İstanbul’a Topçu İhsan Bey (Cebelibereket milletvekili) başkanlığında İstiklal Mahkemesini yollar. İstanbul İstiklal Mahkemesinin üyeleri de Refik Bey (Konya milletvekili), Asaf Bey (Hakkari milletvekili), Cevdet Bey (Kütahya milletvekili) seçilir. Savcılık görevini de Saruhan Milletvekili Vasıf Bey (Çınar) seçilmiştir.

Gazeteciler tutuklanır ve vatana ihanet suçundan yargılanır. Sonuçta hepsi beraat eder. 

İstanbul Baro başkanı Avukat Lütfi Fikri Bey’de beyanatları nedeniyle tutuklanır ve yargılama sonrası beş yıl kürek cezasına çarptırılır. Mahkeme başkanı İhsan Bey bu karara katılmaz, muhalefet şerhi koyar ve af için çalışacağını söyler.

  Halifeliğin kaldırılması sonrası, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa’nın istifası üzerine İstanbul basını da Mustafa Kemal ve İnönü Hükümetini sürekli şekilde eleştirmektedir. Mustafa Kemal Nutuk’ta o zamanın basınından da şöyle söz ediyor:

            “Vatan gazetesinin 5 Kasım 1924 tarihli sayısındaki, başyazıda, hükümeti eleştirenler ve muhalif duruma geçenler göklere çıkarılmakta ve hükümet yanlıları kınanmaktadır. Başyazar ‘daha ağzını açmayan, eleştirici adaylarına karşı, her gün kulaktan kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor. Hükümetçi gruptan kime rastlarsanız o gün verilen gizli emirde bulunan sözleri olduğu gibi işitirsiniz.’ dedikten sonra sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve: ‘Körü körüne emre uymayan, gerçeği gören ve söylemek isteyen kişileri, başlangıçta susturmak için her araca başvuruyorlar’ ve: ‘Keyfe göre yönetim, doğal ve kararlı durumun üstünde bir etmen niteliğini sürdürüp gidecektir.’ diyor.

            Efendiler, yazar ‘gizli emir’ ve ‘keyfe göre yönetim’ deyimleriyle, millete neyi haber vermek istiyordu? Gizli emirler veren, keyfine göre yönetim yürüten kimdi? Bu kapalı deyimleri kullanan yazı sahibi, en sonu, bize, ‘iki yanı, yan tutmadan, bir hakem gibi çağırıp dinlemek, cumhurbaşkanlığının en ince ve önemli görevidir’ öğüdünü veriyor. Bu görevin hemen yerine getirilmesini istiyor ve çünkü ‘yarın pek geç olabilir’ diye gözdağı veriyor.

            Bir gün sonra, benim yılbaşı nutkumdan söz eden bu yazar, ‘eleştiri eğilimi gösteren en özgür düşünceli vatandaşları, zaman, zaman, susturmaya çalışan tekelci bir politik yöntem, gelişip ilerlemek için, ezici, bir cehennem durumundadır.’ cümlesiyle izlediğimiz yöntem için, pek haksız ve kıyıcı bir karalamada bulunuyor ve ‘u¤ursuz gidişin belirli bir noktada durdurulması, yeni bir çığır açılması gerekir’ diyerek, bize, bir daha görevimizi hatırlatıyordu.

            Vatan yazarı, bir gün sonra yazdığı ‘Sokaktaki Adam’ başlıklı başyazısını ‘İnşallah iyi olur; demekten başka yapacak şey kalmamış gibi görünüyor.’ cümlesiyle bitiriyordu.

            8 Kasım 1924 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan, bir Ankara telgrafında: ‘Meclis, yüksek görevlerde bulunanlar uygun bulmadıkça, hükûmeti düşüremeyecektir’ biçiminde, büyük harflerle dizilmiş izlenimler ve ‘Rauf Bey, dünkü nutkunda, gensoru dışında önemsiz şeylerden sözetmekle, gensorudan yana olanların durumunu ve gensorunun etkisini azalttığı› söylenmektedir’ gibi haberler vardır.

            Vatan gazetesinin, gensoru işini izlemek için özel olarak gönderdiği habercisi, izlenimlerinde olayları pek doğru yansıtamıyorsa da, gensorunun etkisinin, azalması nedeniyle ilgili olarak verdiği haberde aldanmış görünmüyordu.

            Efendiler, Tevhidiefkârın başyazarı da, bir sürü başyazılarla, muhalefeti destekliyor ve özendiriyor ve kendini savunan hükümetin ve hükümeti tutan mebusların, kendini savunmalarını ve söz söylemelerini bile istemiyordu. Bu başyazar diyordu ki: ‘Mecliste, hükümeti tutan böyle, her önemli işi, gürültüye boğmak eğlencesini sürdürerek eleştiricileri susturdukça, İsmet Paşa hükümeti hiç kuşkusuz güvenoyu alacaktır. Ama bu güvenoyunun gerçek niteliği, olsa olsa küçük bir sandığın içine çok sayıda beyaz kâğıt atılmış olmasından ibaret olarak kalacaktır.’ Bu boş sözler üzerinde, durmaya gerek yoktur.

            Biraz da, Tanin gazetesine bakalım. Taninin, ‘Politik Mayalanmalar’ başlıklı bir başyazısında ‘Kurtuluş savaşında büyük yararlılıklarıyla sivrilmiş saygı değer ve güvenilir kimi kişiler arasında bir işbirliği başlangıcı oluştuğu’ haber alındığından ve ‘Halk Partisiyle ve hükümetle yakın ilişkisi olan basının’ bu haberleri pek hoş olmayan bir biçimde karşılamalarından ve yorumlamalarından’ ve ’daha şimdiden gelecekteki partiyi gözden düşürecek yolda düşünceler ileri sürmeye’ kalkışılmasından söz edilmektedir. Yazıda, program işine değinilerek, Halk Partisinin programı olmadığı belirtildikten sonra “Biz Halk Partisini hiç beğenmiyoruz. Ama Halk Partisinin ilkeleri adına söylenen ve görülen şeyleri tümüyle benimsiyoruz.’  deniliyor ve Halk Partisi ilkelerinden ne anlaşıldığı açıklanıyor ‘Ama, acaba, gerçekte de böyle midir?’ sorusu ortaya atılıyor. Yazar, bu soruya olumsuz cevap veriyor ve ‘Karşımızda böyle bir yenileştirme ve düzeltme partisi görmeyi gönlümüz istediği için, Halk Partisini bu dediğimiz biçimde hayal ediyoruz.’ diyor. Ondan sonra, yazar, şunları söylüyor:

            ‘Halk Partisinin programı ve sözleri başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Partisinin, demokratlığı dudaklarındadır.’ Bu düşüncenin sahibi, birinci cümlesiyle, demek istiyorsa, ki Halk Partisi, Cumhuriyet ilân edeceğini, halifeliği kaldıracağını programına yazıp duyurmadı ve söylemedi; ama yaptı; doğrudur. Ancak, ikinci cümle ile Halk Partisi için söylediği doğru değildir. Yazar, hükümete karşı olanların, iktidara geçmek istemelerinin uygunluğunu kanıtlamak için, kullandığı birçok sözlere şunu da ekliyor: -‘Vatan yararına çalışmak, yalnız iktidardaki kişilere – Tanrının – tekel biçiminde bağışladığı bir erdem midir?’

            Tanin başyazarı 4 Kasım 1924 tarihinde, yazdığı Ordu ve Politika başlıklı bir başyazıda, şu düşünceleri ileri sürüyor: ‘Hükümet biçimi cumhuriyettir. Ama, hükümetin yalnız adını değiştirmek hiçbir yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta işin özüdür, ilkeleridir. Bugün Amerika Birleşik Devletleri dışında Amerika’da yirmi kadar memleket vardır ki hepsinin de adı cumhuriyettir. Dahası hep zencilerden oluşan Haiti bile bir cumhuriyet idi. Ama buralarda cumhuriyetin zorbalar hükümetinden farkı pek azdır. Soydan gelen bir devlet başkanı yerine, zorla Cumhurbaşkanlığına çıkmış bir zorba görürüz. İşte bu kadar. Cumhurbaşkanı şanını taşıyan zorba, egemenliğini dilediği gibi yürütür. Bir fırsatçı devlet başkanı gibi kendi istek ve dileğinden başka bir kanun tanımaz.’

            Tanin başyazarı, bu Amerika cumhuriyetlerinden fiiliyi bir yana bırakarak öbürleri için diyor ki: ‘Hiçbirisi, bugün, gerçek cumhuriyet adını taşıyacak nitelikte değildir. Çünkü demokrasiye… dayanmıyorlar.’; ‘Cumhuriyet adı altında saltçı hükümetin, egemenlik sürmesi, başkanlarının asker olması yüzündendir.’

            Burada, biraz durmak isterim. Efendiler, bu yazı, milletvekili olan komutanların, milletvekilliğinden çekilmeleri üzerine ve o ilişkiyle yazılıyor. Ama öyle bir zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müfettişleri, orduları bırakıp hükümeti düşürmek için Meclise gelmişlerdir ve bu yazar, onların iktidara geçmek istemelerinin uygunluğunu kanıtlamak için, daha bir gün önce, sütunlarca yazı yazmıştır. Cumhuriyetin saltçı hükümetten farksız olabileceğine örnekler

veren ve buna, demokrasiye dayanmamanın neden olduğunu söyleyen yazar, ‘hükümet partisinin demokratlığı dudaklarındadır.’ diyen kişidir. Bunun böyle olması ‘başkanların asker olması yüzündendir.’ diyen kişi, Türkiye Cumhurbaşkanının da bir asker olduğunu bilen kişidir. Bu kişidir ki, bazı askerleri; asker olan Türk Cumhurbaşkanı ve asker olan Türk Başbakanı ile karşı karşıya getirmek için büyük çaba harcıyor ve sonra sevmediği tarafın yıkılmasını, millete gerekli gösterebilmek için, sözde, incelenip ders almaya yarar örnekler veriyor ve ‘hangi General yanına daha çok haydut toplayabilirse, cumhurbaşkanlığına o geçer’ ve ‘ordu komutanları, haydut başları birbirleriyle çarpışarak, cumhurbaşkanlığını zorla ele geçiriyorlar.’ diyor.

Efendiler, bu ve buna benzer sözlerin, ne amaçla ve ne duyguyla yazıldığını kavramamak ve bu tür yayımların Meclis üyelerinde ve kamuoyunda bırakacağı olumsuz ve zararlı etkileri anlamamak, olamaz. Gerçekten, bu karıştırıcı bozucu etkiler üzülerek söylüyorum, edimli olarak yansımıştır. Refet, Kâzım Kara Bekir ve Ali Fuat Paşaların, Millî Savunma Komisyonuna seçilmemiş olduklarına üzülen o cumhuriyetçi yazar, bu defa da, ordu komutanlarının, ordulara etki yapabilecek bir kurula seçilmemiş olmasını iyi bulmuyor. Bu noktada, pek sevdiğini anlatmak istediği demokrasiyi örnek tutmaktan bile vazgeçiyor. Bu düşünceleri içeren cümleleri, hep birlikte okuyalım.

            ‘Politika işleri’ başlığı altında yazılmış yazılar arasında ‘Millî Savunma Komisyonu, Millet Meclisinin hemen hemen en az siyasî olan, dahası politika işleriyle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma alanıdır.’ cümlesi okunur. Yazar, bu cümle ile, Meclise giren, ordu müfettişlerinin, politika ile ilgisi bulunmayan alanda çalışmalarına neden ve ne için meydan verilmedi; demek istiyor. Buna, şu yolda, yanıt verilebilir. Çünkü gerçekten, Millî Savunma Komisyonu politika işleriyle ilgisi bulunmamak gereken, bir çalışma alanı ise, oraya, salt, politika işleriyle uğraşmak amacıyla meclise gelmiş olanları sokmakta sakınca olduğu için.

            Yazar, bu cümleden sonra yazısını sürdürerek diyor ki: “Burada, vatanın namus ve bağımsızlığını savunacak orduyu, yönetmeye, iyileştirmeye, düzenlemeye ve daha ileri bir duruma getirmeye yarayacak kanunlar yapılacaktır. Politikacılık tutkusuna kendilerini kaptırmayıp da, yalnız vatanı düşünenler için bu görev, askerlerin en ileri gelenlerinden, en yetenekli olanlara verilmek bir yurtseverlik borcudur.’…..

            Efendiler, öç alma duygusu ve politik tutku, bir insanın kafasını ve gönlünü kararttığı zaman nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz? İşte, buyurunuz, aynı yazarın, şu sözlerini dinleyiniz:

            ‘Halk Partisinin, İsmet Paşa Hükümetinin, memlekete gösterdiği çirkin yüz. Kişisel tutkularına bu denli tutsak kalan önderler, ulusal bir parti kurmaya, milleti temsil etmeye kalkışamazlar.’

‘Gelecek günlere bağladıkları umutla kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını: memleketi kurtarmak için bağışladılar. Memleketi; kendilerinden ve tutkularından başka bir şey düşünmeyen politikacılar elinde oyuncak yapmak için değil.’

            Gerçeğin tam tersini söyleyen bu yanıltmacı bu kof yazının yazarı, kurduğumuz partiyi ve bizim hükümet kurmakla görevlendirdiğimiz İsmet Paşanın ve hükümetinin, yüzünü çirkin görüyor ve gösteriyor.

            Efendiler, bizim yüzümüz, her zaman, ak ve temizdi ve her zaman ak ve temiz kalacaktır. Yüzü çirkin, olanlar vicdanları çirkinliklerle dolu olanlar, bizim yurtsever, vicdanlı ve namuslu davranışlarımızı, bayağı ve çirkin tutkuları yüzünden, çirkin göstermeğe kalkışanlardır.”(12)

                 Yararlanılan Kaynaklar:

(1)O’na Katılmak. Erol Toy. Gürer yayınları. Şubat 2007. Sf: 65.

(2) Çankaya(2) Falih Rıfkı Atay. Cumhuriyet gazetesi yayını. Ekim1999. Sf:118

(3) Çankaya Akşamları (2). Berthe G. Gaulis. Cumhuriyet Gazetesi yayını. Ocak 2001.  Sf:42

(4) Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı. İsmail Arar. Cumhuriyet gazetesi yayını. Sf:23

(5) Türkiye Nasıl Doğdu. H.C. Armstrong. Arma Yayınları. Temmuz 1997. Sf:88

(6) Cumhuriyete Giden Yol. Sempozyum. Türkiye Barolar Birliği yayını.2012. Sf:308

(7) Kurtuluş Savaşı Gençliği. Zeki Sarıhan. Öğretmen Dünyası yy. Ekim 2010. Sf:65

(8) Kurtuluş Savaşı Gençliği. Zeki Sarıhan. Öğretmen Dünyası yy. Ekim 2010. Sf:161

(9) İstiklal Mahkemeleri. Ergün Aybars. İleri Kitapevi. 1995. Sf:221

(10) Siyasi Dargınlıklar(2). Kandemir. Ekicigil tarih yayınları. 1955. Sf:80

(11) Siyasi Dargınlıklar(2). Kandemir. Ekicigil tarih yayınları. 1955. Sf:96

(12) Nutuk/Söylev. Mustafa Kemal Atatürk.