Beş yıl…
Dile kolay bir zaman akışı.
Bu, bir derginin değil; bir düşüncenin yürüyüşü. Zaten öyle olmasını istemiştik.
Kâğıda sığmayan, dijital sayfalarda bile yankısını bulan bir ses olsun.
Adı: Emeğin Serüveni.
Doğduğu gün, bir kelimenin başka bir kelimeye değdiği o sessiz anı hatırlıyoruz.
Bir grup insan, “Yazıyla değiştirilebilir mi hayat?” diye sormuştu.
Cevabı uzun bir yolculukta bulduk:
Evet, yazı bir direniştir.
Söz, bir eylemdir.
Ve emek, her şeyin başlangıcıdır.
Beş yıl boyunca;
sayfalarımızdan işçinin sesi geçti,
kadının, gencin, sanatçının, göçmenin adı ve nefesi geçti.
Her yazıda bir ter damlası,
her satırda bir umut izi kaldı.
Benim kaleminden bir alıntı:
“Herkes bu sözleri duyar ama tepkisizdir; bu da toplumsal pasifliğe bir eleştiridir.”
(Kökleri derinlere uzanan bu cümleyle, sessizliğin saklı bir direniş olmadığını hatırlattık.)
Biz “Emeğin Serüveni” derken yalnızca üretimden söz etmedik; insanın var olma çabasını anlattık.
Emeğin bir ücret değil, bir onur olduğunu söyledik.
Ve o onuru her sayfada savunduk.
Emek veren her insan gibi; ezilen, katledilen, açlık ve sefalet çeken halkların da sesi olmaya çalıştık.
Bugün, beşinci yılın eşiğinde, arkamıza dönüp baktığımızda yalnızca geçmişi değil, geleceği de görüyoruz.
Çünkü bu dergi bir yayın değil;
bir dayanışma alanıdır.
Bir vicdan kürsüsüdür.
Bir kolektif bellektir.
Ve her okur, her yazar, her katkı;
bu belleğin bir parçasıdır.
Beş yıl boyunca yanımızda yürüyen herkese;
yazısıyla, fikriyle, kalemiyle, sessiz desteğiyle
“Biz varız” diyen bütün dostlara teşekkür ederiz.
Biliyoruz ki,
emek sömürülmedikçe değil, anlatıldıkça özgürleşir.
Ve biz anlatmaya devam edeceğiz:
İnsanı, doğayı, toplumu, emeği…
Çünkü bu serüvenin adı boşuna değil.
Emeğin Serüveni, hâlâ devam ediyor.
