*İŞKENCE GÜNCESİ*

Hayati Uçar
559 views

Gözlerimi açtığımda, pencereden sızan loş güneş ışığının belirsiz bir hüzünle tabana dokunduğunu gördüm. Yüzümde kurumuş kan, göz kapaklarımı kaldırmamı zorlaştırıyordu. Ellerim iki gündür arkadan kelepçeli olduğundan, kendimi “ranza” denen kirli çarşaflı tahtaya sürükleyerek doğruldum. Kanı yüzümden silmeye çalıştım.

Artık daha net görebiliyordum: Bodrum katındaki bu küçük hücrede, kirli camlar ve kalın demir parmaklıklar güneşi içeriye zor alıyordu. Karanlığa alıştıkça, demir kapının altından sızan sarı bir lamba ışığı dikkatimi çekti. Kendimi toparlamaya çabalarken ellerimin, omuzlarımın, ayaklarımın şiş olduğunu hatırladım. Zonklayan ağrılar eşliğinde sırtımı ranzaya dayayıp oturdum. Yakalanışımın ikinci günündeydim; sonradan bir gün boyunca baygın yattığımı öğrenecektim.

Yakalanmam bir ihbarla olmuştu. İhbarı yapan “arkadaş”, saklandığım evi, sahte kimliğimi ve hareket saatlerimi detaylıca açıklamıştı. Eve girerken sivil polis kalabalığını fark etsem de kaçamadım. Sokaklar tutulmuştu. Beş-altı polis, tekme ve yumruklarla üzerime çullandı. Ellerime kelepçe takıp sürükleyerek minibüse attılar. Başıma geçirilen siyah torbayla hiçbir şey göremiyor; sadece küfürler, emirler ve ara sıra yediklerim tekmeleri duyuyordum. Amirleri bağırıyordu:
“Bizi uğraştırdın orospu çocuğu! Doğruca tezgaha çek!”
Seslerindeki zafer sevinci hissediliyordu. Sessizlik çökmüştü.

Arabadan indirilip başım bastırılarak tünellerden geçirildim. “Kafanı çarpma!” diyen bir sesle merdivenlerden aşağı sürüklendim. Kalın bir sesin “Gel!” dediği odaya sokuldum. Dizlerimin üstüne çöktürdüler. Omuzlarıma bastıran eller küfrediyordu:
“Şimdi bülbül gibi şakıyacaksın!”
Başımdaki torba çekildiğinde, masada parlayan yoğun ışıklı bir lambadan başka bir şey seçemedim. Arkamdan gelen bir ses, “devletin en üst makamları” olduklarını, istedikleri ifadeyi vermezsem her türlü işkenceyi yapabileceklerini, hatta öldürebileceklerini haykırıyordu.

*Suskunluk en güçlü savunmaydı.* Konuşacak bir şey yoksa, silkelenmeye razı olmalıydın. Zaten konuşsan da konuşmasan da yapacaklardı bunu. Ancak suskunluğun, onlarda “beceremedik” ezikliği yaratacaktı. Bu, ilk işkence deneyimim değildi. Darbe dönemlerinde şiddet, öldürmeye varan yöntemlerle “eğitimli” elemanlarca uygulanıyordu. Konuşmak, başkalarının adını vermek demekti (beni ihbar eden 9 kişi gibi). O isimler buraya getirilip aynı acıyı çekecekti. Yaşadıkları her şey senin yüzünden olacaktı.

İşkencecilerin stratejileri vardı:
– *Hitlervari Yıldırım Harekâtı:* Direnişi ilk anda kırmak.
– *İyi Polis-Kötü Polis:* Yumuşak söze şiddeti karıştırmak.

Bana ilk taktiği uyguladılar:
“Her şeyi biliyoruz, sadece senden duymak istiyoruz!”
Doğruydu; öncekilerin işkenceyle verdiği bilgilere sahiptiler. Hatta seni kırmak için bu bilgileri yüzüne vururlar. Aşağılama, küfür ve dayak eşliğinde seni “hiçliğe” itmeye çalışırlar.

*Savunmasız hissettiğin an, onlar kazanır.* Mesai boyunca suskunluk en büyük silahtır. Sana haykırırlar:
“Konuşmuyorsun? Demek eğitimlisin!”
“Lider misin sen?”
“Liderlerinizi bile konuşturduk!”
İlk hedefleri seni savunmaya çekmektir. İster yalan söyle, ister gerçeği; konuşmaya başladığın an kaybedersin.

*Suskunluk, cımbızla sökülmek istenen bir çivi gibidir.*

Mesai biter, sorgucular değişir. Yorulup seni hücreye atarlar. İlk çarpışmayı atlatmışsındır: Yıldırım harekâtı başarısız olmuştur.

İkinci ve üçüncü günler *zayıf noktanı* ararlar. Ailen, sevgilin, arkadaşların… Beyninin kıyısından girmek için olta atarlar:
“Sevgilini getirip gözünün önünde tecavüz ederiz!”
“Annen baban da burada senin gibi olsun ister misin?”

*Suskunluk, sana ait bir zaman akışıdır.* Esaretin içinde kendine bir kaçış kapısıdır. Kulağını tıkayıp iç dünyana çekildiğinde, kendine espriler bile yaparsın. Gülümsersin. İşte bu durum, onların en korktuğu andır. Sana ulaşamadıklarını görünce dozu artırırlar. İletişim kurmak, damarlarındaki kanın ritmini bilmek isterler. Savunma mevzilerini kurmana asla izin vermezler.

*Aşağılama ve kişiliksizleştirme* bir diğer yöntemdir:
“Örgütte hiçbir önemin yok! En son adam bile değilsin! Herkes konuştu, sen kimseyi koruyorsun?”

“Acaba?” diye sormak tehlikelidir. Tereddüt, inadında çatlak açar. İşkenceyle konuşan insanların verdiği bilgiler genelde yanlıştır, ama onlar için önemli olan senin *çözülmen*dir. İsimler vermelisin ki o isimler de kırılsın, körelsin. Uzun vadede yoldaşlıklarınız bitmiş, güven duvarı yıkılmıştır.

Bu bir genelleme değil elbet. İsim verip “normal” hayata dönenler, içlerindeki yıkıntıyı mumyalaştırırlar. Kırıldıkları yeri bile sorgulamazlar. Aynı acıyı yaşayan diğerleriyle o günleri konuşmadan, ezikliği unutarak yaşarlar.

*İşkence laboratuvarında* fiziksel ve psikolojik sınırlarını aşamadılarsa, son hamle gelir: En uç şiddet. Bu hezeyanda birçok insan ölür. İşkenceci başarısızdır; “ağacı silkeledik ama dökemedik” der. Fırtınayı atlattığında ise sana *saygı* duymaya başlarlar.

Asıl zafer, hiçbir ad vermeden çıktığındadır. Ne kadar hırpalanırsan hırpalan, kendine duyduğun saygıyı koruyarak çıkarsın o kapıdan.