Milli Mücadele’de Şehirlerimiz: İzmir

Ahmet Hür
841 views

İzmir hemen hemen her dönemde önemli bir ticaret ve sanat merkezi olma özelliğini korumuştur. Osmanlı’nın özellikle son yüzyılında dış ticaret tamamen yabancıların, Levantenlerin ve azınlıkların elindeydi. İç ticaret için de yaklaşık aynı şeyleri söyleyebiliriz. Bu durum İzmir içinde geçerli olan bir durumdu. İzmir-Karşıyaka vapur işletmeleri bile Belçikalıların elindeydi. Türkler tamamen kendi memleketlerinde ayak işlerine bakan hizmetçi konumundaydılar. Bugünün Hürriyet ve İtilafçıları da bilerek veya bilmeyerek o günleri geri getirmeye çalışmaktadırlar.

İkinci Meşrutiyet’in ilanı, Padişah Abdülhamit ve yobazlar dışında Osmanlı toplumunda her kesimi memnun etmişti. Rum/Yunan azınlıkta Meşrutiyetin ilanından memnundu. Rum/Yunan azınlık ana düşünce olarak ikiye ayrılmış durumdaydı. Birinci düşünceyi savunanlar Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’nden parça koparmasını isterken, ikinci düşünceyi savunanlar, modernleşen Osmanlı Devleti’nin yönetimini ele geçirmeyi düşünüyordu. Böylece birinci grup, Yunanistan ile ittifak kurmayı, ikinci grup ise Yunanistan ile çatışmayı savunuyordu. Gelişmeler sonucu Yunanistan Girit’in ilhakı ile Osmanlı Devletinden parça koparmaya karar verdi. Bu durum ve Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Avusturya’nın Bosna Hersek’i İlhak etmesi, İtalyanların Trablusgarp saldırısı, İttihat ve Terakki içindeki Osmanlıcı ve Ümmetçi anlayışlarının güçlerini yitirmesine ve “Türkçü” bir tarzın savunulması zorunluluğuna yol açmıştır. Bu durumun önemli bir nedeni de ekonomiktir. İkinci Meşrutiyete gelinceye kadar Osmanlı Devleti yarı sömürge durumuna gelmiştir. Dolayısıyla İttihat ve Terakki, yarı sömürge durumundan çıkmanın yolunun “Milli Burjuvazi” yaratmak olduğunu düşünmüştür. Böylece “Milli İktisat Politikası” adı altında Türkçü yaklaşım sergileyen İttihat ve Terakki Cemiyeti, azınlıkları ellerindeki ayrıcalıkları kaybetme korkusu ile baş başa bıraktı.

Bu ve benzeri millileştirme uygulamaları ile Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar ekonomiyi uluslaştırarak denetimi altına almaya çalışan İttihat ve Terakki Partisi bu uygulamalarına İzmir’de ağırlık vermişti. İzmir’de iktisadi güç Levantenlerin, yabancı tüccarın ve azınlıkların elinde idi. İttihat ve Terakki İzmir’de asayişi sağlamada önemli adımlar attı. Ticarette millileştirme politikası İzmir’de ön plana alındı. Türkçe bütün işletmelerde mecburi tutuldu. Türk eleman çalıştırma zorunluluğu getirildi… İzmir’de Türk yönetimi özellikle 1914-1918 arasında azınlıkların ve Levantenlerin aleyhine, Türklerin lehine gelişti. Fakat savaş koşullarının yarattığı güçlükler, yoksulluk, pahalılık, İzmir şehrinin İngiliz donanması tarafından bombardıman edilişi İzmir’de istenilen sonuçlara ulaşılmasını engelledi.”[1]

1914 yılında İzmir Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Hacı Davut Ferkuh Efendi’ydi. Yönetim Kurulunda başkan yardımcısı Mesrub Simonyan, Hristaki Atnaşole, Zaharya Gökbaşoğlu, Alailiyelizade Mahmut, B. Keşişoğlu, E. İlyadis, Misak Moradyan, X. Boduroğlu ve B. Benadava bulunuyordu. Oda’nın genel sekreterliğini Diyojen Kasapoğlu yürütüyordu.

[1]İzmir Ekonomisi-1923-1938. Bülent Durgun. İzmir B. Şehir Bel. Yayını. Ağustos 2012. Sf:14

8 Mart’ta yapılan, 1914 yılı yönetim kurulu seçimlerinin bizzat valilikçe yapılmasını sağlayan Rahmi Bey, kişisel ağırlığını koyarak Alanyalı Mahmut Bey’in ticaret odası başkanlığına getirilmesini de sağladı. Bu tavrı İttihat ve Terakki’nin ulusal burjuvazi yaratma çabaları adına atılmış bir adımdır. İzmir Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı’na 30 yıl sonra bir Türk-Müslüman seçilmiş oldu. Buna karşın, İzmir Zahire Borsasının başkanlığını Tuzakoğlu Efendi adında bir gayrimüslim yapıyordu.

İzmir Ticaret Odasının Valilikte yapılan seçimlerinde Misak Morokyan, İlyadi Efstredi, Ahenk gazetesi sahibi Ali Nazmi, Hristaki Atnoşole, Meşrup Simonyan, Balcızade Hakkı yeni yönetim kuruluna seçildi. Mesrup Simonyan ikinci başkanlığa getirildi.

Vali Rahmi Bey’in desteği ile 1914’te İslam Tüccar ve Esnaflarına Mahsus Rehber yayımlandı. Bu kitapçıkta İzmir’de faaliyet gösteren ve Türklere ait eczaneler, ecza ve baharat depoları, otel ve misafirhaneler, doktorlar, emanetçiler ve çeşitli ürünlerin ticaretiyle uğraşanlar sıralandıktan sonra, Türklerin birbirleriyle iş yapması tavsiye ediliyordu.”[2]

Böylece Rum/Yunan azınlığın Yunanistan’a bağlanma düşüncesi öne çıktı. 1911 yılına kadar fazla asayiş olayı olmamakla birlikte, bu yıldan sonra özellikle askere alınan Rum/Yunanlılar askerden kaçarak dağlarda eşkıya çeteleri oluşturdular.

Kaptan Aleko, İzmir’de ortaya çıkan ilk büyük Rum/Yunan çetesinin başıdır.

Manisa’nın Hacı Haliller Köyü’nden olan ve bir öldürme olayı nedeniyle Yunanistan’a kaçmış bulunan Kaptan Aleko, 1911 Kasım’ında vilayete dönmüştü. Yanına iki Bulgar ve Manisa’da ekmekçilik yaptığını söyleyen biri Goloslu, diğeri Giritli olan Rumları alarak çete kuran Aleko, Manisa’da Bakkalzede İbrahim Efendi’nin oğlu Nazif’i dağa kaldırarak, karşılığında 500 lira fidye istenmişti. Bunun üzerine Manisa Bölük Komutanı Agâh Bey, çetenin yakalanması için takibata başlamıştı. Kızılca köyünden Emin Ağa, Nif Kolcubaşısı Hüseyin bey tarafından yapılan araştırmalar ve yöre halkının yardımları sonucu, çetenin kılavuzu yakalanarak sorguya çekilmiş ve çetenin gizlendiği mağara belirlenmişti. Mağara önce, Ödemiş Seyyar Bölüğü Mülazım-ı evveli Mustafa Efendi ve Nif Takım Komutanı Mülazım Salih Efendi’nin müfrezelerince kuşatıldı. Sarıldığını anlayan Kaptan Aleko çetesiyle, müfrezeler arsında başlayan şiddetli çatışmadan bir süre sonra, Manisa Bölük Komutanı Agâh Bey de olay yerine geldi. Eşkıyanın içinde bulunduğu mağaranın çok sağlam olmasından ötürü altı saat kadar süren silahlı çatışmadan sonuç alınmayınca, mağara ağzında ateş yakılarak, mağaranın içine duman doldurulması üzerine, çete reisi Kaptan Aleko ile iki Bulgar ve bir Rum çeteci teslim olmuştu. Bakkalzade İbrahim Efendi’nin oğlunu öldüren diğer Rum çeteci ise, yaralı olarak kaçmıştı. Kaptan Aleko ve diğer Rum çeteci Petros, Manisa Ceza Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırıldı. Karar temyiz mahkemesince onaylanarak, irade-i seniye beklenmeye başlandı. Çete mensupları cezanın infazı için irade-i seniye çıkınca, 16 Haziran 1913 günü sabaha karşı, Manisa Hükümet Konağı Meydanı’nda asılarak idam olundular. İzmir İstinaf Savcısı Hüsnü Bey ile Polis Müdür Cemal Bey, infaz sırasında hazır bulundular.”[3]

[1] Koçbilekli Vali Rahmi Bey’in İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Nisan 2011. Sf:23 

Tarihe bir not düşerek söyleyebileceğimiz bir konuda Çakırcalı Mehmet Efe’nin Rum/Yunan çetelerini sindirmesi konusudur. Çakırcalı Mehmet Efe nedeniyle Yunan çeteleri Trablusgarp savaşının başlamasına kadar İzmir bölgesinde fazla etkin olamamışlardır. Çakırcalı Mehmet Efe’nin öldürülmesi ve Balkan Savaşlarının başlaması üzerine Rum/Yunan çeteleri güçlenmiştir. Çete faaliyetlerini engellemek için Aydın Vilayetinde 15 Kasım 1912 tarihi itibariyle sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bu tip askeri tedbirlerin Rum/Yunan azınlığın çalışmalarını engelleyemediği zaman içinde görülmüştür. Özellikle azınlığın Yunanistan lehine casusluk faaliyeti engellenememiştir. Ege kıyıları eşkıyalık ve kaçakçılık uğraşlarının merkezi konumuna gelmiştir. Osmanlı Devleti uzun sahillerini koruyacak gemileri olmadığı gibi satın alma olanağına da sahip değildir.

Rum/Yunan Osmanlı vatandaşlarına karşı, Müslüman Türkler tarafından boykot uygulamaları da gerçekleşmiştir.

Bunun yanında Balkan Savaşlarında ki hezimetin bir nedeni olarak da kabul edilen askerden kaçma/firar olayları Aydın vilayetinde de görülmeye başlanmış, özellikle gayrimüslim askerlerin firarları büyük boyutlara ulaşmıştır.

Birinci Dünya Savaşı başladığından 12.000 kilometre sınırı olan Osmanlı Devleti önemli bölgelere Müstahkem Mevkii Komutanlıkları oluşturmuştu. İzmir ve çevresi komutanlığına bağlı olarak İzmir Müstahkem Mevkii Komutanlığı da oluşturulan altı müstahkem mevkii komutanlıklarından biridir. Savaş sırasında İzmir’in de saldırıya maruz kalacağını düşünen Savaş Bakanlığı/Harbiye Nezareti, bunun için gerekli önlemleri de almıştır.

1 Kasım 1914 tarihinde İngiltere ile savaş söz konusu olmamasına karşın, İzmir körfezine gelen iki İngiliz muhribi Beyrut ve Kınalıada isimli Osmanlı gemilerinin teslim edilmesini istemiştir.  Osmanlı gemi süvarisi Yüzbaşı Ahmet Rasim (Barkınay) Bey, gemideki top ve değerli eşyaları karaya çıkarılarak gemileri İngilizlere teslim etmeyip yakmıştır.

Bu hadise bir İngiliz filosunun İzmir Limanını bombardımanı olarak kayıtlara geçti. İngiltere Osmanlı İmparatorluğuna 1 Kasım 1914 günü harp ilan etmeden İzmir’de yaptığı tecavüzü, aynı gün Akabe’yi (Kızıldeniz) de topa tutarak tekrarlar. Bu hadiselere kadar çıkacak savaşta tarafsız kalma düşüncesinde olan Osmanlı yönetimi, tarafsız kalamayacağını anladı.

İngiltere-Fransa 5 Kasım 1914’de Türkiye’ye harp ilan etti.”[4]

 İzmir’in işgalini önlemek için Vali Rahmi Bey’in bombardımanın devamının Levanten ailelere de zarar vereceği tehdidini, işgal donanması ciddiye almadı. Çanakkale’ye yapacağı saldırı da büyük gemilere ihtiyaç duyduğu için gemilerini geriye çekmek zorunda kaldı.

[1]Bir İzmir Kabusu. Engin berber. İzmir B.Şehir Bel yayını. Mart 2002. Sf:3

[1] 1.Dünya Harbinde İzmir Savunması. Celal Öcal. İleri yayınları. Nisan 2015. Sf:48

Bir kısım gemisiyle İzmir körfezindeki ablukasını sürdürdü. İzmir’e hava saldırılarını Temmuz 1916’den Temmuz 1918’e kadar aralıksız devam etti.

İzmir körfezi alüvyonlarla daraldığı için İzmir’i işgale yeltenen düşman gemilerinin, mayın hatlarımızı aşması, kıyı bataryalarımızı susturmaları, Sancakkale önündeki dar suşeridinden (fay hattı) geçmeleri gerekiyordu. Başlangıçta düşman gemilerinin top menzillerinin bizim toplarımızdan uzun olmasının düşmana sağladığı avantaj, kıyıya yaklaşınca kayboluyor, daralan körfezde yer alan 11 bataryamız, kısa menzilli toplarımız bile düşmana caydırıcı etki yapıyordu. Bu sebeple işgalci donanma, nakliyat gemileri ile gelmiş olsa da çıkartma harekâtına girişemedi. Bataryalar susturulmadan mayınlar temizlenemez, mayınlar temizlenmeden bataryalar susturulamazdı. İşgale yeltenen donanma bu gerçeği anlayınca geri döndü.”[5]

İttihat ve Terakki’nin Birinci Dünya savaşı sonrası iktidardan uzaklaşıp Ahmet İzzet Paşa Hükümeti kurulunca ilk yapılan işlerden biri İtilaf Devletlerinin gözünü girmek ve uygun bir barış antlaşması imzalamak düşüncesiyle İttihatçı valilerin görevinden alınması olmuştur. Bu bağlamda, Bursa Valisi İsmail Hakkı Bey, Kastamonu Valisi Atıf Bey, Musul Valisi Memduh Bey’le birlikte İzmir Valisi Rahmi Bey’de görevinden alınmıştır. İlginç olan Rahmi Bey’in görevinden alınması üzerine yerine vekâleten bakan 17. Kolordu Komutanı Nurettin (Sakallı) Paşa’nın derhal “görevi suiistimal” gerekçesiyle Rahmi Bey hakkında soruşturma başlatması ve Harbiye Nezaretine/Savaş Bakanlığına şikâyet etmesidir.

KOÇBİLEKLİ VALİ RAHMİ BEY

Çanakkale savaşları sırasında İtilaf devletlerinin İzmir’i bombalama tehdidine karşı takındığı cesur ve tavizsiz tavır nedeniyle, İzmir basını tarafından kendisine “Koçbilekli” lakabı takılan İzmir Valisi Rahmi Bey, Talat Paşanın güvendiği adamlardandır. İttihat ve Terakki fırkasının İzmir’e verdiği özel önem nedeniyle 1913 yılında İzmir Valiliğine atanmıştır.

İttihat ve Terakkinin “Milli iktisat” girişimi nedeniyle, yabancıların ve özellikle Rum/Yunanlıların elinde bulunan ticaretin Türklerin eline geçmesi için ekonomik tedbirler alması nedeniyle Valiliğe getirilmiştir. Rahmi Bey’in resmi görevi dışında, Ege bölgesinde Osmanlının çıkarlarını ne pahasına olursa olsun gözetmek, askeri, politik ve ekonomik tedbirlerle Türklerin ekonomik hayatın içine girmesi görevini de bulunmaktadır.

1.Dünya Savaşına Osmanlı’nın girmesini istemeyen Rahmi Bey, İzmir şehrinin asayişini sağlamak için sert tedbirler almış ve bu bağlamda başarılı da olmuştur. Savaşın olumsuz etkilerine karşın yine de İzmir’in modernleşmesi için önemli çalışmalar yapmıştır.

25 Haziran 1873 tarihinde Selanik’te doğan Rahmi Bey, Selanik eşrafından İskendiyar ailesinin varlıklı, iyi yetişmiş bir üyesi, Rıza Beyin oğludur. Annesi Evranoszadelerden Ayşe Hanımdır.

İlk ve Orta öğretimini Selanik’te yapan Rahmi Bey, Mektebi Hukuki Şahaneyi bitiremeden tutuklandı. Serbest kalınca Avrupa’ya giderek, Abdullah Cevdet ile birlikte “Reşadiye Komitesini”(Veliaht Mehmet Reşat’ı padişah yapmak için kurulan komite)  kurarak, Abdülhamit yerine Veliaht Mehmet Reşat Efendiyi sultan yapmak için çalıştı.

[1]1.Dünya Harbinde İzmir Savunması. Celal Öcal. İleri yayınları. Nisan 2015. Sf:308

1899 yılında İstanbul’a dönerek, Sultan Mehmet Reşat’ın başyaveri Binbaşı Tahsin Beyin kız kardeşi Nimet Hanım ile evlendi.

“Rahmi Bey, Talat ve Mithat Şükrü gibi İttihat ve Terakkinin üç sivil kurucularından biriydi.”[6]    Ali Fuat Cebesoy’a göre de, Mustafa Kemal’in Selanik’ta 3. Ordu Komutanı Mareşal Hayri Paşa’nın kurmayları arasına katılmasını sağlayan da Rahmi Beydi. Mustafa Kemal, Ali Fuat Beye yazdığı telgrafta, Selanik’te bir göreve atanmasını istemiş, Ali Fuat Beyde, ailesi Mareşal Hayri Paşa ile çok samimi olan Rahmi Beyden rica etmişti. Rahmi Beyin devreye girmesi ile Mustafa Kemal’in Selanik’e tayini gerçekleşmişti.

Rahmi Bey bir yandan da masondu. İttihatçıların sivil aydınlarından olan Rahmi Bey, 19 Eylül 1913 tarihinde İzmir Valiliğine atandı. Milli İktisat politikası oluşturan İttihat ve Terakki için Osmanlı ekonomisinin kalbi sayılan İzmir çok önemli bir şehirdi. “Gâvur“ İzmir’in Türkleştirilmesi çok önemliydi.

İzmir, kapitülasyonların verdiği sınırsız olanaklar sayesinde dünyanın sayılı serbest bölge limanlarından biri haline gelmişti. İttihat ve Terakkinin 1913 yılında yaptığı kongrede kabul edilen programın ikinci maddesinde “İttihat ve Terakki Fırkası, milli iktisat siyasetinin bağımsızlığını zorlaştıran ve yabancılarla ilgili mali ve iktisadi imtiyaz ve ayrıcalıkları kaldırmaya çalışacağı gibi tüm kapitülasyonların da kaldırılmasını sağlamayı en kutsal amaç sayar” dileği ve kararlılığı yazıyordu.[7]   İttihat ve Terakkinin, Türk Burjuvazisini yaratma çabası, Türklerin komisyonculuktan öteye gidememesi ile sonuçlandı. Türk tüccar, köylüden aldığı malı, Müslüman olmayan ihracatçıya aktarıyordu. Bir de köylüden zorla ve daha ucuza alıyordu. Yabancı İhracatçı için bir şey değişmezken, Türk köylüsü biraz daha fazla sömürülüyordu.

Birinci Dünya Savaşında, İzmir’in bombalanması ve buna karşı alınan tedbirler sonrasında, İngilizler tarafından, azınlık iş adamlarıyla arası iyi olan ve İzmir’i özerk bir şekilde yöneten İzmir Valisi Rahmi Bey’e, İzmir’de bir prenslik kurulması ve başına da kendisinin geçirileceği teklif edildi. İngilizler, İttihatçı Rahmi Beyi, Osmanlı’yı arkadan vuran Arap Müslümanları ile karıştırmışlardı. Rahmi Bey öneriye “İzmir cayır cayır yanar, yine de İngiliz olmaz. Bu davranışlarınızla, kent içindeki tüm Hıristiyanları ateş içine atıyorsunuz. Şehri dövüşerek alsanız bile tek bir Hıristiyan’ı sağ olarak bulamayacaksınız” diyerek ret etti.[8] Rahmi Bey’in emri ile İzmir’in tüm resmi yerlere tenekelerle gaz dağıtıldı.  İzmir’in işgal edilmesi durumunda tamamen yakılması düşünülmüştü.

[1]  Koçbilekli Vali Rahmi Beyin İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Nisan 2011 sf:14

[1] Koçbilekli Vali Rahmi Beyin İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Nisan 2011 sf:21

[1] Koçbilekli Vali Rahmi Beyin İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Nisan 2011 sf:67

Rahmi Bey böylece İngilizler gözünde, Malta Sürgünlerinde yerini ayırtmış oldu. Bunun yanında Liman Von Sanders’in casusluk ve terör olaylarına karışmış Rum/Yunan ve Levantenin İzmir dışına sürülmesi teklifini Rahmi Bey kabul etmemiştir.[9]

Savaş nedeniyle karaborsa ve yolsuzluk ile rüşvet iyice artmıştı. İzmir Valisi Rahmi Bey, İttihat ve Terakki Fırkası İzmir sorumlu sekreteri(kâtibi mesul) Mahmut Celal (Bayar) Beyle zaman zaman çatışıyordu. Rahmi Bey, bazı zamanlar İttihatçı kimliğini bir kenara bırakarak liberal bir düşünceyle ve yasaları kendine göre yorumlayarak İzmir şehrini yönetiyordu. Mahmut Celal Bey için ise, parti ve partinin ilkeleri önemliydi. Yolsuzluklara ve rüşvete açıkça karşı olan Mahmut Celal Bey, gittikçe zenginleşen ve rüşvetçi görevlilere göz yuman ve azınlık iş adamlarıyla senli benli olan Rahmi Beyi eleştiriyordu.

Teşkilatı Mahsusa başkanı Eşref Kuşçubaşı da, Rahmi Beyi eleştirenler arasındaydı. Bu yüzden Rahmi beyin tüm çabalarına karşın, Mahmut Celal Bey, İttihat ve Terakkinin sekreteri olarak İzmir’de kaldı. Ayrıca İzmir valisi rahmi Bey, ittihat ve Terakkinin ileri gelenleri tarafından, İzmir’deki Hürriyet ve İtilafçılarla yakın ilişkisi ve savaş koşullarında İtilaf devletleri ile yakın ilişkisi nedeniyle suçlanıyordu.

Savaş koşullarında dahi İzmir’de bayındırlık işleri yapan Rahmi Bey, İzmir’in modern bir kent olmasında önemli rolü vardır. Şehir içindeki mezarlıkların kaldırılması, Milli Kütüphane yapımı yine Elhamra Sineması ve Kız Lisesi yapımı gibi önemli çalışmalar Rahmi Bey tarafından yapılmıştır.

Talat Paşa hükümetinin düşmesi ve yerine İzzet Paşa hükümetinin kurulması üzerine, İçişleri Bakanı Ali Fethi Bey (Okyar) tarafından “kimi yönetsel nedenlerden dolayı” Rahmi Bey görevinden alındı. Rahmi Bey dışında başka valilerde görevinden alınmıştı. İzzet paşa kabinesi, ittihat ve terakki hükümetinin devamı olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu. Tarih 24 Ekim 1918’di.

Rahmi Bey, İzmir valiliğinden alınıp, İstanbul’a gidince tutuklandığının ertesi günü oğlu Alpaslan, Çerkez Ethem ve iki arkadaşı tarafından kaçırıldı. Kaçırılma gerekçesi olarak, Çerkez Ethem’in İngilizlere hoş görülmekten tutun da, Çerkez Hasan denilen bir işbirlikçinin cezalandırılmasına kadar pek çok yazar ve tarihçi pek çok gerekçe ileri sürmektedir. Bana göre çocuğun kaçırılma gerekçesi Milli Mücadele için gerekli paranın bulunmasıdır. İttihatçı olmasına karşın, Celal Bey (Bayar) ve Eşref Kuşçubaşı ile anlaşamayan Rahmi Beyin, azınlık ve yabancı iş adamları ile kurmuş olduğu ilişki ve savaş sırasında ortaya çıkan zenginlerden biri olması ve derhal barış yapılıp, Milli Mücadeleye sıcak bakmaması nedeniyle, Rahmi Beyde bulunan paranın Milli Mücadeleye aktarılması söz konusudur. Zaten, Çerkez Ethem’i, gazeteci Hasan Tahsin’in yazılarıyla desteklemesi ve Çerkez Ethem’in, kaçırdığı çocukla birlikte Eşref Kuşçubaşının Salihli’deki çiftliğinde saklanması bu iddiamı doğrulayan kanıtlardır.

İstanbul’da tutuklanıp, Bekirağa bölüğüne konulan Rahmi Bey, oradan Malta’ya sürgüne gönderilir. Sürgünde İngiliz, Fransız makamlarına dilekçeler yazarak, savaş sırasında İngiliz ve Fransızlara çok yardımcı olduğunu ve neden hapiste tutulduğunu anlamadığını yazar. Levantenlerle tüm iyi ilişkilerine karşın, Malta’dan İngiliz dostlarının değil, Mustafa Kemal’in sayesinde diğer tutuklularla birlikte kurtulur.

[1] 1. Dünya Harbinde İzmir Savunması. Celal Öçal. İleri yayınları. Nisan 2015. Sf:52

Rahmi Bey, Malta’dan serbest bırakılınca, Ankara’ya gelir ancak burada da fazla durmaz ve Almanya’ya oğlunun eğitimi gerekçesiyle gider. Yani, Milli Mücadeleye katıldığını söyleyemeyiz. 1923 yılında yapılan seçimde de İzmir’den bağımsız Milletvekili adayı olur ama kazanamaz.

Eski İzmir Valisi Rahmi Bey, uzun süre gözden uzak yaşar. Adı İzmir’deki Atatürk’e yapılmak istenen suikast ile tekrar gündeme gelir. Türkiye’den kaçan Rahmi Bey, yokluğunda yapılan yargılama sonucu 10 yıl kalebentlik (sürgün, bir yerde zorunlu oturma) cezası alır.

Af ile Türkiye’ye dönen Rahmi Bey, soyadı kanunu çıkınca “Arslan” soyadını alır.

Rahmi Arslan, 7 Temmuz 1947 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir.

Rahmi Bey’in yerine vali tayin edilen Tahsin Bey, İzmir’de göreve başladığı günlerde Hükümet değişikliği yapıldığı için kurulan Tevfik Paşa Hükümeti tarafından Hürriyet ve İtilafçıların baskısı karşısında görevden alınmış ve yerine Hürriyet ve İtilafçı eski Beyrut valisi Ethem Bey atanmıştır. İstifa ettiği güne kadar Ethem Bey’in yaptığı tek iş İttihatçı memurların yerine Hürriyet ve İtilafçı memurları atamak olmuştur. Siyasi nedenlerle istifa edince 2. Tevfik Paşa Hükümeti, yerine İttihatçı olmadığı bilinen Nurettin Paşa’yı asaleten atamıştır. Nurettin Paşa’dan kimse hoşnut olmamıştır. Bu hoşnutsuzlukta Nurettin Paşa’nın kibirli davranışı, yobazlığı ve sabit fikirliliği en büyük etkendir.

NURETTİN (SAKALLI ) PAŞA

1873 Bursa doğumludur. Müşir (Mareşal) İbrahim Paşa‘nın oğludur. 1890 yılında Mektebi Füsun-u Harbiye-i Şahaneye girdi. 1893 yılında Mülazım-ı Sani(üsteğmen) rütbesiyle mezun oldu. Arapça, Fransızca, Almanca ve Rusça biliyordu.

1893 yılının Mart ve Nisan ayları arasında 5. Orduya bağlı 40. Piyade Taburunda görev yaptı. Nisan 1893 ile Ekim 1898 tarihleri ​​arasında Hassa Ordusu (1. Ordu) karargâhında görev yaptı.  22 Temmuz 1895 tarihinde de Yüzbaşı rütbesine terfi etti.

1897 Osmanlı Yunan Savaşına katıldı. Savaştan sonra Birinci Ordu karargâhına Harekât Başkanı olarak atandı. 1898 yılının Ekim ayında İkinci Abdülhamit’in yaverliğine atandı. 1901 yılında, Binbaşı rütbesine terfi etti. 1901-1902 yılları arasında Bulgaristan Sınır Komutanlığı Kurmay Grubu’nda görev aldı. 1902-1903 yılları arasında da Makedonya’da çetecilerle savaştı. 1907 yılının Aralık ayında, Selanik‘te bulunan 3. Ordu karargâhına atandı. 1907’de Kaymakam (Yarbay) ve 1908’de Miralay (Albay) rütbesine terfi etti. Babası Müşir İbrahim Paşayı dinlemeyerek İttihat ve Terakki Cemiyetine girdi. 19 Ağustos 1909 tarihinde Tasfiye-i Rüteb-i Askeriye Kanunu ile rütbesi Binbaşılığa indirildi ve Birinci Ordu’ya bağlı yedek kuvvetlere atandı. Eylül 1909 tarihinde Küçükçekmece Mutasarrıflığı’na atandı. Nisan 1910 tarihinde 77. Piyade Alayı komutan yardımcılığına daha sonra 83. Piyade Alayı 1. Tabur Komutanlığı’na atandı. Şubat 1911 tarihinde 14.Kolordu bünyesindeki kuvvetleriyle Yemen‘de isyancılarla mücadele ederken Yarbay rütbesine terfi etti. 1913 yılında Balkan Savaşı‘nın son aşamasında komutasındaki 9. Piyade Alayı ile Yemen’den döndü ve Balkan savaşına katıldı.

1914 yılının Nisan ayında 4.Fırkanın komutasını devraldı. 14 Nisan 1915 tarihinde Irak ve Havalisi Genel Komutanı Süleyman Askeri Beyin intihar etmesinden sonra 20 Nisanda Irak ve Havalisi Genel Komutanlığı’na atandı. Aynı zamanda bu komutanlığın yanında Basra ve Bağdat Valiliği’ne de atandı.

Tümgeneral Charles Vere Ferrers Townshend komutasındaki İngiliz 6. Poona Tümeni (Hint Tümeni) Kut şehrinde Nurettin Paşa komutasındaki Türk birliklerine 13 general, 481 subay ve 13.300 askeriyle birlikte teslim oldu.

Ekim 1916 tarihinde Muğla ve Antalya Havalisi Komutanlığı’na atandı ve Aydın merkezli 21. Kolordu‘nun kurucu komutanlığına atandı. 24 Ekim 1918 tarihinde dönemin İçişleri bakanı Fethi (Okyar) Bey’in telgrafı ile gerekçesi “bazı/kimi yönetsel nedenlerden dolayı” İzmir(Aydın) Valisi Rahmi beyin görevinden alınıp yerine Aydın Kolordu komutanı olan Nurettin Paşa, İzmir vali vekili olarak atandı.

Kimilerine göre aşırı tutucu ve ümmetçi, kimilerine göre hak etmediği payeler peşinde koşan kurnaz bir kişi olarak kabul edilen Sakallı Nurettin paşa için, herkesin hemfikir olduğu nokta aşırı kibirli oluşudur.

İzmir(Aydın) Vali vekilliğinden alınıp, İzmir’i terk eden Nurettin Paşa, İzmir’e tekrar 9 Eylül’de Yunanı kovalayan ordu komutanı olarak dönüyor.

Damat Ferit’in İçişleri bakanı, işbirlikçi, gazeteci Ali Kemal’i ve İzmir Metropoliti Hristostomos’un linç edilmesi olaylarını Nurettin Paşanın tezgâhladığı da sanılıyor. İsyanlarda görev yaptığı yerlerde aşırı ve kontrolsüz güç kullandığı için eleştirilen Paşa hakkında TBMM’de soruşturma da açılıyor. Meclis’te Şapka Kanununa tek karşı çıkan kişinin Nurettin Paşa olduğunu da belirtelim.

Mustafa Kemal Atatürk ile de arası pekiyi olmayan Sakallı Paşa’nın Mustafa Kemal düşmanları tarafından Mustafa Kemal’in aleyhine kullanıldığını da görüyoruz.

Komitacı, provokatör(kışkırtıcı) yanları da olan Nurettin Paşa, aşırı tutucu ve bağnaz bir Müslüman ve Bolşevik düşmanı bir hüviyete de sahip. Gazeteci Hasan Tahsin’in Aydın’da bir konferans vermesi üzerine İzmir Valisi Rahmi beye telgraf çekerek, Hasan Tahsin’in gizli örgüt kurmaya çalıştığını ve Bolşevik propagandası yaptığını söylerken, Hasan Tahsin’le görüşmesinde hiç renk vermemesi hatta Hasan Tahsin’le benzer görüşte bir görüntü çizmesi nedeniyle, görevinden alındığı zaman Hasan Tahsin Hukuku Beşer gazetesinde Sakallı Paşayı öven “İnsan Kıymeti Bilelim” başlıklı bir yazı yayınlıyor. 12 Mart 1919 tarihli gazetede yer alan bu yazıda Hasan Tahsin İstanbul Hükümetini eleştiriyor ve Nurettin Paşa’nın İzmir’de kalması gerektiğini belirtiyor.

İzmir Vali vekili olarak göreve başlayan Nurettin Paşa ilk iş olarak önceki vali Rahmi beyi görevini kötüye kullandığı suçlamasıyla İstanbul hükümetine şikâyet ediyor. İttihatçıların gözden düştüğü bu günlerde İttihatçı vali olarak da bilinen Rahmi Bey, zor günler yaşıyor ve İstanbul’a döndükten sonra İngilizler tarafından tutuklanıp Malta’ya yollanıyor.

Metropolit Hrisostomos 1 Ocak 1919 tarihinde İzmir’e geri döndü. İzmir’deki Rum/Yunan toplumunun dini lideri olarak çalışmalar yapıyordu. Bilge Umar’ın “İzmir Savaşı” adlı kitabında Hrisostomos ile Nurettin Paşa’nın bir İngiliz gemisinde karşılaşmalarını ve aralarındaki konuşma şöyle anlatılıyor: “Körfeze gelen bir İngiliz gemisinin güvertesinde İngiliz komutanının İzmir’in ileri gelenleriyle buluşması sırasında Hrisostomos, nezaketen ona elini uzatan Nurettin Paşa’ya elini vermemiş ve ‘Ben sana elimi vermem. Siz Türkler cani bir halksınız. Senin elinden kan, Yunan kanı damlıyor’ demişti.” Nurettin Paşa bu sözleri hiç unutmamıştır. 11 Eylül 1922 gününe kadar beklemiştir.

İzmir’in işgali konusu gündeme geldiğinde, Celal Bayar, direniş örgütlemelerine başlamıştı. Durumu Sivrihisar köylüleri ile Nurettin paşaya bildiren Celal Bayar’a paşanın yanıtı, her şeyin kendisi tarafından düşünüldüğünü ve Celal Bayar’ın bu işlerle uğraşmaması gerektiği yönündeydi. 23 Aralık 1918 tarihinde İzmir’e Leon isimli bir Yunan torpidosunun geleceğini ve İzmir’deki Rum/Yunan toplumunun taşkınlık yaratacağını öğrenen Celal Bayar, Nurettin Paşayı makamında ziyaret ederek durumu anlattığında, Nurettin Paşanın hiçbir önlem almadığını ve almayacağını öğrenmiş oldu. Nurettin Paşa bir iki tebliğ dışında işgale karşı hiçbir önlem almıyor durumu geçiştiriyordu.

20 Ocak 1919 tarihinde Tevfik Paşa hükümeti tarafından bu sefer asaleten İzmir Valisi olarak atanan Nurettin Paşa, 9 Şubat 1919 tarihinde de İzmir ve Çevresi Komutanlığına getirildi. Aynı zamanda Aydın’da bulunan 17. Kolordu komutanı görevini de devam ettiriyordu.

Nurettin Paşa, kendisi için olmayan her harekette yavaş davranmayı seçerdi. Hızlı olduğu tek konu kendisini öne çıkarmak, yapılan işlerden en büyük payı kapmak ve yaptığı her işi abartmaktı. Böylesine önemli günlerde dengelere dikkat etmek çok önemliydi. Paşa da buna çok dikkat ederek kendini korumayı becermeye gayret ediyordu.”[10]

Nurettin Paşa, bir ara girse de ittihatçı değildi. Hürriyet ve İtilaf yanlısı da olmadığı biliniyor. Paşa, İzmir’de 03 Şubat 1919 tarihinde yapılan Belediye seçimlerinde, İttihat ve Terakki partisi yerine kurulan Teceddüt Partisi listesinde de olan Hürriyet ve İtilaf partisi adayı Osmanzade Hacı Hasan Paşa’nın mazbatasını, seçimi kazanmasına karşın vermedi. Tam yirmi beş gün bekledikten sonra yani 28 Şubat tarihinde belediye başkanının atamasını kerhen yaptı. Bunu neden yaptığı bilinmiyor. Bir varsayım, Paşa’nın kendi kibrinden kaynaklandığı yolunda. Bu arada Osmanzade Hacı Hasan Bey’in makbul bir adam olmadığı ve işbirlikçi bir kişi olduğunu da belirtmek isterim. Bu bağlamda bu kişinin içyüzünü bildiği için Belediye Başkanlığı mazbatasını vermek istememiş de olabilir.

İzmir’in işgali gündeme geldiğinde, direniş için İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulduktan sonra da Nurettin Paşa ile ilişki kurulmasına çalışılmış ama Paşanın soğuk davranması üzerine ilişki güdük kalmıştı. Sonraki zamanlarda Müdafaa-i Hukukçularla ilişki kurmak istemişti. Bunun üzerine Nurettin Paşa cemiyet kurucu üyelerinden Halit Bey tarafından arandı.

İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucularından Moralızade Halit Bey valiyi telefonla arayarak ‘Paşam, sizi arayıp sormadığımızdan yakınmışsınız. Siz hacıların hocaların kurduğu Cemiliyet-i İlmiyye ile meşgulsünüz. Din iman işi başka, siyaset işi başka. Bırakın onlar öbür dünya meseleleriyle uğraşadursunlar. Yardım elinizi bize uzatın’ diyerek Nurettin paşa’ya içten görüşlerini iletti. Bunun üzerine Nurettin Paşa da Halit Beyi valilik makamına çağırdı. Yine bu dönemde Nurettin Paşa, İzmir Demiryolları İslam Memurini Teavün(dayanışma) Cemiyeti ve Türk Ocağı İzmir Şubesi ile yakın ilişkilere girmişti. Amacı tüm bu dernekleri İslamcı bir çatı altında toplamaktı. Müdafa-i Hukukçulara yanaşmasındaki neden de buydu. Bunların aracılığı ile kendi amacını gerçekleştirmek istiyordu.”[11]

[1] Nurettin Paşanın İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Şubat 2011. Sf: 52

Nurettin Paşa’nın valilikten alınmasına neden olan olay, ise Paşa’nın yazdığı iddia edilen ve Aydın’da bulunan Rum/Yunanlıların katledilmesine yönelik iki belgedir. Bu belgelerin bir tanesi Merkez Jandarma Kumandanına, bir tanesi de Bölük Komutanına yazılmıştır. Belgelerde şunlar yazılıydı: “Merkez Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Mehmet Arif Efendi’ye Aşağıdaki hususlara nazar-ı dikkatinizi çekerim. Rumların son zamanlarda Müslümanlara karşı gösterdikleri alçakça muamele ve hareket tarzları malumdur. Bu adi milletin imhası için sizinle beraber çalışmak isterim. Bu maksat için de lazım olan tedbiri alıyorum. Evvela şehir civarı ile dağlarda malum eşkıyadan birçok silahlı kimseleri bulunduruyorum. Onlara gündelik ile beraber silah dağıttım. Bunlar kendileri ile muhabereden sonra kati harekete geçeceklerdir. Arkadaşlarımızı keyfiyetten haberdar ediniz. Hareket başlayınca para verilecektir. Bizim için hiçbir tehlike yoktur. Yalnız namussuz Rumlar için ölüm vardır. İlk işaret üzerine oradakileri imha ediniz. İntikam zamanı geldi, ileri evlatlarım.” ”Merkez Jandarma Bölük Kumandanına, Alınan bir mektubun mefadına göre günün vaziyeti dolaysıyla Rumların daha ziyade hissiyat ihzar etmeleri melhuz bulunduğundan en ufak bir hareket üzerine her neferin herhangi bir yabancıya karşı vazifesini derhal yapması vatan borcudur. Vatan için son nefesinizi esirgemeyiniz. Vazifenizi müdrik olunuz. Her nefer 4-5 Rum öldürmelidir.”[12]

Bu iki evrakın sahte olduğunu da iddia edenler vardır. Sahte olup olmadığını bilmiyoruz. O günlerde de sahte olmadığı göz önüne alınacak ki; 8 Mart 1919 tarihinde Nurettin Paşa İzmir Valiliği ve İzmir ve Çevresi Komutanlığından alınmıştır.

Nurettin Paşa, gösteriş meraklısı, zahmetsiz işten çok kazanç bekleyen bir kişiydi. Kendisi ile görüşen yurtseverlere, İzmir’in işgal edilmesinin söz konusu olmadığını çünkü kendisinin buna izin vermeyeceğini övünerek anlatırdı. Denizli’nin İttihatçı Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi; “sizi görevden alırlar. O zaman bize gelin, bize baş olun” dediğinde, sadece tebessüm eden Nurettin Paşa, görevden alındıktan sonra, başkalarının da kendilerini idare etmek için İzmir civarında bir yerlerde kalın, önerisini dikkate bile almayıp, Vali vekaletini defterdara, kolordu kumandan vekaletini de Albay Süleyman Fethi Bey’e vererek İstanbul’un yolunu tuttu.

İzmir’den ayrıldıktan sonra İstanbul’a giden Nurettin Paşa, Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra, İstanbul hükümeti ile Ankara’nın arasını bulmak için arabulucu olmaya çalışmış, yolladığı telgrafta Büyük Millet Meclisi başkanlığı yerine Temsilciler Kurulu başkanlığı ibaresini kullandığı için yüz de bulamamıştı. 1920 yılının haziran ayının ortalarında Ankara’ya geldi. Mustafa Kemal’le görüşen Nurettin Paşa, Padişah ve Halifelik ve Bolşeviklik konularında görüş alışverişinde bulunmak istemişti. İsmet İnönü ve Fevzi (Çakmak) Paşa’nın da bulunduğu toplantıda kendisine verilen cevapları beğenmeyen Nurettin Paşa, Ankara’nın düşmanı Anadolu’dan kovma konusundaki net tavrı üzerine kendisine uygun bir görev verilmesini kabul etti. Bunun üzerine kendisine “Konya Valisi ve Konya Bölgesi Komutanı” görevi verilebileceği konuşuldu. Nurettin Paşa’nın kibirli davranışı kendisine bu görevin verilmesini de engellemiştir. Bu konu ile ilgili Nutuk’a dönelim:

[1] Nurettin Paşanın İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları.Şubat 2011. Sf: 89

[1] Ben de Yazdım. Celal Bayar. Sabah yayınları. Sf: 149.

“Baylar, Nurettin Paşa‘dan bir daha telyazısı almadık. Ama kendisi Diyarbakırlı Kâzım Paşa ile birlikte, 1920 yılı Haziranı ortalarında Ankara’ya geldi. Bizimle işbirliği etmeden önce kimi konular üzerinde görüşümüzü anlamak istediğini bildirdi. Bu konular şunlardı; 1. Halifeliğe ve padişahlığa karşı düşünce ve görüşümüz; 2. Bolşeviklik konusundaki görüşümüz; 3. İtilâf devletlerine karşı, özellikle İngilizlere karşı dahi savaşa karar verip vermediğimiz. Görüşme, Tarım Okulu’ndaki karargâhımızın bir odasında geceleyin yapıldı. Bu görüşmede, Nurettin Paşa ile birlikte gelen Kâzım Paşa’dan başka, Fevzi ve İsmet Paşalar da bulunuyorlardı. Nurettin Paşa, birinci ve ikinci sorulara aldığı yanıtları pek inandırıcı bulmadı. Ama özellikle üçüncü sorunun yanıtı uzun ve ateşli tartışmalara yol açtı. Çünkü biz demiştik ki amacımız, ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusun tam bağımsızlığını sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konudaki karar ve inancımız kesindir. İşte Nurettin Paşa, bir türlü buna inanamıyor ve bunu kabul edemiyordu. Sonunda kendisine dedik ki; “Bu konuda görüşmeyi kabul etmekle yeni inançlar edinmek ve kararlar almak söz konusu değildir. Sen, bugüne değin ulusun, iyice belirmiş, gerçekleşmiş inançlarına uyacaksın!” Ondan sonra, kendisine verebileceğimiz uygun bir görev üzerinde konuşuldu. Kendisinin, ‘Konya Valisi ve Konya Bölgesi Komutanı’ adıyla Yunan cephesinin güneyindeki bölgenin komutanı olmasını uygun gördük. Asıl Batı Cephesi için, komutan olarak, Ali Fuat Paşa’yı 18 Haziran 1920’de görevlendirdik. Baylar, o günlerde Yunan cephesinde düşmanın hazırlıklarda bulunduğu anlaşıldığından cephenin önemi arttı. Bu yüzden Nurettin Paşa’nın göreve atanmasını sonuçlandırmadan ve kendisini görev yerine göndermeden, ivedilikle Batı Cephesine gitmem gerekti. Nurettin Paşa’yı görevlendirme işleminin bitirilmesini, Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa‘ya bıraktım. Gerçekten düşman, bütün cephe üzerinde saldırıya geçmişti. Bizim birliklerimiz çekiliyorlardı. Nurettin Paşa, cephedeki elverişsiz durumu anlayınca İsmet Paşa’ya, görev kabul edebilmek için birtakım koşulları bulunduğunu ve hükümetçe bu konuda karar alınması gerektiğini söylemiş. O koşullara göre hükümet, yurdun yönetiminde ve önemli işlerde temelli ve kesin karar almadan önce Nurettin Paşa’nın düşüncesini sormak ve onayını almak zorunda olacaktır. Çünkü Büyük Millet Meclisi Hükümeti üyeleri, Tevfik Paşa ve benzeri gibi olgun yaşta denenmiş kişiler olmayıp genç birtakım kimseler imiş. İsmet Paşa, çok yadırgadığı bu düşünce ve öneriyi hemen şifre ile bana bildirdi. Ben de Nurettin Paşa’nın, kendisine görev vermek istediğim zaman söylemediği bu düşünceyi, genel durumda başlayan bunalım üzerine ortaya atmasını anlamlı buldum ve İsmet Paşa’ya verdiğim yanıtta kendisine görev verilmemesini buyurdum. Nurettin Paşa’nın Yunan saldırısı başladıktan iki gün sonra bana gönderdiği bir yazının içindekileri dikkate değer bulmuştum. İsterseniz, bu yazıyı yüce kurulunuza okuyayım:

Ankara İstasyonu, 24 Haziran 1920   Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına

Efendim Hazretleri, Atanmış olduğum komutanlıktan ve valilikten çıkarılışımı ve bunun bildiriliş biçimini onur kırıcı buldum. Bir devlet adamının ileri sürdüğü yurt işleriyle ilgili bir düşünce ve görüşün tartışılmasına değil, dinlenmesine bile istek gösterilmemesini ve küçümsenmesini ve ilgili Büyük Millet Meclisi ile hükümetinin oylarını alıncaya dek bile katlanılıp beklenilmeyerek ya da, belki buna gerek görülmeyerek, iki üç kişi gibi az sayıda üyenin düşünce ve istekleriyle bu yolda işlem yapılmasında sakınca görülmemesini ve sonuç olarak, yurdun, eğer yanılmıyorsam, bu anlayışla yönetilmesini, ulus ve yurt için tehlikeli durumlardan saydığımı bilgilerinize sunmaya izin vermenizi yüksek başkanlığınızdan dilerim. Bu koşullar içinde, görev almayı sakıncasız ve işbirliği yapmayı yararlı göremediğim için, memleketim olan Bursa’da oturmak üzere ilk tren ile Ankara’dan ayrılacağımı, vedalaşma yerine geçmek üzere bilgilerinize sunarım efendim hazretleri. Nurettin İbrahim

 Baylar benim bu yazıya verdiğim yanıt da şu idi:25 Haziran 1920 Tuğgeneral Nurettin Paşa’ya

24 Haziran 1920 günlü yüce yazıları yanıtıdır: Söz konusu edilen komutanlık ve valilik görevi, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarınca size resmi olarak daha bildirilip verilmemişti. Bundan dolayı ne atanmış ne de ayrılmış değilsiniz. Yalnız, size görev verilmesi tasarlanmış ve bu konuda düşünceniz ve kabul edip etmeyeceğiniz sorulmuştu. Atanmanız daha karara bağlanmadan, düşünce ve inançlarınızdaki kararsızlığın Genelkurmay aracılığı ile öğrenilmesi üzerine, atanmanızdan vazgeçilmesi Bakanlar Kurulunca kararlaştırıldı. Böyle bir karar için, sandığınız gibi, Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna gidileceği, eldeki yasalarımız gereğinden değildir. Bursa’ya gitmenize ve orada oturmanıza gelince, içinde bulunduğunuz askerlik mesleği dolayısıyla bu iş için, yönteme göre, Milli Savunma Bakanlığı yüksek katına başvurmanız gereği bildirilir efendim. Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

Nurettin Paşa Bursa’ya değil, ama Taşköprü’ye gitmiş ve uzun süre orada kalmıştır. Bundan sonra da kendisine yeniden birkaç konuda değineceğiz. O konuları da sırasında gereği gibi açıklayacağım.” 

Nurettin Paşa 9 Aralık 1920 de Merkez Ordusu komutanı olarak atandı. Karadeniz’de devam eden Pontusçu çetelere karşı mücadele etmesi istendi. Bu görevi sırasında halka karşı uyguladığı insanlık dışı davranışlar nedeniyle 1921 yılında TBMM kararıyla görevinden alınmıştır. Pontusçu çetelerle yapmış olduğu çatışmalarda 11.118 Rum çetecinin öldürüldüğü kayıtlara geçmiştir.[13] Bunun ne kadarı çeteci ne kadarı masum kişi olduğu tabi ki bilinmemektedir.

Millet meclisinin bir oturumunda gündeme getirilen olaylar sırasında Nurettin paşa’nın yerli Samsun halkından elli altı kişiye kentten çıkmama buyruğu vermesi tartışılırken söz alan milletvekilleri, durumun ne denli bireysel bir tavra dönüştüğünü dile getirdiler. Lazistan Mebusu Osman Bey, ‘Rica ederim, zihniyet bakınız’ dedi. ‘Siz beni çiğneyerek Paşa hazretlerine müracaat ettiniz, ben de size böyle yaptım’ diyor. Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey ise ağır eleştirilerde bulunuyordu. ‘Rum çeteleri Nurettin Paşa’nın idaresizliğinden ve takibatı idame edememesi yüzünden Müslüman köylerine saldırdılar.’ Canik Mebusu Nafiz Bey, Ziya Hurşit gibi eleştirilerde bulunuyordu. ‘Nurettin Paşa’nın sui hareketi yüzünden eşkıyanın mezalimine hat ve payan yoktur’. Trabzon Mebusu Hafız Mehmet Bey, Nurettin Paşa’nın başına buyruk davranmasından rahatsızdı. ‘Fakat asıl mesele’ diyordu, ‘Nurettin Paşa’nın kendisinden başka kimseyi dinlememesidir.’ Ve ekliyordu: ‘Nurettin paşa Rumları sahillerden içeriye yığdı’ İçişleri Bakanı Fethi Bey bu eleştiriler karşısında neredeyse çaresizdi. ‘Bendenizin vicdani kanaati, bu kumandanın değiştirilmesinden başka çare yoktur’ demekle yetiniyordu.”[14]

Bu eleştiriler sonrası görevinden alınan Nurettin Paşa ile ilgili Nutuk’ta da açıklamalar söz konusu.

Efendiler, hatırlarsınız ki Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk saldırıcı görünüşü karşısında birtakım boş ve akla yatmaz düşünceler ileri sürdüğü için kendisine görev verilmemiş olduğundan, bizimle işbirliği yapamayacağını bir mektupla bildirip izin alarak Taşköprü’ye gitmişti. Bundan beş ay sonra, Nurettin Paşa’yı tutan kimi kişiler, gerek Fevzi Paşa Hazretlerine, gerek bana, Nurettin Paşa’ya bir görev verilirse kendisinin bunu titizlik ve içtenlikle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler. Biz de, Anadolu ortasındaki güvenliği sağlamakla görevli kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmenin yararlı olacağını düşündüğümüzden, 9 Aralık 1920’de Sivas’taki Üçüncü Kolorduyu kaldırıp onun görevini yeni kurduğumuz Merkez Ordusuna verdik. Bu orduya da Nurettin Paşa’yı komutan yaptık. Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama ‘yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyor’ diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığına soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine, Meclisin isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis, Nurettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Mecliste, Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.”

[1] Sorun olan Yunanlılar ve Rumlar. Ali Güler. Berikan yayını. 2005. Sf:142

[1] Sakallı Vali. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları.Şubat 2011. Sf: 116.

Yunana karşı yapılan Büyük Taarruzda 1. Ordu komutanı olarak görev yapan Nurettin Paşa, İzmir’e ilk giren birliklerin komutanıdır. İsmet İnönü anılarında Nurettin Paşa’nın İzmir’e ilk giren komutan olması istemiyle gerginlik yarattığından söz etmektedir.[15]

Gösterişi seven Nurettin Paşa, Tilkilik Camisi denilen yerde durup 2 rekâtlık şükür namazı kılması, onu tanıyanlar tarafından gösteriş olarak kabul edilmiştir. Bunu içten ve samimi olarak yapmış da olabilir. Ama bazı Hürriyet ve İtilafçıların bu eleştiri üzerine, Kemalistleri hedef alması ve Nurettin Paşayı savunmak adına, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını kötüleme yarışına girmeleri anlamsızdır.

Nutuk’ta, Nurettin Paşa’ya oldukça geniş yer veren Mustafa Kemal’in Özellikle Nurettin Paşa’nın biyografi broşüründe yazdıkları sonrası sabrının taştığının bir ifadesi olarak, bir bölümü daha sunuyorum.

“Nurettin Paşa’nın, hükümetçe Merkez Ordusu Komutanlığından nasıl çıkarılıp askeri mahkemeye verilmek üzere Ankara’ya getirtildiğini ve Meclisin kendisine karşı kaynaşması, asılmasını isteyecek denli ileri gitmişken, Başkomutan olarak, Meclis kürsüsünden Nurettin Paşa’yı savunarak nasıl kurtardığımı da anlatmıştım. Burada, sırası gelmişken, yalnız bir noktaya dikkati çekmek isterim. Yukarıda okuduğumuz cümleye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa… Bunlar karşı karşıya gelmişler… Anlaşmazlık giderilmiş… Bilindiği üzere, Meclisle karşı karşıya gelebilen yalnız hükümettir. Meclis karşısına hükümeti alır. Bir ordu komutanı, bir vali, herhangi bir görevli Meclisin karşısına çıkamaz. Kitapçığın on sekizinci sayfasının son satırları, Nurettin Paşa’nın, ‘Tanrı’nın yardımıyla, vatanı tehlikeden kurtaran büyük utkunun başarıcısı ve etmeni olduğu ve ulusal tarihe bu kez de pek çok önemli ve benzeri bulunmayan bir onur ve övünç sayfası eklemeyi sağladığı…’nı anlatmaya ayrılmıştır. Baylar, bu denli atakçasına bir görüşe şaşmamak ve bunu yadırgamamak elden gelmez. Gerçekten, Nurettin Paşa Genel Saldırıda Birinci Ordu Komutanlığında bulundu. Bütün öteki komutanlarla birlikte kendisine buyurduğumuz görevleri yapmaya çalıştı. Bu (sav kadar), bütün Türk ordusuna, ordumuzun büyük, küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve bütün erlerine mal edilmesi gereken başarıyı ve onuru yalnız Nurettin Paşa’ya mal etmek kadar saçma, temelsiz ve ayıp bir şey olamaz! Nurettin Paşa’yı utkunun etmeni gibi göstermek, olsa olsa, kendisiyle alay etmek amacı güdebilir. Yoksa Nurettin Paşa, Büyük Zaferin şerefine katılmaya en az hakkı olanlardan biridir. Nurettin Paşa, Büyük Zaferde En Az Onur Payı Olan Kişidir. Efendiler, Büyük Taarruzda Nurettin Paşa’yı ancak saldırının ikinci günü Kocatepe’de yalnız bırakmıştım. Çünkü düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık. Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme yollarını keserek düşman ordusunu tutsak etmek için artık Kocatepe’de değil, durumu daha genel olarak gözden geçirecek ve ona göre genel nitelikte önlemler alacak yerde bulunmamız gerekli idi. O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa’nın uygun görüp benim imzamla yazdığı yüreklendirici kısa bir telefon (buyruğu) ile Nurettin Paşa’nın içgücünün sarsılmasını önlemek için önlem almak gerekli görünmüştü. Nurettin Paşa’yı ve Ordusunu İzlemek ve Yönetmek Zorunda Kaldım Ondan sonra, Nurettin Paşa’nın ordusunu kendim yönetmek ve işine karışmak zorunda kaldım. Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa’nın yanılgılarından doğacak dokuncaları gidermek güç olurdu. Dumlupınar’da Kurmay Başkanı Emin Paşa’nın düzenlediği ileri yürüyüş buyruğunun kapsamını anlayamayan, ama, anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa’nın duraksaması üzerine, duraksamayla geçirilecek zaman olmadığını söyleyerek kendisini gerekli görüşü kabule zorladığım zaman, Nurettin Paşa bana demişti ki: ‘Paşam, siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyorsunuz!’ Buna, orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, şu yolda ve sert bir dille yanıt verdi: ‘Paşa, Paşa! dedi. Bu ordu bizim, bütün ülkenin gözbebeğidir, Onun yönetimini rastlantılara bırakamayız!’ Dumlupınar’dan Uşak’a giderken yolda, Nurettin Paşa’nın önlemlerindeki eksikliği anlayıp tümenlerine kendim buyruk vererek önlem aldırmasaydım Trikupis tutsak edilmeyebilirdi. Uşak’ta kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir’e vardıktan ve hükümet konağına girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini kendi kulağımla işitip ve Nurettin Paşa’nın tedbirsizliğini ve aymazlığını anlayıp hemen buyruk vererek önlem aldırmasaydım, İzmir’e girmiş ve İzmir sokaklarında halkın içine karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olmak üzere korkuya düşüp darmadağın olması işten bile değildi. İş bilirlik ve akıllılık taslayan Nurettin Paşa’nın, İzmir’de yabancı resmi görevlilerle yaptığı, tutanağa geçmiş konuşmasını kendim düzeltmeseydim, İzmir’e girmekten doğan yaygın sevinci yarıda bıraktıracak durumlardan belki de kaçınılamayacaktı. Efendiler, bu söylediklerim, bütün ordu ileri gelenlerinin bildiği gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin bilmediği anlaşılıyor; o da Nurettin Paşa’dır. “Kuşatan, yenen, fatih, gazi” sanlarıyla kendini andırmak gibi çocukça bir tutkuya kapılan Nurettin Paşa’nın, “Kûtülamare Kuşatıcısı Nurettin Paşa” diye bir kartını görmüştüm. Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü’de otururken, Kastamonu Bölgesi Vali ve Komutanı bulunan Muhittin Paşa’ya (şimdi Kahire Elçisi) göndermiş; Kartın boş yerlerine yazdığı yazılar arasında, karttaki sanla ilgili olarak: “Bunu da benden kimse alamaz ya!” diye bir cümle de vardı. Muhittin Paşa bu kartı ve karttaki yazıyı akılla, anlayışla bağdaşır göremediği ve dikkate değer bulduğu için, olduğu gibi bana iletmişti. Evet, onu ondan kimse alamaz; ama onu ona veren de yoktur. Her başarılı savaşa katılan kişinin, hakkı yokken, kendisini, savaşı kazanan ve bu işte tek etmen olan kişi diye göstermesi, örnek tutulacak bir aktöre ilkesi sayılmaz. Ülkemizin çocuklarına, böyle gerçeğe uymayan yol tutmak ve davranışlarda bulunmak alışkanlığını veremeyiz. Gelecek kuşaklara, böyle havadan, “yenen, fatih” olunabileceği gibi yanlış bir düşünceyi miras olarak bırakamayız.”

[1] Hatıralar. İsmet İnönü. Bilgi yayınevi. Ekim 2009. Sf: 284

10 Eylül 1922 günü İzmir Vali vekilliğine getirilen Nurettin Paşa’ya, Mustafa Kemal 2 gün tahammül edebilmiş ve 12 Eylül 1922 günü İzzettin (Çalışlar) Paşa’yı İzmir askeri valisi olarak atamıştır.  Bu iki gün içinde yabancı konsolos ve yetkililerle yaptığı görüşmelerde ki gafları ve 11 Eylül günü İzmir Metropolitanı Hrisostomos’un linç edilmesi ve bunda Sakallı Paşanın parmağının olduğu iddiaları yetmiştir.

Yavuz Özmakas’ın “Sakallı Vali” kitabında, Memleket Gazetesinin 11 Ekim 1927 tarihli sayısında yer alan bir haber, bir yanda Nurettin Paşa’ya “İzmir’in işgalini neden engellemedin?” gibi büyük bir sorumluluk vermenin pek doğru olmadığı kanısını uyandırırken diğer yandan Nurettin Paşa’nın aslında beceriksiz, kibirli, tutucu ve kötü niyetli bir kişi olduğu fikrini ise biraz daha güçlendirmektedir. “ ‘…çünkü Rumların Mütarekeden işgale kadar devam eden işleri heyecanlı gösterilerden ibaretti. Bundan dolayı yapılan örgütlenme gerçek bir temele dayanmıyor, kuru bir gürültüden başka bir sonuç vermiyordu. İzmir’e getirilen silah ve İzmir’de alınan önlemler sonuç itibariyle bir sabun köpüğünden başka bir şey değildir. Çok şey yapılmış, çok sözler söylenmiş, konuşmalar yapılmış ve binlerce ton ispirto içilmişti. Ancak ortada ciddi bir sonuç yoktu. Yani Rumların aylardan beri devam eden tertibatı bizim taraftan yapılacak küçük bir karşılık ile bir anda mahvolabilirdi. Eğer İzmir’in işgal zamanında dört beş bin kişilik bir kuvvet elde olsaydı İzmir’deki Rumları susturmak ve püskürtmek ve aynı zamanda karaya çıkmak isteyen Yunan askerlerini geriye çevirmek hiçti.’ O günlerin İzmir Valisi Nurettin Paşa, tüm uyarılara, tüm ricalara karşın böyle bir örgütlenmeye gerek duymamıştı. Bunda kendine olan güvenin mi yoksa kendini korumak içgüdüsünün mü öne çıktığını anlamak zordur. İzmir’in önde gelenleri böyle bir silahlı direnişe zaten hazırdılar. Tek eksiklikleri buna öncülük edecek birinin olmamasıydı. Sakallı Vali Nurettin paşa, bu örgütlenmeyi sağlamak yerine, İzmir Demiryolları İslam Memurini Teavün(dayanışma) Cemiyeti, Cemiyeti İlmiye ve Türk Ocağı İzmir Şubesi ile ilgileniyordu. Müdafaa-i Hukukçulara bile İslamcı bir görüntü vermeleri gerektiğini öğütlememiş miydi?”[16]

İzmir yangınını, Nurettin Paşanın çıkardığına dair bazı şüpheler varsa da, yangına çıkardığına dair hiçbir belge olmadığı gibi, 1. Ordu komutanı olarak sunmuş olduğu raporlarda da yangını söndürmeye çalıştığı görülmektedir.

Nurettin Paşanın kendisini İzmir Fatihi ilan edip, kendi adına cami yaptırma girişimi de vardır. Bu durum Fahrettin Altay tarafından önlendiği içinde kendisine sürekli olarak düşmanlık beslemiş, her bulduğu ortamda Fahrettin Altay’ı kötülemiştir. Bu konu ile ilgili Yavuz Özmakas’ın kitabından bir bölüm alıyorum:

1. Ordu komutanı Nurettin Paşa, bir gün bir bildiri yayımladı. Cuma namazından sonra önemli bir teklifte bulunacaktı. Kentin ileri gelenlerinin Hisar Camisi’nde toplanmalarını istiyordu. Cuma namazına gelenler, Hisar Camisinin yanına bağlanmış güzel bir beyaz atı, kırmızı kurdelelerle süslenmiş olarak gördüler. Atı getiren seyis, atın hemen yanında temiz bir giyimle bekliyordu. Namazdan sonra Kurmay Albay Keramettin Bey kürsüye çıkarak biraz Kuran okudu. Okuması bittikten sonra kendisini Nurettin paşanın sözcüsü olarak tanıttı ve konuşmaya başladı. ‘İzmir’imizin fatihi ordu kumandanı Nurettin Paşa Hazretleri İzmir zaferinin hatırasını ebedileştirmek için buraya büyük bir anıt yapılmasını düşünüyorlar. Bizim bu zaferimizin İslam aleminin Avrupa sömürücülerine karşı olduğunu göstermek için yangın yerlerinde denize karşı iki minareli büyük bir cami yapılmasını uygun buluyorlar. Bu hayırlı işin milletin yardımı ile az zamanda meydana geleceğine emindirler. Bir girişimci kurul seçilmesini rica ediyorlar ve savaşta bindikleri kır atı hediye ediyorlar. Bunun şimdi artırmaya konularak ilk yardım parasının toplanmasını rica ediyorlar.’ Keramettin Bey bunları söylerken Nurettin Paşa, oturduğu yerden başıyla bunu tasdik ediyordu. Çevreye de mağrur gözlerle bakarak halkın ilgisini ölçmeye çalışıyordu. Camideki cemaat şaşırmıştı. Nereden çıkmıştı bu anıt cami işi, nereden çıkmıştı bu açık artırma? Katılmak zorunda mıydılar? Sorular akıllarından peş peşe geçerken Fahrettin (Altay) Paşa, camide yanında oturan, İzmir’in genç belediye başkanı Şükrü (Kaya) Bey’e baktı. Onun da gözlerinden yapılan konuşmaya üzüldüğü anlaşılıyordu. Şaşkınlığını ve üzüntüsünü kısa sürede atlatan Fahrettin Paşa oturduğu yerden ayağa kalkarak ‘Nurettin Paşa Hazretlerinin bu yüksek teklifleri takdire değerdir’ dedi. Sonra biraz daha gür bir sesle ekledi: ‘Paşanın müsaadeleri ile bazı düşüncelerimi arz etmek isterim. Öncelikle İzmir fethedilmiş değil kurtarılmıştır. Fatihlik gibi bir sıfatı kendilerinin kabul buyurmayacakları kanaatindeyim. Nitekim Gazi Hazretleri de böyle bir sıfatı almamışlardır. Zaferi bütün milletimizin el birliği ile kazandıklarını bildirmişlerdir. Anıtın yerini ve şeklini zaferimizin sahibi milletimizin vekilleri Büyük Millet Meclisinin tayin etmesi uygun olur. Ben de o meclisin bir üyesi olmama nedeniyle bu hususta ilkin oraya başvurulmasını tavsiye ederim. İnşaatın parasına gelince, büyük milletimizin bundan çekinmeyeceğine eminim. Ancak ilk paranın bir at müzayedesi ile sağlanmasını uygun bulmuyorum.’ Fahrettin paşa, Nurettin Paşa’ya dönerek konuşmasını sürdürdü: ‘Atı saklayalım. İlk parayı millet verdikten sonra artırmaya koyarız. Şimdi bir girişimci kurul seçelim. Büyük Millet Meclisine başvursun.’ Camideki topluluktan büyük bir alkış koptu. Herkes Fahrettin paşayı alkışlıyor ve söylediklerini onaylıyordu. İzmir’in kurtarıcı olmayı kendisi için yeterli bulmayan, ‘fatihi’ olmayı yeğleyen Nurettin paşa oldukça bozulmuştu. Hem yüzünün rengi hem de bakışları değişmişti. Fahrettin Paşa pişmiş aşa su katmıştı. Sakallı Nurettin Paşa bunun altında kalacak biri değildi. Yaşamı boyunca kalmamıştı da. İntikamını bir şekilde almıştı. Nurettin Paşa, İzmit’e gittikten bir süre sonra Fahrettin paşa aleyhinde bir broşür yayınladı. Gücü o kadarına yetebilmişti.”[17]

[1] Nurettin Paşanın İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları.Şubat 2011. Sf: 145

Tutucu, kinci ve Gaddar Nurettin Paşa, bir ara Anadolu’da bulunan bütün Ermeni ve Rum/Yunan kişilerin toptan göç ettirilmesi ya da imha edilmesi yönündeki talebi, Mustafa Kemal talebinden doğal olarak ret edildi.

Hrisostomos gibi, eski içişleri bakanı işbirlikçi Ali Kemal İzmit’te halk tarafından galeyana gelinip linç edilmesi olayını Nurettin Paşanın tezgâhladığı söylenmektedir.

2 Ekim 1925 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde şu yazı dikkat çekicidir;

Şapkayı değil fesi, ilerlemeyi değil taassubu, inkılâbı değil irticayı savunan Nurettin Paşa’nın Türk inkılâp meclisinde yeri yoktur.”

18 Şubat 1932 yılında İstanbul’da vefat etmiştir.

Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası İtilaf Donanmasının İstanbul’a gelmesi, İstanbul gibi İzmir’de de Rum/Yunan azınlığın taşkınlıklarına neden olmuştur. İngiliz Generali Dickson’un 6 Kasım 1918 tarihinde İzmir’e gelmesi ise, Rumların/Yunanlıların gövde gösterisine dönüşmüştür. 1919 yılı İzmir için yönetim zaaflarının dışında, göçler ve geriye dönüşler sayesinde Rum/Yunan nüfusunun Türk nüfusuna göre ciddi oranda artışına neden olmuş ve bu durum Rum/Yunanlıların başta polis, bekçi ve jandarma olmak üzere Türk memurlara saldırmaları ile sonuçlanmıştır. Rum/Yunan çeteler sivil Türklere de saldırmayı, soymayı alışkanlık haline getirmişti.

[1] Nurettin Paşanın İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları.Şubat 2011. Sf: 165 

“Savaş senelerinde Urla ilçesi, Demircili Rum Köyü büyük insan kaçakçılığının merkezi olmuştu. Özel bir kurul Türkiye’den ayrılmak isteyen Rumları durmadan adalara kaçırmaktaydı. Sakızlı kayıkçılar bu işte başlıca vasıta olarak kullanılmıştı. Vaka, savaş sonlarına doğru yakalanan kaçakçıların İzmir Divan-ı harbi’ndeki itilaflarından öğrenilmişti. Kaçırılan Rum gençleri, Yunanistan ve Makedonya’daki İngiliz ve Fransız ordularına gönüllü yazılmışlardır. Bu teşkilatı ve Ege sahillerindeki casusluk işlerinin eski İzmir Konsolosu ve amiral Galthorpe’un kâtibi Binbaşı Haskot Smith idare ediyordu.”[18]

Urla’da 30.000 civarındaki Rum/Yunana karşı 3.500 civarında Türk yaşamaktaydı. Binbaşı Smith yanında Yunan yetkililer ile İzmir ve çevresini dolaşıp Yunan propagandası yaparak Urla’ya da gelmiştir.

Mr. Simith, Urla Kaymakamlık makamına geldi. Odada kaymakam Tahir Bey’den başka Rumca Meşrutiyet gazetesi sahibi Kosti, Dr. Karafidis, kalazumen Başhekimi Nikolaki Karamanoğlu ve Jandarma Subayı Nuri bulunuyordu. Noter Sabri Bey polis vasıtasıyla çağrıldı ve toplantıda hazır bulunduruldu. Smith, hiçbir başlangıç söze lüzum görmeden doğrudan doğruya kaymakama çıkıştı:

Sen necisin Kaymakam Bey? Gelirken otomobilim çamur içinde kaldı. Yolların halini görmüyor musun?

Kaymakam beklemediği bu tarz konuşmadan sıkıldı.

Efendim, Vilayete yazdım dı da… Nafıaya yazdımdı da…

Eski konsolos, kaymakamın cevabının sonunu beklemedi: Baksanıza, Belediye Reisliği açıkmış, burada Rum belediye reisi görmek isterim. Bu çoğunluğun hakkıdır. Dedikten sonra İngiliz şivesiyle Türkçe ve mağrur bir eda ile sözlerine devam etti: Kazanızda emniyet yoktur. Rumlar bağ, bahçelerine gidemiyorlar, öldürüyorsunuz! İşitiyoruz ki teşkilat yapıyor, silahlanıyormuşsunuz! Türkiye’yi müttefikleriyle beraber yendik. Top ve tüfeklerini aldık. Neyinize güveniyorsunuz. Yaptıklarınız hükümetinizin programına da aykırıdır. Sizi medeniyete davet ederim. Vahşete devam ederseniz mahvolacaksınız.”[19]

Ocak ayı içerisinde Urla’da ayaklanma gerçekleşti. İzmir’den gelen bir tabur askerle Emin Fikri (Özalp) Bey ayaklanmayı zorlukla bastırmıştır. Ayaklanmaya katılıp öldürülenler arasında üniformalı Rum/Yunanlılar ve resmi silahlar bulunmuş, yapılan soruşturmada tecavüzün ve kalkışmanın Rumlar/Yunanlılar tarafından yapıldığı resmi olarak da anlaşılmıştır.

İzmir merkezinde Rum/Yunan mahallerine Türk Polis ve bekçi giremez duruma gelmiştir. Polis Hamza Bey’in Yunanlılar tarafından öldürülmesi üzerine Türk Ocağı öncülüğünde son yılların en büyük cenaze töreni düzenlenmiş; ancak bu saldırılar engellenememiştir.

[1] Ben de Yazdım -5- Celal Bayar. Sabah yayınları. 1997 Sf:136

[1] Ben de Yazdım -5- Celal Bayar. Sabah yayınları. 1997. Sf:137

Damat Ferit Paşa Hükümeti Kambur İzzet Paşa’yı 11 Mart 1919 tarihinde Aydın/İzmir valiliğine atadı. Bu atamadan önce Müdafaa-i Milliye, Türk Ocakları gibi İttihatçı örgütlere yakın duran İzmir Müftüsü Cevherizade Hamdi Efendi Ocak ayında görevden alınmıştı. Yerine Şeyhülislam tarafından müftülük adayları arasında vilayette yapılan gizli seçimde en az oy alan ve Rahmi Bey’in görevden aldığı Rahmetullah Efendi atandı. Polis Müdürü Cemil Bey’inde Ayvalık Kaymakamlığı’na tayini çıkarılmıştır. İşe yarayan polis memurları da görevden azledilmişlerdi. İzmir işgal için hazırlanıyordu. Önemli görevlere atanan bu kişilerin bir kısmı işgal sonrası Yunanlılarla işbirliğine içine de girmişlerdir.

1912 yılının Temmuz ayında kurulan Türk Ocağı İzmir Şubesi, bu yaşanılanlar karşısında, Halka Doğru Cemiyeti ile birlikte bir şeyler yapma çabası içindeydi. Türk Ocağı Cemiyeti önce İttihat ve Terakki Cemiyetinin bir odasında, sonra “Köylü” gazetesinin salonunda, daha sonra Kemeraltı’nda Hacı Hasan Hanı pasajında faaliyet göstermiştir. İttihatçı olmaları nedeniyle Mütareke döneminde Hürriyet ve İtilafçıların saldırılarından korunmak için göz önünden çekilmişler, İzmir Yedek Subayları Yardım Derneği(İzmir İhtiyat Zabitleri Teavün Cemiyeti) ve İzmir Demiryolları İslam Memurları Yardımlaşma Derneğine(İzmir Demiryolları İslam Memuruni Teavün Cemiyeti) yardım edip, çalışmalarına katılmışlardır. Türk Ocağı üyelerinin, Reddi İlhak Cemiyeti ve Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesinde yer aldığı da bilinmektedir. Türk Ocağı Cemiyeti Yunan işgali ile birlikte kapatılmıştır.

İttihatçıların yan kuruluşu olarak kabul edilen Halka Doğru Cemiyeti, İzmir’de 1918 yazında Dr. Nazım Bey (İttihat ve Terakki Cemiyetinin genel merkez üyelerinden), Vali Rahmi Bey, Mahmut Celal (Bayar) Bey (İttihat ve Terakki’nin İzmir Sorumlu Sekreteri), Tevfik Bey (sandık Emini, Sayman) tarafından kuruldu. İttihat ve Terakki Fırkası Teceddüt Fırkası ismini almıştı. Mahmut Celal Bey dışında kalanlar İzmir’den ayrıldığı ya da tutuklandığı için Mahmut Celal Bey tek başına kalmıştı. 6 Şubatta “Halka Doğru Mecmuası”nı çıkarmayı başarmıştır. Hakkında tutuklama kararını öğrenen Mahmut Celal Bey 18 Mart günü İzmir’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Halka Doğru Cemiyeti yönetici kalmaması nedeniyle kapanmıştır.

Halka Doğru Dergisinin ilk sayısında Mahmut Celal Bey, derginin çıkış amacını şöyle yazmıştır:

İsminden de anlaşılacağı üzere bu mecmuayı halk için tesis ediyoruz. Halk tabirinden maksadımız da milletin tahsil ve terbiye, idrak ve irfanca orta sınıfını teşkil eden tabakadır. Ümmi ve avam dediğimiz hiç mektep görmemiş veya okuma yazma öğrenmemiş kısım, mecmuamızdan tabiatıyla bir şey anlayamayacağı gibi havas zümresi denilen tahsil ve tetebbuları yüksek tabakanın da risalemizi takip ve mütalaaya ihtiyaçları yoktur. Avamın irşat ve ikazını yazıdan ziyade resim ve sözün vasıtasına müracaatta görüyoruz. Bunun için halka Doğru Cemiyeti ileride muntazam ve faydalı resim mecmuaları bastırıp dağıtacaktır. Halka Doğru bir hars(kültür) mecmuasıdır, siyasi maksatlardan ve bu yoldaki yazılardan tamamen uzak kalacaktır.

Hitap edeceğimiz halkta esaslı bir mütalaa zevki uyandırmak başlıca emellerimizden biri olduğu için lisan ve üslupta sadelikten ayrılmayacağız. Mecmuamız şiirden, edebiyatta, halk iktisadiyatından, tarihten, terbiyeden, sıhhatte ve dini nasihatlerden bahsedecek, fakat bütün yazılarında halkı ve umumi mevzuları, umum ve mücerret olanlara tercih eyleyecektir.

Yine halk için yazılmış ilim heyetimizin tetkik ve kabulünden geçmiş eserlerin de kitap şeklinde neşir ve tevzii için bir ‘Halka Doğru Kütüphanesi’ tesis etmeye başladık.”[20]

Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra da İzmir’de bazı dernekler kurulmuştur. 23 Kasım 1918 tarihinde kurulan Osmanlı Hukukunu Koruma Derneği/Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Tüccar Moralızade Halit ve Nail kardeşler, Maliye Müfettişi Menemenlizade Muvaffak Bey, Banka müdürü Naci Bey, Emekli Binbaşı Hüseyin Lütfü Bey, emekli asker Abdurrahman Sami Bey, emekli Maliye müfettişi Arif Bey, Doktor Hacı Hasanzade Ethem Bey, eski yazı işleri müdürü Hasan Vasfi Bey tarafından kurulmuştur. İzmir’e atanan Hürriyet ve İtilafçı Vali Ethem Bey tarafından çalışmaları engellenmiştir. Bu arada derneğin isminin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olmaması eleştirilmiştir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti isminden çekinen İzmirli kurucular Osmaniye sözcüğünü kullanarak Müdafaa-i Milliye Cemiyetlerinden ayrı olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Bu yaklaşım ciddi eleştirilere yol açmıştır.

Islahat 8 Ocak 1919 –Gülmeli mi, Ağlamalı mı?-

Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye ne oluyor? Memleketimizde bir Müdafaa-i Milliye Cemiyeti var. Düzenli bir örgüte de sahip, programı ise vatanın yüksek çıkarlarını savunmaktadır. Bunu ihya etmek, hakikaten örgüte sahip şu kurumu daha düzgün bir hale getirmek, namus ve düşünce sahipleri için bir vazife iken, öyle olmadı. Tokadizade Şekip, Şeyh Nuri, Hacı Mithat, Doktor Ethem, Ahmet Burhanettin Beyler gibi cidden kıymetdar simalarda bunları düşünemedi. Kendileri çolukla çocukla işbirliği yaparak Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti yaptılar. Rica ederim. Müdafaa-i Milliye demek, Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye-i Osmaniye demek değil midir? O halde ikinci cemiyete ne lüzum vardı ki, halkı boş yere yardımlarla müracaatlarla adeta rahatsız ediyoruz. Bununla beraber, yukarıda gösterilen insanların gerçek şahsiyetlerini biz cemiyet için hayırlı bir durum kabul ediyorken, yazık ki öyle olmadı. Bu kurulan cemiyetin kurucularından bazılarının ilk icraatı, külhanbeyine bile yakışmayan Karşıyaka olayları oldu. (Islahat Gazetesi sahibi İtilafçı Sabitzade Emin Süreyya Bey’in Moralızade Nail tarafından dövülmesi-Ayrıntı için bkz. Moralı,1973. S.46) İkinci icraatları da ahaliyi borsaya toplayarak yardım istemektir. Zenginler para vermezlerse teşhir edeceğiz sözleri de burada cereyan etmiş. Vah vah. Üçüncü icraatı ise gayet garip. Henüz aklını bile tamamlayamamış Moralı Ahmet Efendi’nin oğlu Nail, cemiyetle hukukunu müdafaa etmek için İstanbul2a gönderilmiş. Biz zenginlerimiz diyoruz ki, eğer yardım etmek istiyorsanız Müdafaa-i Milliye’ye veriniz. Yukarıdaki namuslu insanlara da seslenerek deriz ki, şu memlekette kalan namuslu insanların sizler başında bulunuyorsunuz. Sizin ağırbaşlı haysiyetini koruma, yalnız size değil bize de aittir. Böyle çoluk çocuğun meclisleri sizin kültür muhitinizdeki sınırsız şöhretleriniz lekeler. Memlekete hizmet etmek istiyorsanız gidiniz. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ni ihya ediniz. Bir nahiyede bile örgüte sahip olan bu kurum ve dolayısıyla bütün millet ve memleket sizinle iftihar etsin.”[21]

O günleri yaşayan Mahmut Celal (Bayar) Bey’de şöyle demektedir: “İlkin kayıtsız şartsız vatan müdafaasını temin edecek bir cemiyetin kurulması tasarlanmış olduğu halde toplantıya çağrılanlardan iki kişinin –biri Tokatlızade Şakip Bey’di- şiddetli ısrarlarıyla Wilson prensipleri esası dâhilinde ve ilmi mahiyette çalışmak üzere İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin kurulmasına karar verildi. O günlerin havasına göre başka çare yoktu, bu kadarını da bir hizmet saymak lazımdı.”[22]

[1] Ben de Yazdım -5- Celal Bayar. Sabah yayınları. 1997. Sf:88

[1] Bir İzmir Kabusu. Engin berber. İzmir B. Şehir Bel. yayını. Mart 2002. Sf:51

Nurettin Paşa’nın, İzmir Valiliğine atanmasıyla birlikte Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, bazı itilafçıları da içine katıp İstanbul’a bir kurul yollayarak, İstanbul hükümetine ve İtilaf devletlerine, azınlık politikasının yanlışlığı ve bölgenin Türkleri ait olduğunu anlatmaya çalıştılar. Sadrazam Tevfik Paşa’nın istifası sonucu kurul bir girişimde bulunamamıştır. Bunun yanında İstanbul basını ile ilişki kurulmuştur.

Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Mart ayında İzmir’de bir kongre topladı. Amaç, İzmir ve çevresinin Türk olduğunu dünya kamuoyuna duyurmaktı. Kongre toplanmasına vali Nurettin Paşa’da olur verince, çevredeki belediye başkanları, müftüleri, her sancaktan dört ve her kazadan iki delege ve cemiyetlerin katılmasıyla 13-19 Mart 1919 tarihlerinde Kongre gerçekleşti.

Kongre Başkanlığına İzmir Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa, Genel Sekreterliğe Cami Bey, İdare heyetine/Yönetim Kuruluna Balıkesir Belediye Başkanı Hafız Mehmet Emin Efendi, Manisa Belediye Başkanı Bahri Bey, Aydın Belediye Başkanı Emin Bey, Denizli Belediye Başkanı Hacı Tevfik Efendi, Muğla/Menteşe Belediye Başkanı Ragıp Bey seçildi.

Kongrede ana slogan “İzmir Türk’tür, Türk kalacaktır” olmuştur. 15 Mart tarihli “Hukuk-u Beşer” gazetesinde İtilaf devletlerine yollanacak üç maddelik nota yayınlanmıştır.

1-İzmir ve Aydın Vilayetinde Tükler gerek nüfus ve gerek emlak ve arazi itibariyle ekseriyet teşkil ettiklerinden Wilson Prensipleri’nin on ikinci maddesi mucibince vilayetimize ecnebi hakimiyeti giremez.

2-Cemiyet-i Akvam’ı teşkil eden Düvel-i Muazzamının adaletkar siyasetlerinden, İzmir ve Aydın Vilayetindeki Türk hâkimiyetinin refinin/kaldırılmasının kabul edilmeye muntazır ve kanidir.(kabul edilmeyeceğini bekliyor ve inanıyoruz)

3-İstikbalde insani ve medeni mefkurelerle mücehhez hakiki bir heyet-i medeniye meydana getirmek isteyen Türkler, memleketlerinde başka bir hakimiyetin hükümran olmasını katiyen kabul etmemeye bütün kuvvetleriyle azmetmişlerdir.”[23] Kongreye Türk dostu Fransız yazar Pierre Loti de kutlama telgrafı göndermiştir. 

Bu arada İzmir’deki Hürriyet ve İtilafçılar, Kongrenin bir İttihatçı oyunu olduğunu öne sürerek Kongreden çekilmişlerdir. Hürriyet ve İtilaf Fırkasının İzmir Şubesinin yönetim kurulunun yarısının Müslüman yarısının gayri Müslim olduğunu da belirtmek isterim.

Kongrenin ikinci günü gazetelerde Hürriyet ve İtilaf Partisi İzmir Merkezi’nin bir tebliği çıktı: Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin bugün akdettiği kongrede maksadı içtimadan inhiraf ile İttihat ve Terakki fikir ve kanaatini temsil ve ihya ve siyaseti dâhiliye (iç politika) ile iştigal istenildiği anlaşıldığından fırkamız aza ve efradı müzakerata iştirak etmeyeceğini beyan eder.”[24]

[1] Ben de Yazdım -5- Celal Bayar. Sabah yayınları. 1997. Sf:140

[1] Hukuk-u Beşer. Oktay Gökdemir. İzmir B. Şehir Bel. yayını. Ağustos 2011. Sf:108

Geçen süre sonunda oluşturulan Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyetinin yönetim kurulları da özellikle Kambur İzzet Paşa’nın valiliğe atanması ve İzmir’e gelmesiyle işlevsiz hale gelmiştir. İzmir’in işgaliyle birlikte merkezini İstanbul’a taşımak zorunda kalacaktır.

Bu arada İzmir yerel basınında da İttihatçı-İtilafçı kavgası devam etmektedir. İttihatçı “Anadolu” ve “Duygu” gazeteleri işgalden dört gün önce Valilik emriyle kapatılmıştır.

Oysa Hürriyet ve İtilaf Partisi’ni destekleyen Islahat ve Müsavat gazetelerine neredeyse hiç dokunulmamıştır. İşgal oluncaya kadar Yunan aleyhtarı yazılar yazan Köylü gazetesi ise, Nisan 1919 tarihinden itibaren tavır değiştirecektir. Muhtemelen Mavrudis, bu gazetenin sahibi olan Mehmet Refet’i satın almış ve böylelikle kendi gazeteleri dışında Yunan politikalarını destekleyecek bir Türk gazetesine sahip olmuştur. Mehmet Refet’in Islahat gazetesi sahibi ve meslektaşı olan Sabitzade Emin Süreyya gibi İzmir’in işgaline son verildiği günlerde Konak meydanında asılmaktan kurtulup önce Yunanistan’a, oradan da Midilli’ye kaçmış olması bu görüşü şüpheye yer bırakmayacak şekilde destekler gözüküyor.”[25]

İşgal günü, Yunan askerleri, yerli Rumların bir gün önceki Maşatlık Mitingine katıldığını söyledikleri ‘Köylü Gazetesi’ni ve matbaasını basmak isterler. Gazetenin sahibi Mehmet Refet Bey, matbaaya gelen Yunan askerlerine karşı bürosunu savunur. Onlara bir el bombası atma cesaretini dahi gösterir. Her ne kadar el bombası patlamasa da gazetesini savunmayı sürdürür. Tabancasındaki kurşunlar bittiğinde Yunan askerleri matbaaya ve gazeteye girerken Mehmet Refik Bey’i önce kurşunla yaralar, sonra süngüler ve sopayla döver.  Matbaada dizgici olarak bulunan iki çocuk öldürülür. Mehmet Refik Bey hapsedilir. Onu hapisten Yunanlı gazeteci Mihailidis kurtarır. Yunanlı meslektaşı bununla da yetinmez, onu evine gönderdikten sonra güvenliğini sağlamak üzere bir Yunan askerinin de burada nöbet tutmasını sağlar.

17 Mayıs’tan itibaren Köylü gazetesi, Beyler Sokağı’ndaki eski yerine taşınarak yayımını sürdürür. Ancak bir değişiklik vardır. Köylü, artık işbirlikçi bir çizgi izlemeye başlar. Bunda kuşkusuz ki Yunan makamları tarafından kendisine verilen elli bin drahmilik tazminatın rolü büyüktür.”[26]

Müdafaa-i Vatan/Reddi İlhak Heyeti-i Milliyesi de 1919 Mart ayının başlarında kurulmuştur. Moralızade Halit ve Nail Beyleri bu kurul içinde de görüyoruz. Yarbay Faik Bey, Binbaşı Zekai Bey, Cami Bey, Hulusi Bey, Yarbay Mehmet Arif Bey, Ragıp Nurettin Bey’de kurulun yöneticileri arasındadır.

[1]Ben de Yazdım -5- Celal Bayar. Sabah yayınları. 1997. Sf:146

[1] İzmir-1919-1922 Tanıklıklar. Pelin Böke. Tarih vakfı Yurt yayınları.Ekim 2006. Sf:43

[1] İyonya’da Son Akşam. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Eylül 2010. Sf:20   

“Müdafaa-i Vatan” Vali Nurettin Paşa’nın oluruyla kurulmuş gizli bir örgüttü. 14 Mayıs günü yapılan toplantıda İzmir’in işgal edileceği öğrenilince adı “Reddi İlhak Heyet-i Milliyesi” olarak değiştirilmiştir. Maşatlık’ta yapılacak miting için yapılacak bilinen meşhur çağrıya imzası atılmıştır. El yazması ile çoğaltılıp dağıtılan, akşamüzeri de Anadolu Matbaasında basılıp her yere yollanan, duvarlara asılan bildiri şöyleydi:

Ey Bedbaht Türk!

Wilson prensipleri unvanı insaniyet karanesi (insancıl başlığı) altında, senin hakkın gasp ve namusun hetk ediliyor(yırtılıyor).

Buralarda Rum çok olduğu ve Türklerin Yunan ilhakını memnuniyetle kabul edeceği söylendi ve bunun neticesi olarak güzel memleketin Yunana verildi.

Şimdi sana soruyoruz:

Rum senden daha mı çoktur?

Yunan hâkimiyetini kabule taraftar mısın?

Artık kendini göster! Tekmil kardeşlerin maşatlıktadır. Oraya yüz binlerle toplan ve kahir(kahredici, ezici) ekseriyetini orada bütün dünyaya göster. Burada zengin, fakir, alim, cahil yok, fakat Yunan hakimiyetini istemeyen bir kütle-i kahire vardır.

İlan ve ispat et.

Bu sana düşen en büyük vazifedir. Geri kalma! Hüsran ve nükbet (kaybetmenin acısı ve kötü kadere yanma) fayda vermez. Binlerle, yüz binlerle Maşatlığa koş ve Heyet-i Milliye’nin emrine itaat et.

İlhakı Red Heyet-i Milliyesi.”[27]

HASAN TAHSİN

Gerçek ismi Osman Nevres olan bu kişi İzmir’e çıkan Yunan askerine karşı ilk kurşunu sıkarak Milli Mücadele tarihimizde önemli bir yere sahiptir. Fransa’da Sorbonne’da okumuş olan bu genç adam hızlı bir Türk Milliyetçisi/ulusçusu idi. Teşkilatı Mahsusa’da görev yapan Selanik doğumlu Osman Nevres ittihat ve Terakkinin yurt dışına okumak için yolladığı ilk kişilerden biridir. Balkanlarda Türk düşmanı olarak bilinen Boxton kardeşlere Bükreş’te bombalı saldırıda bulundu ve 2 Ekim 2014 tarihinde tutuklanıp 10 yıl hapse mahkum oldu. 1916 yılında mahkumların trenle sevki sırasında kaçmayı başardı ve Hasan Tahsin ismini kullanmaya başladı. Talat Paşa ile arası çok iyi olan Hasan Tahsin 1918 yılında İzmir’e yerleşti.

[1] İzmir’de Yunanlıların Son Günleri. Bilge Umar. Bilgi Yayınevi. Haziran 1974. Sf:103

Olasıdır ki yine Teşkilatı Mahsusa adına İzmir ve çevrelerinde de çalışmalar ve incelemeler yapmıştır. Çünkü Hasan Tahsin o günlerde Ege’nin bir çok il, ilçe ve köyünde dolaşmış, insanlarla ve özellikle de köy muhtarlarıyla görüşmüştü. Bir keresinde Afyon’a dek gidip orada Teşkilatı Mahsusa’nın başı olan Miralay Kemal Bey’le ilişki kurmuş ve bu ilişkisini de uzun süre sürdürmüştür.”[28]

İttihat ve Terakkinin, Milli İktisat Politikası sonucu, Türk Burjuvası oluşacağına savaş zengini karaborsacılar oluşunca, Hasan Tahsin ezilen Türk halkının yanında yer almış ve “Harp Zenginleri” başlığı altında pek çok yazı yazmıştı. Sakallı Nurettin Paşa’nın Hasan Tahsin’i sevmemesinin ve kendisini Bolşevik olarak suçlamasının nedeni de Hasan Tahsin’in ezilen Türk halkının yanında yer almasıdır.

Hasan Tahsin, Paris Barış Konferansı ile birlikte, İzmir’in işgal edileceğini anlayanlardan biridir. Bunun üzerine genel olarak yazılarını, İzmir’in işgal edileceği üzerine yazmış, kamuoyunun dikkatini bu noktaya çalışmış önemli yurtseverlerden biridir.

Günümüz Hürriyet ve İtilafçılarının anlamadığı da budur. Ege’de Yunana ilk kurşunu atan olarak sembolleşen Hasan Tahsin, yaşamı boyunca yurdu için çalışmış, yaşamını feda etmekten çekinmemiş bir devrimcidir. Devrim ve Devrimci lafını dahi görünce kalp krizi geçiren Hürriyet ve İtilafçılar doğal olarak Hasan Tahsin’in itibarını ortadan kaldırmak için İlk kurşun, İzmir’de değil, yaklaşık 6 ay önce Hatay’a bağlı Dörtyol kasabasının Karakese köyünde Mehmet Çavuş tarafından Fransız askerlerine karşı atıldığını söylerler. Gerek Mehmet Çavuş’u, gerekse Kara Hasan Paşa ve çetesinin Fransızlara karşı mücadelesini önemsiyorum.   Ancak yaşamı boyunca ülkesi için mücadele etmiş, her türlü zorluğa katlanmış, hapis yatmış bir Hasan Tahsin ile Mehmet Çavuş’u ya da Kara Hasanı aynı kefeye koymaya da kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca Hamit Erdem’in “1920 yılı ve Sol Muhalefet” kitabındaki şu tespitte çok yerinde bir tespittir. “İngiliz işgaline uğrayan Adana, Maraş, Antep, Urfa illeri Sivas Kongresine temsilci bile göndermemişlerdi. Ne zaman ki, güneyde İngilizlerin yerini alan Fransız birlikleri, Ermenileri bölgeye taşıdıktan, baskın ve öç alma eylemleri başladıktan sonra, eşrafa direnişten başka çare kalmamıştı.”[29]

Hasan Tahsin, tüm uyarılara karşın, işgalin yaklaştığı her geçen gün belli olurken, Osmanlı Yöneticilerinin (asker-sivil) hainliği, beceriksizliği ve korkaklığı yüzünden İzmir’in Yunanlılar tarafından ellerini kollarını sallayarak işgal edilmesini kabul edememiştir.

İşte bu ilk kurşun sadece işgalci Yunanlılara değil, emperyalist güçlere, yerli yabancı işbirlikçilere, Padişahçı ve teslimiyetçi Hürriyet ve İtilafçılara atılmış bir kurşundur. Bu günün Hürriyet ve İtilafçıları bu yüzden Hasan Tahsin’i sevmezler ve itibarını ortadan kaldırmak için bir takım gerekçeler oluşturmaya çalışırlar.

14 Şubat 1919 da Hasan Tahsin Hukuk-u Beşer’de “Felaket Başında” diye bir yazı yayınlar:

[1] Nurettin Paşa’nın İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Şubat 2011. Sf: 30

[1] 1920 Yılı ve Sol Muhalefet. Hamit Erdem. Sel yayınları. Şubat 2010. Sf:19

…İhtilaf ve lakaydiyi bırakalım. Cihan bize düşmanken, biz ne İngiltere’den ne Fransa’dan ve ne de saireden kendimizi ufak bir yardım ve muhabbet beklemeyelim. Bizi kurtaracak kendi ruhlarımızın derinliklerinden doğan samimiyetle, birbirimizin ellerinden sıkmak, bünye-i millimizin ezen canileri şiddetle cezalandırmak, bu bapta da yalnız biz Türklerin mahvolmaması için propaganda, isyan, her şey evet her şey meşru olacaktır. İşte bu son fırsatı da kaçıracak olursak, zavallı bizler, zavallı bizler. Dövüşmekten başka çere kalmayacak. Felaketi metin Türk ruhu ile, yumrukları ile karşılayalım, gözlerimizi dört açalım.”[30]

19 Şubatta “Namus Uğrunda” yazısı ile hasan Tahsin tamamen silahlı bir direniş çağrısı yapıyor:

“…328’den (1912) beri üzerinden masum kanların izi kaybolmayan, süngüleriyle ve gürültülerinde yetimlerin, yavrusuz kalmış anaların, sakat ihtiyarların ıstırap yankıları dalgalanan toplarıyla geleceklermiş. Korkmuyoruz, gelsinler. Hatta masum Türk’e kastı olan bütün dünya gelsin. Süngüleriyle zaten kanayan kalbimizi deşsinler. Toplarıyla evlerimizi kuvvetlerimizi yıksınlar. Altüst etsinler, parçalasınlar. O Yunan gelsin, yabancı eli değmemiş limanlarımıza askeri gücüyle sokamadığı teknelerinde zulmü, sonsuz düşmanlığı, en eski kinleri temsil eden mavi-beyaz bayraklarını dalgalandırsınlar. Gelsinler, silahlarımızı toplasınlar. Evlatlarına silah dağıtsınlar… Benliğimizi parçalasınlar, ruhumuzu ezsinler. Fakat asla unutmasınlar ki, Türk ölmedi yaşıyor… Kalbinin, ruhunun, Müslümanlığının, peygamberinin aşıladığı ilhamla yaşıyor. Ve burayı Yunan’a vermeyecektir. Vermek isteyecek kuvvetlerle paylaşacak kozumuz var. Hatta silahlarımız olmasa bile. Direnen ruhumuzla, coşkun kanlarımızla, hararetli vicdanlarımızla, sökülmeyen dişlerimizle bu ülkeyi savunacağız. Yoksa bu şirin diyarları, kendi hayatımız, kahramanlık ve tarihten gelen ululuğumuz adına, atalara bir armağan olarak yakacağız, yıkacağız, kıracağız. Bu ülkelerin sema ufuklarına, kendi masum kanlarımızla renk vereceğiz, boyayacağız. O zaman Yunan gelsin, 19. Asrın türedi çerikotları, Avrupa’nın telkin ettiği binayı medeniyeti kursun. Hayır, hayır meyus olmayalım… Biz ölmedik, yaşıyoruz. Bu memlekete göz diken kuvvetleri yıkacak, eritecek hararetimiz pek, hem de pek mebzul (çok). Yalnız bunu da unutmasınlar ki, Çanakkale kahramanlarının mavi-beyaz kucağında haç taşıyan Yunanlılığın canavar hâkimiyeti altında yumuşatacak tek hemşiresi tek bir validesi, ufak bir Türk benliği yoktur. Ancak evet ancak, hilalin al gölgeleri altında hakanıyla, payitahtıyla, İzmir’iyle yaşayacak bir Türklük vardır. Ve illa Avrupa, Neron gibi bir şair olmak istiyorsa, bizler, kendi ellerimiz, kendi varlığımızla, binalarımızı, topraklarımızı cayır cayır yakar, kızıl alevlerle halelendirir ve beşeriyetin paslanan vicdanına Roma’nın yanışından feci bir sahne-i şiir ve hayal yaratmakta gecikmeyiz. Çünkü tarihimiz var. Çünkü bizi tel’in edecek ecdadın ruhu, ahfadın feryadı var. Çünkü her şeyden üstün namusumuz var.”[31]

Hasan Tahsin, eski İzmir Valisi Rahmi beyin oğlunun kaçırılması olayında da bazı Hürriyet ve İtilafçıların beyanları ile kaçırılma olayına karıştırılmaya çalışılmıştır. Bunun bir nedeni de Hasan Tahsin’in, çocuğu kaçıran Çerkez Ethem’i savunan, eski Vali Rahmi Beyi de eleştiren yazılar yazmasıdır. 7 Mart 1919 günü Hasan Tahsin’in “Hukuk-u Beşer” deki yazısında kaçırılma olayı ile bir ilişkisinin olmadığını kendisinin düşüncelerini sadece yazı ile dışa vurduğunu belirtmektedir.

[1]Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken. Nurdoğan Taçalan. Bilgi yayınevi. Mart 2007. Sf: 185

[1] Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken. Nurdoğan Taçalan. Bilgi yayınevi. Mart 2007. Sf: 187

“Bazı yadigârlarımızın itilaf mümessil-i askerilerinden birine hakkımda, kahpece bazı isnadat ve ithamatta bulunduklarını teessürle haber aldık. Biz, meslek itibariyle tekrar edelim: Adaleti içtimaiye ve muvazene-i iktisadiye (iktisadi denge) esasını terviç edenlerdeniz (değer verenlerdeniz). Yani kelimenin bütün manasıyla sosyalistiz. Bolşevikliğe gelince; Daha ne olduğu belli olmayan ve cidden buhar halinde bulunan bir fikrin nezdimizde ruy kabul görmeyeceği müstağni-i izahtır (konusu hakkında açıklama yapmaya bile değmez). Maizde, vatani ve hasbi bir hareketimi her şeye rağmen ben bugün nefsim için medar-ı iftihar ve gençlik namına vesile-i şeref addedenlerdenim. Kainatın bu husustaki hükm-ü indisinin (kişisel görüşlerinin) nazarımda hiçbir kıymeti yoktur.

Rahmi Beyin çocuğu meselesinde benim meşgul olduğumu, alakadar bulunduğumu iddia edenlere sefil, habis ve namert derim. Ben fikr-i isyanımı kalemimle ta’mim edenlerdenim.”[32]

İşte bu devrimci Hasan Tahsin zaten yazıları ile ilk kurşunu çok öncelerden atmış bir kişidir. Sembolik olarak da, Milli Mücadele tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Milli mücadelenin sembollerini yıkmakla görevli yazarlar çizerler, bir yandan ilk kurşunu Hasan Tahsin’in atmadığını kanıtlamaya uğraşırlarken, diğer yandan Hasan Tahsin ateş ettiği için pek çok kişinin öldürüldüğü ve yaralandığını söyleyerek, Hasan Tahsin’i maceracılıkla suçlamaya çalışırlar. Onlara kalsa Ali Nadir Paşa gibi, Yunan askerini beyaz bayraklarla karşılamak ve “zito venezilos” diye bağırmak gerekir.

Oysaki Amerikalı General Harboard da, İngiliz devlet adamı Churchill’de İzmir’de ortaya çıkan karışıklıktan Türkleri değil, müttefikleri sorumlu tutmaktadır.

Amerikalı General Harbord da 16 Ekim 1919 tarihli raporunda, ‘İşgalden sonra İzmir’de çıkan karışıklıklardan büyük devletlerin sorumlu olduklarını’ kaydetmiştir.

Churchill’in bu konudaki kanaati ise şudur: ‘Hak, şimdi yan değiştirmiş bulunmaktadır. Galiplerden kaçan adalet, şimdi karşı tarafa gitmiştir.’”[33]

Ergun Hiçyılmaz, “Başverenler Başkaldıranlar” isimli kitabında Hasan Tahsin’i; “Kendine göre yürek taşıyan ‘okumuş’, ‘kalem efendisi’ bir gerilladır.” diye tanımlamaktadır.

İzmir’in işgalinin Milli Mücadeleyi ateşlediği genel olarak kabul edilir. Burada sorulacak olan soru İzmir’in işgal edilmesi engellenebilir miydi? Çünkü İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali tartışmalı bir konudur. Paris anlaşmasına dayanılarak, Rum/Yunan azınlığın can ve mal güvenliğini korumak için yapıldığı söylenen işgalde aslında Yunan Devletinin işgal için çok da hazırlıklı olmadığı iddiası pek de hafife alınacak iddia değildir. Yunanlıların İzmir’i işgalinde, özellikle o dönem Avrupa’nın en büyük silah tüccarı 1849 Muğla/Menteşe doğumlu Sir Basil Zaharoff’un katkısı çoktur.

[1] Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken. Nurdoğan Taçalan. Bilgi yayınevi. Mart 2007. Sf: 175

[1] Atatürk Anadolu’da. Tevfik Bıyıklıoğlu. Cumhuriyet gazetesi yayını. Mayıs 2000. Sf:18

İzmir’in işgaline İngiliz ve Fransızların izin vermesinin gizli nedeni, İtalyanların kendi başlarına fiili bir işgale kalkmalarından korkulmasıdır. Rum/Yunan azınlığın can ve mal güvenliği gerekçesi ise, doğru bir gerekçe değildir. Zaten daha sonra müttefiklerde bu gerekçenin doğru olmadığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.

“12 Ekim 1919’da İstanbul’daki Müttefikler arası Komisyon’un İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali hakkında vermiş olduğu rapor şu sözlerle başlıyordu;

‘Yapılan soruşturma göstermiştir ki, mütarekeden beri Aydın (İzmir) vilayetindeki Hıristiyanların genel durumları memnunluk vericidir ve güvenlikleri hiçbir zaman tehlikeye düşmemiştir.

İzmir’in işgali, yanlış bilgilere dayanılarak Barış Konferansı tarafından emredilmişse, bunun ilk sorumluluğunun, yukarıda belirtilmiş olan gerçekler hakkında yanlış bilgiler vermekte ısrar etmiş olan hükümetler ve kişilere ait olması gerekir.

Onun için, bu işgalin hiçbir şekilde haklı olmadığı ve Türkiye ile Müttefikler arasında imzalanmış bulunan Mütarekenin şartlarını ihlal ettiği muhakkaktır’“[34]

“İzmir’de oturan Avrupa kolonisi, İstanbul İngiliz Yüksek Komiserliği, bu delice kararın doğuracağı tehlikeler üzerine dikkati çektiler. Kabine üyesi Lord Curzon bile, 18 Nisan 1919 muhtırasında şöyle diyordu:

‘Selanik kapılarının beş mil dışında asayişi sağlayamayan Yunanistan’ın Aydın vilayetinde barış ve güvenlik sağlamakta nasıl görevlendirilebileceğini anlayamıyorum’“[35]

Ancak, İzmir’in işgalinde Yunan askerinin bir direnişle karşılaşmaması da ayrı konudur. Yunan başbakanı Venizelos bile, İzmir’in çok kolay işgal edilemeyeceğini düşünüyor. Bunun için 10 Mayıs’taki oturumda, İtilaf devletlerine, Türklere çıkarmadan en fazla 12 saat önce haber verilmesini, bu durumda dahi Türklerin ne yapabileceğini kestirmenin zor olduğunu ve işgal için tehlikenin hep var olduğunu belirtmektedir.[36]

Böylesine bir karşılamanın sorumluları da vardı; Bunlar İzmir Valisi İzzet ile Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ydı. İşgali önceden bilmelerine rağmen tek kurşun dahi atmadan, hiçbir tepki göstermeden koskoca şehri düşmana olduğu gibi teslim etmişlerdi.”[37]

[1] Türkiye-1- Arnold J. Toynbee. Cumhuriyet gazetesi yayını. Aralık 1999. Sf:84

[1] Atatürk Anadolu’da. Tevfik Bıyıklıoğlu. Cumhuriyet gazetesi yayını. Mayıs 2000. Sf:16

[1] Atatürk Anadolu’da. Tevfik Bıyıklıoğlu. Cumhuriyet gazetesi yayını. Mayıs 2000. Sf:17

[1] Türk Devrimi Tarihi. İlhan F. Akın. Üçdal Neşriyat Yayınları.1984. Sf:63

Yunanlıların İzmir’i işgal ettiği gün, İstanbul hükümeti ise memurların yol masraflarını konusunda tartışma yapıyordu. 15 Mayısı 16 Mayısa bağlayan gece, İzmir Kolordu Askerlik Dairesi Reisi Albay Süleyman Fethi Bey, acil olarak Harbiye Nazırı ile telgrafta görüşmek istedi. Harbiye Nazırı Müşir Şakir Paşa, Erkanı Harbiye Reisi Fevzi (Çakmak) Paşa ve Ahmet Fevzi Paşa birlikte Harbiye Nezareti telgrafhanesine geldiler. Bundan sonraki gelişmeleri Yılmaz Çetiner’in Son Padişah Vahdettin kitabından okuyalım:

Telgrafın methi şuydu: ‘-Paşam, İzmir Limanına girip demirleyen düşman donanması Amirali Colthrope, ateşkesin 7. Maddesine göre, İzmir istihkamlarının teslimini istedi. Karaburun’dan gelen haberlere göre, körfez dışında içleri asker dolu birçok Yunan nakliye gemisi beklemektedir. İstihkâmları biz verir vermez Yunanlılar işgal edecekler. Halk galeyan halindedir. Müsaade ederseniz biz bu isteği reddederek elimizdeki kuvvetlerle İzmir’i müdafaa edeceğiz. Kuvvetimiz de buna elverişlidir. Ferman sizindir…’ Harbiye Nazırı Şakir Paşa bu telgrafı okur okumaz ayağa kalktı ve: -Haydi evlatlar, Allah muvaffakiyet versin!.. Tanrı yardımcınız olsun dedi ve gözlerinden akan yaşları silerek telgraf memuruna: -Onlara bu sözlerimizi yaz dedi!. –Paşam emrinizi bir kağıda yazınız da aynen tekrar edeyim!.. O zaman kumandanlar arasında kısa bir müzakere geçti. Şakir Paşa: -İzmir’i Yunanlılara teslim etmek olur mu? Diyordu. Küçük Fevzi Paşa (Ahmet Fevzi paşa) ise ‘Şayet Yunanlılar İzmir’e çıkarsa Babıali vasıtasıyla protesto ederiz.’ Görüşündeydi. Şakir Paşa sapsarı bir yüzle ve sinirinden titreyen elleriyle şu telgrafı yazdı: – Amiral Calthrope’un ateşkesin 7. Maddesine istinaden vuku bulan talebini yerine getiriniz… Ben Babıali’ye gidiyorum…Lazım gelen teşebbüs atta bulunacağım.”[38]

Yılmaz Çetiner kitabında Harbiye Nazırı Şakir Paşa’yı Yunanın işgaline karşı mücadele etme ve karşılık verme taraftarı olarak gösterip, Ahmet Fevzi Paşa’yı ise işgale karşı çıkmayan gibi göstermektedir. Fevzi (Çakmak) Paşa ile ilgili ise bir şey söylememektedir. Bu yazıdan çıkan sonuç Fevzi (Çakmak) Paşa’nın da işgale karşı çıkmadığıdır. Yoksa hem Harbiye Nazırı işgale karşı çıkarken hem Fevzi Paşa işgale karşı çıkarken sadece Ahmet Fevzi Paşanın (küçük Fevzi) istediğinin olması mümkün değildir. Nitekim aynı kitabın 117. Sayfasında bu sefer Fevzi (Çakmak) Paşayı öven ve Harbiye Nazırı Şakir Paşayı yeren bir bölümle karşılaşıyoruz. Şöyle ki; “Cevat Paşa (Çobanlı), Fevzi Paşa’nın kırgınlığı nedeniyle ayrılmasından sonra Erkan-ı Harbiye Reisliğine getirilmişti…Ve tam o gün, yani bir gece önce Sadrazamla beraberliklerinin ertesi günü görevi teslim alacaktı…. Bu nedenle Mustafa Kemal hem Fevzi(Çakmak) Paşa hem de Cevat paşa ile beraberdi o an… Fevzi Paşa’nın ayrılma nedeni şu idi: İzmir’e çıkmaya hazırlanan Yunanlıların adalara yığınak yaptıklarına dair raporlar geldikçe Fevzi Paşa böyle bir tecavüze silahla karşı konulmasını Harbiye Nazırı imzasıyla teklif etmişti. Bir gün Harbiye Nazırı Şakir Paşa, İzmir’deki kumandan tarafından telgrafhaneye çağrılmış… O zamana kadar bu gibi durumlarda Nazır, Fevzi Paşa ile birlikte giderken, o gün Erkanı Harbiye Reisi’ne haber vermemiş… telgrafla kendisi görüşmeye başlamıştı. Kumandan; -Amiral Calthrope mütareke şartlarına göre İzmir’e çıkıp Kadifekale’yi işgal edeceğim, diyor ne buyuruyorsunuz, diye sormuştu… Şakir Paşa buna karşı, mütareke şartlarına uyalım, demişti. –Fakat Paşam, daha sonra Yunanlılar İzmir’e çıkacaklarmış, buna ne dersiniz?  Harbiye Nazırı kızmış: -Böyle şey olur mu? Hayal ediyorsun, vehmediyorsun, cevabını vermişti… Sonradan, telgrafların tümü tetkik edildiği zaman anlaşılmıştı ki, Harbiye Nazırının talimatı ile Erkânı Harbiye Reisini ilk verdiği emirler tezat halindedir. Bu nedenle Fevzi Paşa’nın görevinde kalmasına ihtimal yoktu!…Yerine gelen Cevat Paşa ise yine Fevzi Paşa’nın yolundan yürüyecek bir şahsiyetti.”[39]

[1] Son Padişah Vahdettin. Yılmaz Çetiner.Milliyet yayınları.1993. Sf:102

Görüldüğü gibi kitabın on beş sayfa sonrası tam farklı bir görüşü savunuyor. Yazılanlarda dip not veya alıntı olunduğuna dair bir bilgi olmadığı için, yazarın kendi çelişkisi olarak kabul etmek gerekiyor. 102. Sayfada söylenenler belgelenemediği için 107. Sayfada söylenenler ise, telgraf metinleri ile belgelenebileceği için Fevzi (Çakmak) Paşanın, İzmir’in işgaline karşı olduğunu ancak verdiği emirleri dinletemediğini, Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın ise, işgale göz yumduğunu söyleyebiliriz.

Bu konuda başka bir kaynakta, Albay Süleyman Fethi Bey’in, Nurettin Paşa yerine tayin edilen Ali Nadir Paşa’nın henüz İzmir’e gelmemiş olması nedeniyle kolorduya vekaleten komutanlık ettiği 17 Nisan günü karaya çıkan bir grup Yunan askerini zorla gemilerine yolladığını ve bu durumu Harbiye Nezaretine (Savaş Bakanlığı) bildirdiği söylenmektedir. Bu sırada Harbiye Nezaretine vekâleten bakan Fevzi Çakmak Paşanın Süleyman Fethi Beye şu telgrafı çektiği bilinmektedir:

“Yapılan teşebbüslere devam edilmekle beraber, diğer vasıtalarla alınacak sonuçlar beklenirse, devriyedeki asker sayısını çoğaltarak Yunanlıların İzmir’i işgal ettikleri söylentisini yaymaları ve bu söylentiyi bir oldubittiye getirmeleri beklenebilir. Bunun için, yaptığınız teşebbüse devam etmekle birlikte, bir daha devriye çıkardığı takdirde, kesin olarak önleneceğinin Averof Süvarisine bildirilmesi…”[40]

Bilindiği gibi Fevzi Paşa, İzmir’in işgalini kabul etmeyen bir komutandır. İzmir’in İngiliz ve Amerikan desteği ile Yunanlılar tarafından işgal edilmesi için bir engelde, Albay Süleyman Fethi Beydir. Ali Nadir Paşa, gelip Kolordunun başına geçince senaryo tamamlanmış, Yunanın nabız yoklamasına net tutum sergileyen Albay Süleyman Fethi Bey’de işgal günü kışladan çıkarılırken süngülerle öldürülmüştür. Yunan askeri 17 Nisan 1919 gününü unutmamıştır.

İzmir’in işgalinden önce 14 Mayıs günü İngiliz Amiral Calthorpe hem vali Kambur İzzet Paşa’ya hem de 17. Kolordu komutanı Ali Nadir Paşaya bir nota vererek Foça, Urla, Karaburun ve Yenikale istihkâmlarının işgal edileceğini bildirdi. Bu iki beceriksiz ve korkak devlet adamı, inisiyatif kullanmak yerine amiyane tabirle topu taca atarak sorumluluğu İstanbul hükümetine yükleyerek durumu İstanbul’a bildirdiler ve ne yapalım dediler. Ali Nadir Paşanın, Harbiye Nezaretine çektiği telgrafa Harbiye Nazırı Şakir Paşa, yapılanın mütareke gereği yapıldığını ve karşı gelinmemesini söylerken, Vali izzet paşa’nın Babıâli’ye çektiği telgrafa cevap bile verilmedi. Ali Nadir Paşa, Harbiye Nazırının emrine harfiyen uydu ve emrindekilerin uymasını sağladı.

Ali Nadir Paşa’nın yaptığı iki büyük hata onu hain ve işbirlikçi saflara koymamıza yol açmıştır.  Birincisi, mevcut silah ve cephanenin iç taraflara taşınmasını emretmemesi ve düşmana teslim etmesidir. Daha da kötüsü, Kadifekale’de bulunan cephaneliğin halk tarafından yağmalanmasını engellemeye çalışmasıdır. İkincisi ise, subay ve erleri kışlada toplayarak Yunan askerinin insafına terk etmesidir. Başka bir trajik komik olay ise, bazı kaynaklara göre, Ali Nadir Paşa’nın kışlada bulunan kolorduya ait parayı subayların maaşlarını ödeyerek Yunan ordusunun eline geçmesini engelleme düşüncesidir. Yunan askeri İzmir’i işgal ederken Ali Nadir Paşa, subaylara aylıklarını dağıtmaktadır. Bu konuda Pelin Böke “İzmir 1919-1922 Tanıklıklar” adlı çalışmasında Ali Nadir Paşanın böyle bir şey dahi yapmadığını, aylık dağıtma işini, Miralay Süleyman Fethi Beyin yaptığını tanıklıklara göre söylüyor.[41]

[1] Son Padişah Vahdettin. Yılmaz Çetiner. Milliyet yayınları.1993. Sf:117

[1] Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken. Nurdoğan Taçalan. Bilgi yayınevi. Mart 2007. Sf: 226

Ali Nadir Paşa ile ilgili önemli bir noktada; Ali Nadir Paşa’nın Selanik civarını bir tek silah atmadan Yunan ordusuna teslim eden komutanlar arasında olması nedeniyle, Harbiye Nazırlığı tarafından korkaklık ve beceriksizlikle suçlanmış ve emekliliğe ayrılmış bir kişi olmasıdır. (Selanik şehrini Türk askerine tek mermi attırmadan teslim eden diğer bir korkak ve işbirlikçi de Selanik Kolordu Komutanı Kara Hasan Tahsin Paşa’dır.) Daha sonra emekliliğe ayrılmış olan bu kişi, Nurettin Paşa’nın yerine tayin olunmakta ve Selanik’te yaptığı gibi, İzmir’de de bir tek kurşun atmadan İzmir’i Yunan ordusuna teslim ederek son hainlik görevini yerine getirmiştir.

İstihkâmlar işgal edikten sonra, sıra İzmir’in işgaline geldiğini sokaktaki çocuk bile biliyordu. İşgali engellemek için kurulan “İlhak-ı Red Heyet-i Milliyesi” Vali İzzet paşaya bir heyet göndererek, İşgalin engellenmesini talep ettiler. İşgalin olacağını bal gibi bilen Kambur İzzet paşa, heyete; “Boşuna telaş ediyorsunuz. Heyecanınız lüzumsuzdur. Ortada endişe yaratacak bir durum yok. Bunlar hep İttihatçıların uydurdukları maksatlı söylentilerdir. Merak etmeyin, hükümet her türlü tedbiri alacaktır”[42] demeye utanmıyordu. İlginç olan İzmir’de ki Hürriyet ve İtilaf partisi üyeleri de vali gibi düşünüyordu. Onlara göre de direnmek yanlıştı ve olay ittihatçıların kışkırtması idi. İttihatçı düşmanlığı vatan sevgisinin önüne geçmişti.

İttihatçı gençler savaşa hazırdı. 14 Mayıs günü işgali haber vermek üzere nota vermeye gelen İngiliz subayları Morgan ve Smith valiliğin çıkışında öfkeli gençlerin protestosu ile karşılaşmıştı.[43]

İzmir’in işgal edileceği anlaşılınca, azınlıklar sevinirken, Türk toplumu ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. Gençler çılgınca yakaladıkları veya tanıdıkları büyüklere “ölmeye hazırız, bize baş olun, çarpışalım” diyorlardı. Ne yazık ki, oradaki havayı direnmeye sevk edecek bir baş bulunamadı. Haydar Rüştü (Öktem) Bey “Mütareke ve İşgal Anıları” adlı yazılarında o günleri şöyle anlatıyor: “Askeri Kıraathanesinin önüne geldiğimizde İhtiyat zabitliğinden yeni terhis edilmiş olan Memduh Bey pür heyecan, gözü yaşla dolu olduğu halde Necati ile benim yolumu keserek: – Haydar Bey, Allah aşkına bize baş olacak kimse yok mu? Siz bari önümüze düşünüz de bize yol gösteriniz. İşte biz fedayı cana amadeyiz! dedi. Bu temiz yürekli babayiğit gencin o geceki hali hiçbir vakit gözümün önünden gitmez ve o feryat ve istimdadı daima kulaklarımda uğuldar durur.

Bu gence ne cevap verebilirdik ki, biz de bir başa muhtaç idik. Müheyyinane bir surette aldatılmış bir halkın aciz içinde çırpınan bir iki genci o zaman ne yapabilirdik. Hükümetin başında bulunanlar mutlak bir zaaf ve mahmi içinde puyan olarak halkı son dakikaya kadar aldatmakta düşmanları bile geride bırakmışlardı. Eğer Damat Ferit kabinesi ile onun İzmir’deki valisi ve kumandanı Türk gençliğinin aylardan beri almak istedikleri tedbirleri –hiç olmazsa- her türlü vasıtalarla bozmasalardı şüphe yoktur ki o ana kadar İzmir ve havalisinde hatırı sayılır bir cephe-i müdafaa ve mukavemet teessür eder ve hatta tekzibe uğramayacağıma emin olarak iddia edebilirim ki bu cephenin mevcudiyeti bile Yunanın, o mübarek topraklara ayağını basmasına bir sedd-i muhalefet teşkil eyler idi. Bu iddiamda biraz daha ileri giderek söyleyebilirim ki; Eğer o gece Hacı Hasan Paşa gibi timsali meskenet bir belediye başkanı yerine namuskâr, vatanı için fedayı canı göze alır bir baş mevcut olup ta Hacı hasan Paşanın halkı Maşatlıkta uyuşturmasının, korkutmasının aksine olarak silah başına davet etse idi, iki üç bin delikanlıdan terekküp edecek İzmir’in aslan yürekli halkı, daha 15 Mayıs günü Yunan askerini Birinci Kordon’dan silip süpürebilirdi.

Çünkü Yunanın ne suretle, ne kadar korkak bir tarzda şehre asker çıkardığını, bir silah patlamasının Yunan askeri arasında ne dehşetli panikler vücuda getirdiğini 15 Mayıs günü gözlerimizle görmüştük.”[44]

[1] İzmir 1919-1922 Tanıklıklar. Pelin Böke. Tarih Vakfı Yurt yayınları.Ekim 2006 Sf:78

[1] Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken. Nurdoğan Taçalan. Bilgi yayınevi. Mart 2007. Sf: 245

[1] Kurtuluş Savaşı Gençliği. Zeki Sarıhan. Öğretmen Dünyası yy. Ekim 2010. Sf:120

Nurdoğan Taçalan bu konuda Albay Kazım (Özalp) Bey’i de suçlamaktadır.(Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken. Nurdoğan Taçalan. Bilgi yayınevi. Mart 2007. Sf: 251) Albay Kazım Bey izinli olarak İzmir’de bulunuyordu. Gençler kendisine de bu teklifi yaptıklarında kabul etmemiş, 15 Mayıs sabahı apar topar İzmir’den trende yer olmadığı halde, torpille kendine ve kardeşine yer buldurarak kaçmıştı. Kazım Özalp “Milli Mücadele” adlı kitabında, kendini şöyle savunuyor:

“Bununla beraber şehir dâhilinde muvaffakiyetli bir müdafaanın imkanı yoktu. Bu olsa olsa bir gösteri hareketi olabilirdi. Esas itibariyle silah alanlar kısmen şehir dışına çıkmakta, kısmen de aldıkları silahı her ihtimale karşı evlerinde muhafaza etmek üzere götürmekte idiler.

Kolordu kumandanı, subayların sabahleyin kışla etrafında bulunmalarını emretmiş ve işgale karşı bir tertibat almamıştı. Subaylardan bazıları İzmir’i terk ettiler. Büyük kısmı emir bekler bir halde bulunuyorlardı. Bu hale göre kolordunun mukavemette bulunmayacağı muhakkaktı. Hatta kumandanlık, siyasi hapisleri çıkaran ve depolardan silahları alan halka karşı durulması için emirler bile vermiştir. Jandarma ve polis de aynı yolda emirler almışlardı. İftiharla açıklamam gerekir ki, ne subaylar, ne askerler, ne jandarma ne de polisler bu gibi emirlere ehemmiyet vermemiş ve halk ile aynı fikirde olduklarını fiilen göstermişlerdir.

Bütün bu fedakâr hislere rağmen halkı şehir içerisinde çarpışmaya sevk etmek muvafık değildi. Çünkü düşmanın denizden ve karadan bütün harp vasıtaları ile yapacağı tazyiklere mukabele edecek esaslı teşkilat vücuda getirilmemişti. Eğer kolordu kıtaatı tam kuvvetiyle mukavemete iştirak ettirilseydi, derhal silahlı halk ile takviye olunup ve bir kumanda altında, müdafaa tertibatı alınırdı. Mamafih bu halde dahi şehir dâhilinde çarpışmayı kabul etmek doğru olmazdı.

İzmir’de yapılan bu hareketin, büyün Anadolu’da mukavemet tesiri meydana getirmek ve civar kazalardan toplanacak silahlı kuvvetlerin iştirakiyle İzmir’in kurtarılmaya çalışılmasını temin etmek yönünden faydası meydandadır.”[45]

[1] Mütareke ve İşgal Anıları-Haydar Rüştü Öktem. Hazırlayan Zeki Arıkan. TTK.1991. Sf:68-69

[1] Milli Mücadele. Kazım Özalp. Türk Tarih Kurumu yayını. 1998. Sf:7

Görüldüğü üzere Albay Kazım, aslında savunmaya yönelik bir şeyler yapılacağını kabul etmektedir. İzmir’in işgali tabak içinde Yunan askerine sunulmuştur. Albay Kazım’da inisiyatif kullanıp, bir savunma gücü örgütleyebilecekken, Menemen’e gitmeyi tercih etmiştir. Albay Kazım Özalp’i izinli olarak bulunduğu İzmir’de, işgale karşı direnecek bir cephe oluşturmadığı için suçlamak biraz ağır olmakla birlikte, inisiyatif kullanmadığı için eleştirmekte de yanlış yapmayacağımızı düşünüyorum. Ancak Kazım Özalp’ın Miralay Bekir Sami Bey ile Akhisar civarlarında kendilerine insanların destek olmaması üzerine, Bekir Sami Bey’i orada bırakıp, trenle İstanbul’a kaçtığı da bir gerçektir.

Özetlediğim ümitsiz ortam nedeniyle beraberimdeki Miralay Kazım Bey, İstanbul’a trenle hareket edeceğini söyledi.”[46] Kazım Özalp’ın çok cesur olmadığı, sıkıntıya pek gelemediği ve inisiyatif alma gibi bir derdi de bulunmadığı açıktır. Ancak konumuz, Kazım Beyin korkaklığı ya da cesaretsizliği değil, İzmir’in işgal edilememesinin şartlarının olup olmadığını görmektir. Kazım Özalp’in yazdıklarından da anlaşılacağı üzere, İzmir’in işgalinin engellenebileceği ortadadır. Ancak yönetim eksikliği, hainlik, inisiyatif yoksunluğu gibi nedenlerle işgal engellenememiştir.

MİRALAY SÜLEYMAN FETHİ BEY

Salkımsöğüt Kadiri tekkesinin 19. yüzyıl sonlarındaki şeyhi olan İzzî Efendi‘nin oğludur. 1877 yılında Üsküdar’da doğmuştur.

Askeri okula gitmiş, başarılı bir öğrencilikten sonra 1896 yılında, başarılı olarak Harp Okulu‘nu bitirmiştir. 1899‘da kurmay subay oldu. 1906 ile 1909 yılları arasında Selanik’te görev yaptı. Kurmay yarbaylığa terfi ettikten sonra askerlik göreviyle Hicaz‘da bulundu ve isyancılarla çatışmalara katıldı. Üstün başarılar gösterdi ve yaralandı. 1912‘de Harbiye Nezareti‘nde müşavir yardımcılığına atandı. 1914‘te rütbesi miralaylığa yükseltildi. I. Dünya Savaşı‘nda da üstün başarılar ve fedakârlıklarından ötürü nişanlar, madalyalar kazandı.

Ancak aldığı pek çok yara nedeniyle tekrar hastalanmış tedavi için 1916 yılında Almanya‘ya Wiesbaden kaplıcalarına gönderilmiştir. Süleyman Fethi Bey tedavisinden sonra Türkiye’ye döndüğünde Mütareke dönemi başlamıştı. Dördüncü Kolordu’nun İzmir Askerlik Şubesi başkanlığına atandı.

İzmir’in işgal edildiği gün Kışladan çıkarılan grubun arkasında tekme tokat ve dipçik darbeleri ile zorlukla yürüyen İzmir Kolordu Askerlik Dairesi Reisi Miralay Süleyman Fethi Bey, son dipçik darbesi ile yere yıkılır. Süngünün ucu ile Miralayı dürten yunan askeri Süleyman Fethi Beyin derhal ayağa kalkmasını ve “Zito Venizelos/Yaşasın Venizelos” diye bağırmasını söyler. Zorlukla doğrulan Miralay Süleyman Fethi Bey, “Bir Türk subayı, ancak milletinin büyüklerine saygı için ellerini kaldırır ve ağzını açar” der ve oradaki yunanlı tercümanın bu sözleri Yunancaya çevirmesi üzerine Yunan askeri tereddütsüz olarak süngüsünü kahraman Süleyman Fethi Beyin göğsüne sağlar.

[1] Miralay Bekir Sami Günsav’ın Kurtuluş Savaşı Anıları. Muhittin Ünal. Cem yayınevi. Kasım 1994 Sf:41

Miralay Süleyman Fethi Bey, Nurettin Paşa 17. Kolordu komutanlığından alındıktan sonra vekâleten 17. Kolordu komutanı olarak da bir süre görev yapmıştır. Daha sonra hain Ali Nadir Paşa bu göreve atanmış ve gelip görevi Miralay Süleyman Fethi Beyden almıştır.

Miralay (Albay) Süleyman Fethi Bey’in, Nurettin Paşa yerine tayin edilen Ali Nadir Paşa’nın henüz İzmir’e gelmemiş olması nedeniyle kolorduya vekâleten komutanlık ettiği 17 Nisan günü karaya çıkan bir grup Yunan askerini zorla gemilerine yollamış ve bu durumu Harbiye Nezaretine (Savaş Bakanlığı) bildirmiştir. Bu sırada Harbiye Nezaretine vekâleten bakan Fevzi Çakmak Paşanın Süleyman Fethi Beye şu telgrafı çektiği bilinmektedir: “Yapılan teşebbüslere devam edilmekle beraber, diğer vasıtalarla alınacak sonuçlar beklenirse, devriyedeki asker sayısını çoğaltarak Yunanlıların İzmir’i işgal ettikleri söylentisini yaymaları ve bu söylentiyi bir oldu bittiye getirmeleri beklenebilir. Bunun için, yaptığınız teşebbüse devam etmekle birlikte, bir daha devriye çıkardığı takdirde, kesin olarak önleneceğinin Averof Süvarisine bildirilmesi…”[47]

Yılmaz Çetiner “Son Padişah Vahdettin” isimli kitabında tarihleri karıştırmakla birlikte Miralay Süleyman Fethi Beyin, İzmir’deki istihkâmlarında işgal edilmesine gönlünün razı olmadığını ve durumu Harbiye Nezaretine bildirmesine ve direnme talebine karşın, zamanın Harbiye Nazırı Müşir Şakir Paşa tarafından bu talebin kabul edilmediğini söylemektedir.

Görüldüğü üzere düşmana karşı yurdunu savunan kahraman Türk subayı Miralay Süleyman Fethi Bey işgal günü canını veren şehitlerimizdendir.

İşgalin ilk günü yaşanan vahşet tüyleri ürpertecek derecededir. Yunan İşgal Komutanı Albay Zafiriu ertesi gün bir genelge yayınlayarak sıkıyönetim ilan edildiğini duyurur. “İşgal dolayısıyla ortaya çıkan olaydan sonra bölge güvenliği tümüyle iade olunduğu yönüyle, tüm mülkiye memurları, din adamları ve bölge halkını görevleri başına çağırıyorum. Bölgenin işgal anından itibaren ilan edilmiş olan sıkıyönetim kurallarına göre hareket etmelerini, güvenliği bozanlar için her türlü saldırgan hareketten çekinmelerini halka salık veririm. Cins ve mezhep ayrımı yapmaksızın, küçük bir saldırıya uğrayacak olan kişi, saldırganın hemen cezalandırılmasını konusunda zaman yitirmeksizin başvurmalıdır Her kimin kusuru görülürse merhametsizce adalet dairesinde cezalandırılacağından silah taşımamalarını da özellikle muhterem halka rica ve tavsiye ederim.”[48]

İşgal döneminde Başbakan Venizelos, güvendiği Giritli Avukat Aristidis Stergiadis’i Yüksek Komiser olarak İzmir’e göndermiştir. 20 Mayıs gecesi yanında kendi bürokratları ile birlikte İzmir’e gelen Stergiadis görevine başlamıştır. İlk yapılan iş, 15 ve 16 Mayıs günü yağma yapanlardan yakalananlar Topçu Binbaşı Travlus başkanlığında kurulan sıkıyönetim mahkemesince ağır şekilde cezalandırıldı. Mağdurlara tazminat ödeneceği açıklandı. Kukla yönetim olsa da Vali İzzet görevine iade edildi. Yüksek Komiser Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa’yı ziyaret etti. Hacı Hasan Paşa 6 Eylül 1922 tarihinde Midilli adasına kaçıncaya kadar Stergiadis’in emrinde uyumlu şekilde çalışmıştır.

[1] Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken. Nurdoğan Taçalan. Bilgi yayınevi. Mart 2007. Sf: 226

[1] İyonya’da Son Akşam. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Eylül 2010. Sf:21

Yüksek Komiser Stergiadis, azınlık Rum/Yunanlıların taşkınlıklarını önlemeye çalışıyor, Türkleri yatıştırıp ikna etme yolunu tercih ettiği için, olaylarda tarafsız davranmaya çalışıyordu. Stergiadis kişilerin günlük yaşamalarına devam etmesi durumunda sorunların azalacağını biliyor ve günlük yaşamın doğal akışını bozan aşırılık ve taşkınlıklara izin vermiyordu. Bu durum da eleştirilmesine neden oluyor, “Türk dostu” diye hakkında Atina’ya şikâyetler gidiyordu. Venizelos, Yüksek Komiserinin ne yapmak istediğini anladığı için onu savunmaya devam ediyordu.

Yapılan vahşetlerin dünya kamuoyunda ses getirmesi sonucu İtilaf devletlerince yollanan Bristol araştırma kurulu, raporunu hazırladı. Bu raporda Yunan tarafı suçlu bulunuyordu.

İzmir’in işgal edilmesine taraftar olan bir ülke de Amerika Birleşik Devletleridir. ABD hükümeti resmi beyanı olarak yayınlanan 3 Ağustos 1921 tarihli The New York Times gazetesinde; “Türklerin işini bitirmek için son 750 yılın en büyük fırsatını yakalamış olan Konstantin’in bu şansı iyi kullanması en iyi dileğimizdir”[49] yazılmıştır.

NAMAZCILAR

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden sonra İzmir’de, yaşanılanlara gözlerini kapayıp, kulaklarını tıkayan bazı gençler vardı. Bunlar, şehirden kaçıp işgale karşı Anadolu’daki Kuvayi Milliyeye katılmak yerine, sabah akşam namaz kılarak huzur ve mutluluk arıyorlardı.

İzmir’de yayınlanan Sada-yı Hak (Hakkın Sesi) gazetesinin 28 Mayıs 1921 günlü sayısındaki şu haber ibret içindir. Aynı zamanda Sada-yı Hak gazetesinin de nasıl bir gazete olduğu hakkında tarafımıza bilgi sunmaktadır.

Karantinada sakin bilumum gençlerimizin büyük bir dindarlık duygusuna sahip olduklarını övünç ve gururla işitip görüyoruz. Bu gençler gece gündüz kulluk etme ve tapınma ile vakit geçirerek hakikaten Müslüman oğlu Müslüman olduklarını ispat etmektedirler. Bundan dolayı ne derece iftihar etsek ve kendilerini gençlik namına ne kadar takdir etsek azdır. Şunu temenni ederiz ki, bütün memleketimizin gençliğine uyulacak örnek olsunlar. Zira artık her şeyden evvel din ve ibadete dört elle sarılmak zamanıdır.”[50]

Bacılarına, analarına Yunan askeri tecavüz ederken, ağabeylerini, babalarını Yunan askeri süngülerken, bu sünepe gençler sabah akşam sadece ibadet edip tanrısal mutluluğu arıyorlarmış. Yorumu okuyucuya bırakıyorum.  

Yunanistan Kralı Konstantin, Başbakan Gunaris ile birlikte 12 Haziran 1921 tarihinde İzmir’e gelmiştir. Askeri törenle karşılanan Yunan Kralı askere şöyle hitap etmiştir: “Siz Helen ırkının hürriyeti için savaşıyorsunuz. Sizinle iftihar ediyorum. Kralınız sizinle beraberdir. Tanrı haklı mücadelemizi kutsayacaktır. İleri!”

[1] 1. Dünya Harbinde İzmir Savunması. Celal Öcal. İleri yayınları. Nisan 2015. Sf:287

[1] İzmir’de Yunanlıların Son Günleri. Bilge Umar. Bilgi yayınevi. Haziran 1974. Sf.239

Ancak emperyalist İngiltere’nin kılıcı olarak bu maceraya atılan Yunanistan büyük bir yıkım ile Anakarasına kaçacaktır. 10 Eylül 1922 tarihli Ankara’da çıkan Hakimiyeti Milliye Gazetesi Türk Ordusu’nun İzmir’e girişi haberini şöyle verir: “Süvarilerimiz Cumartesi günü öğleden evvel saat 10.30’da İzmir’e girmiştir. İzmirliler bu suretle Yunan kâbusundan sonsuz olarak kurtulmuşlardır. Dün gece İzmir’in kurtuluşu ile ilgili ilk haber saat 9.30 da geldi. Gazetemiz derhal ilave çıkartmak suretiyle Ankara’daki hemşerilerini ve ahaliyi bu büyük müjdeden haberdar eyledi. İzmir’e ilk giren Mürsel Paşa komutasındaki Süvari Kolordumuzdur. Süvarilerimiz öğleden önce saat 10ç30 da şehre girmişler ve derhal Mürsel Paşa, İzmir limanında Fransız Zırhlısının telsiziyle Başkomutan Paşa Hazretlerine şu telgrafı çekmiştir: ‘Muzaffer TBMM Reisi, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine, Muzaffer milli ordumuzun yılmaz süvarileri bizler düşmanın İzmir önğndeki son mukavemetini kırarak 9 Eylül 338(1922) 10.30’da şehre dâhil olduk. Halkın solgun gözyaşlarıyla derin hürmetlerini iblağ ile bahtiyarım. Süvari Kumandanı Mürsel.’”

İşgal döneminde İzmir’de bulunan Yunan Yüksek Komiserliği kent yönetimine fazla müdahale etmemiş, belediye yönetiminde değişikliğe de gitmemiş ve Reis/Başkan Hacı Hasan Paşa görevinde kalmıştı.

Yunanlılar sadece Belediye Binası’na Yunan bayrağı asıp, belediye işlerini denetlemek için de bir kişiyi görevlendirerek Türk halkını denetim altında tutmaya çalışmıştır. Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa ise tipik bir işbirlikçi olarak Yunan yönetimiyle tam bir uyum içinde çalışmıştır. Engin Berber “Mütareke ve İşgal Yıllarında İzmir” adlı değerli çalışmasında, İşbirlikçi Belediye Başkanının uyumlu çalışması nedeniyle Yunanlılar tarafında maaşının beş kat artırıldığından söz eder. Türk zaferi üzerine de ailesiyle birlikte Midilli’ye kaçmıştır.

Hacı Hasan Paşa’nın İzmir’i terk etmesiyle, Belediye Reisliği boşalmış, 10 Eylül günü askeri vali Nurettin Paşa tarafından, İzmir’in tanınmış isimlerinden oluşan geçici bir belediye meclis heyeti atanmıştır. Vali Vekili Abdülhalik Bey de yeni belediye meclisi seçilinceye kadar, belediye başkanlığını üstlenmiştir.

Milli Mücadele ve İzmir denilince akla ilk gelen konulardan biri de büyük İzmir yangınıdır. Başka şekilde söylemek gerekirse, Türk ordusunun, Yunanı kovalayıp İzmir’e girişinden 4 gün sonra yani 13 Eylül günü birden başlayan büyük İzmir yangını Milli Mücadele tarihimizdeki kara noktalardandır. Benim bildiğim, bu konudaki en kapsamlı ve en objektif çalışma, Prof. Dr. Engin Berber’in çalışmasıdır. Ben de bu konuda bir şeyler yazarken Engin Berber’in çalışmasından önemli ölçüde yararlandığımı belirtmek isterim.

Bugünlerde Mustafa Kemal ve arkadaşları ile hesaplaşmanın bir yolu da her şeyi onların aleyhine yorumlamaktır. Nitekim İzmir’de yangını Türkler çıkardı diyen Hürriyet ve İtilafçıların elinde de ciddi bir belge bulunmamaktadır.  İzmir’de yangını Türkler çıkardı diyenlerin ana gerekçesi eski İzmir valisi 1. Ordu Komutanı Sakallı Nurettin Paşa’dır. Nurettin Paşa İzmir’e ilk giren komutan olması sıfatıyla İzmir Valiliğini kendiliğinden üstlenmiştir. Mustafa Kemal de 10 Eylülde kendisine İzmir Vali vekilliği görevini resmen vermiştir. Ancak bu görevi 12 Eylül’de İzzettin (Çalışlar) Paşa’ya vererek, Nurettin Paşa’ya vali vekili olarak sadece iki gün dayanabilmiştir. Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı yapıtında da söz ettiği gibi, Nurettin Paşa’nın, kaçarken Anadolu’yu yakarak terk eden Yunan askerlerinin yapmış olduklarını görünce daha da hiddetlenmesi ve askerlerin de bu bağlamda intikam peşinde koşmaya mehilli olması gösterilmektedir. Falih Rıfkı Atay, yangının Nurettin Paşa tarafından çıkarılabilme olasılığından söz ederken bu konuda herhangi bir delil ileri sürmüyor, sadece bir kanaatini belirtiyor.[51] Nurettin Paşa’nın kinci, tutucu, İslamcı, kibirli kişiliği ve gayrimüslim düşmanlığı bilinen bir gerçektir. Ayrıca, dâhiliye nazırı, işbirlikçi Ali Kemal’in ve İzmir Metropoliti Hrisostomos’un linç edilmesi olaylarını da Nurettin Paşa’nın tertiplediği söylenmektedir. Büyük olasılıkla da doğrudur. Koçgiri isyanındaki orantısız güç kullanımı ve Karadeniz’de Rum/Yunan azınlıklara karşı davranışı nedeniyle TBMM tarafından hakkında soruşturma açılmış ve Merkez Ordu komutanlığından da alınmıştır. Sakallı Nurettin Paşa’nın sicili bu anlamda oldukça kabarıktır.

Bu durum, pek çok kişide yangının Nurettin Paşa’nın emri ile çıkarıldığı şüphesini çoğaltmaktadır. Nurettin Paşa ile ilgili çalışma yapmış olan Yavuz Özmakas’da ‘Sakallı Vali- Nurettin Paşanın İzmir Günleri’ başlıklı kitabında, “Silah ve cephane toplama gerekçesi ile girilen Ermeni Mahallesinde yangının başlaması dikkatlerden kaçırılmamalıdır”[52] diyerek şüphesini dile getirmiştir. Falih Rıfkı Atay, Fevzi Çakmak ve pek çok kişi bu konuda şüphelerini dile getirmişlerdir. Ancak Tarihçi Engin Berber’in dediği gibi, Nurettin Paşa’nın yangın çıkarılması yolunda bir emir verdiğine dair hiçbir belge yoktur. Aksine 9 Eylül akşamı emrindeki askerlere verdiği talimatta yangına karşı itfaiye tedbirlerinin alınmasını istemiştir.[53] Yine 14 Eylül akşamı, Batı cephesi komutanlığına yolladığı raporda hem yangını söndürmeye çalıştığı hem de yangını çıkaranları yakalamaya çalıştığını belirtmektedir.

Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa, yangın başladıktan bir gün sonra, yani 14 Eylül akşamı, Garp Cephesi Komutanlığına bir harp raporu gönderir. Paşa bu raporun ilk maddesinde şöyle diyor: ‘İzmir şehrinde başlayan yangın şu an devam etmektedir. Söndürülmesine çalışılmakta olup, yakında önünün alınması muhtemeldir. Yangının söndürülmesi için Ermeni mahallesine gidenlere bazı binalardan bomba ve silah kullanılmıştır. Yangının Ermeni ve Rumların milli teşkilatının tertibiyle olduğu ve bunların İngiliz Konsolosu’ndan son iki gün zarfında gördükleri teşvik ile yaptıkları istihsar edilmekte ve de bu husus bazı yabancılar tarafından teyit olunmaktadır. Yangında evleri yanan bütün Hıristiyanlar ve ecnebi tebaası, yangının Ermeniler tarafından kasten yapılmakta olduğunu söylemektedirler. Yangın faillerinin birkaçı ölmüş ve bir miktar da suçüstü halinde yakalanmıştır’”[54]

“Batı Cephesi Karargâhı yangınla ilgili bir emir yayınlamıştı. 105 sayılı bu emirde şöyle denilmişti:‘Şehrin askerimiz tarafından kurtarılmasını takiben başlayan yangının kasten ve evvelden hazırlanmış plan dairesinde çıkarıldığı, bugün Ermeni mahallesinde Suzan Sokağında başlayan yangınla anlaşılmıştır. İtfaiyenin ve askerin gayretiyle söndürülmek üzere olan yangın, sokağın diğer başındaki binada aniden yangın çıkması ve bu sırada Ermeni Kilisesi’nden atılan bombalar ve silahlara sokağa girilmesinin güçleştirilmesine rağmen, Kilise’de ki yangını söndürme sırasında ele geçen vesikalar, Rum, Ermeni ve diğer ecnebi tebeanın oturduğu semtlerin verilecek emirle nasıl yakılacağını göstermiştir. Şu ana kadar çıkan yangınların bu plan dairesinde çıkarıldığı tespit edilmiştir.’”[55]

[1] Çankaya-3- Falih Rıfkı Atay. Cumhuriyet gazetesi yayını. Kasım 1999. Sf:130

[1] Nurettin Paşanın İzmir Günleri. Yavuz Özmakas. Şenocak yayınları. Şubat 2011. Sf: 124

[1] İzmir Yangını Hakkında Ön Rapor. Engin Berber. Ödemiş Bel. Yayını. Mart 2013. Sf: 54

[1] İzmir Yangını Hakkında Ön Rapor. Engin Berber. Ödemiş Bel. Yayını. Mart 2013. Sf: 43

Nurettin Paşa’nın ve Cephe komutanının raporu dışında, bu yangını azınlık Rum/Yunan veya Ermeni çetelerinin çıkardığına dair pek çok belgenin var olması da bu iddiayı doğrulamaktadır. Engin Berber’in çalışmasında söz ettiği gibi en bilinen belge İzmir itfaiye şefi Greskoviç’in yangın hakkındaki raporudur. İzmir’de yangın poliçesi hazırlayan sigorta şirketlerinin kurduğu itfaiye şefi olan Greskoviç’in yanlış bilgi vermesi için hiçbir neden bulunmamaktadır:

….12 Eylüle kadar geçen üç gün zarfında Ermeni mahallesinden Tepecik mahallesine kadar çıkan yangınların adedi ve bu yangınlarda müşahede ettiğim haller, itfaiyenin 30 senelik istatistik cetvelinde görülmemiş bir mahiyet arz ediyordu. 11/12 Eylül gece yarısından bir saat sonra Ermeni mahallesinde yangın çıktığını haber verdiler. İtfaiye erleriyle yangın yerine hareket edip, Rum hastanesini geçerken 130-150 kadar çoluk çocuk ve kadın acı acı bağırıyorlardı. ‘Ne bağırıyorsunuz?’ diye sordum. ‘Ermeniler bizi yaktılar. Sayes hanı içerisinde oturuyoruz’ dediler. Bunlar Rum idiler… 13 Eylül saat 10.30 da Ermeni mahallesinde ateş görüldüğünü haber verdiler. İtfaiye ile birlikte giderken Ermeni kilisesinden 50 metre mesafede bir Ermeni evinin yandığını gördüm. Evin alt katından şiddetli bir ateş çıkıyordu. .. Etrafa yayılmaması için söndürmeye uğraşırken Ermeni Kilisesinde yangın olduğunu haber verdiler. Kiliseye gittim. Kilisenin bahçe kapısından girmek imkansızdı. Demir parmaklıklardan atladık ve hortumu getirdik. Kilisenin binalarında ateş yoktu. Yalnız küçük bir bina civarında bahçede 200 kadar yağlı eşya balyası ile paçavralar bir yere toplanmış, üzerine de 200 kadar tüfek ve çokça cephane konmuş idi. Ateş de bunlar arasından çıkıyordu. Aynı zamanda ateş içerisinde devamlı patlamalar oluyordu. Söndürmeye çalıştık. Biz kilisede iken Ermeni mahallesinde, Basmane karşısında yangın olduğunu haber verdiler. İtfaiye erleriyle beraber koştum. Bir Ermeni evinden ateş çıktığını gördüm. Ateşin söndürülmesine çalışırken Soğukçeşmede yangın olduğunu haber verdiler. İki itfaiye neferiyle beraber gittim. Ateşi söndürdüm. Tekrar Basmane’de yanan bir eve geldim. Ateş içinde bir takım sürekli patlamalar vardı ve ateş gittikçe şiddetleniyordu. Bu esnada yine Ermeni Kilisesinin yandığını haber verdiler. Birkaç itfaiye eri ile beraber gidip su ile söndürmeye çalışırken, üç yüz metre uzakta ve arka sokakta, dirsekte bir evin yandığını haber verdiler. Ateşleri söndürmeğe uğraşırken etrafıma baktım ve bir evden değil, Ermeni mahallesinin her yerinden ateş çıktığını ve herhalde en az 25 yerde yangın olduğunu gördüm. Biz ateş içerisinde kaldık. Aynı zamanda bana her taraftan kurşun sıktılar. Ateş ile abluka olduğumuzu görünce mecburi olarak daha geriye çekilerek arkamızı ateş almayan yerlere verdik ve ateşin daha gerilere yayılmaması için uğraşıyorduk. Bu esnada yangının daha gerilerden çıktığını ve bütün Ermeni Mahallesinin yandığını haber verdiler. Aynı zamanda ateşler içerisinde devamlı patlamalar oluyordu. O zaman bu ateşleri su ile söndürmenin imkansız olduğunu anladım. Derhal Mevki Kumandanı Kazım (Özalp) Paşaya gittim ve vaziyeti anlattım. Herhalde patlayıcı maddelerle …. Ermeni mahallelerinin abluka altına alınmasını (çevredeki evlerin yıkılması suretiyle yangının genişlemesini önleyecek bir güvenlik kuşağı yaratılmasını) istirham ettim. Mevki Kumandanı bir çavuş komutasında 30 kadar istihkâm eri verdi. Bir kamyon ile yangın yerine gittik. Daha geriden komşu ve yanmayan Aya Dimitri Mahallesi evlerinin korunması için çalıştık. Mamafih duvarların zayıf olması yüzünden dinamitler yalnız delik açıyordu. Duvarlar yıkılmıyordu. Ateşlerin devam ve çokluğundan hortumlar bozuldu ve yandı. Tulumbalar kullanılmaz bir hale geldiği halde yine ateşin söndürülmesine çalışmakta iken Peştemalcıbaşı’ndan ateş çıktığını haber verdiler. Ateş şehrin her tarafını sardı. Rüzgarın devam etmesinden dolayı yangın şiddetleniyordu…”[56] 

[1] İşgalden Kurtuluşa-2- Türkmen Parlak. İzmir Sos. Hiz. Vakfı Kültür yayını. 1983 Sf:480

Yeri gelmişken, İzmir’de itfaiye teşkilatı hakkında da bilgi vermekte yarar vardır. İlk kez 1880 yılında İngiliz sigorta şirketleri tarafından İzmir İtfaiyesi kurulmuştur. Başka ülkelerin sigorta şirketleri de İzmir’de itfaiye teşkilatları kurmuşlar daha sonra 1897 yılında tüm itfaiye şirketleri birleşerek büyük bir itfaiye şirketi kurmuşlardır. İtfaiye anlamında da sömürgeci devletler tekel kurmuşlardır. Türklerin itfaiye şirketi kurmaları mümkün değildi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından ancak 20 Mart 1926 tarihinde İzmir’de ki itfaiye teşkilatı kamulaştırılabilmiştir.

Engin Berber’in doktora tezi olan “Sancılı Yıllar; İzmir 1918-1922” başlıklı çalışmasında yer verdiği bir belge ise, Yunan ordusunun kaçarken sistemli bir şekilde yangın çıkardığının açık kanıtını bizlere sunmaktadır.

Yunan ordusu başlangıçta, işgale direnen yerleşim merkezlerini cezalandırmak için yakıyor ve topa tutarak tahrip ediyordu. Sakarya Savaşından sonra ise, çekildikleri bölgede kalan köyleri de yakmıştı. 1922 yılında İstanbul’daki Hüsnü Tabiat Matbaasında Fransızca basılmış; !Atrocities Greques en Asie Mineure’ başlıklı bir kitabın dış kapağına dolmakalem ile yazılmış ve fotokopi edilmiş örneği arşivimizde bulunan, 17 Ocak 1922 tarihli kısa not, böyle olduğunu tartışmaya mahal bırakmadan itiraf etmektedir; ‘Midilli’denim, adım Yoannis Eleftheriu Danglis, 7 Tümen, 23. Alay, 3. Tabur, 11. Bölüktenim. Bir süredir Sakarya cephesinden geri çekiliyoruz. Komutanlık ordunun köyleri yakması emrini verdi. Tümenin 10. Numaralı emrin alınmasından sonra, köyleri yakmakla görevli Yunan Ordusuna mensup özel mangaların ateşe verdiği köyleri bizzat gördüm.’ “[57]

Ancak küçük küçük çıkan ve söndürülen yangınlardan başka (bu küçük yangınları 8-9 Eylülde Yunan Ordusunun kundakçı özel mangaları da yapmış olabilir) Ermeni Mahallesinde başlayan büyük yangının 13 Eylül günü başlaması ve o tarihte Yunan Ordusunun İzmir’den ayrılmış olması göz önüne alınınca Yunan Ordusunun bu yangını çıkarmadığını söylemek yanlış olmaz. O bozgun ortamında herkes İzmir’den kaçmaya çalışırken, Yunan ordusuna ait özel kundakçı mangaların İzmir’de kalıp yangın çıkardığını da ileri sürmek biraz zorlayıcı bir yorum olacaktır.

Bu konuda Prof. Dr. Kemal Arı’da “Üçüncü Kılıç” adlı yapıtında, “İzmirli Türkler, Yunan askerlerinin çekilişi sırasında, kentlerine gelen bu öfkeli insan selinin bir kıyım yapmasından korkmuşlardı. Ancak bunlar, Yunanlı askerler, İzmir’e geldiklerinde o denli yorgun, bitkin ve üzgündüler ki, hiçbir şeye yönelemediler; tek istedikleri bir an önce kaçıp uzaklaşabilmekti. Bu açıdan İzmir’den tahliye işleri çok hızlı yapılmıştı. 8 Eylül günü akşamı İzmir’in Yunanlılar tarafından boşaltılması tamamlanmıştı. O gün boşaltma işlemi biter bitmez. Yunan Yüksek Komiseri ile Yunan donanması kenti terk etmişti.”[58]

[1] İzmir’de Yunanlıların Son Günleri. Bilge Umar. Bilgi yayınevi. Haziran 1974. Sf: 324 vd.

[1] İzmir Yangını Hakkında Ön Rapor. Engin Berber. Ödemiş Bel. Yayını. Mart 2013. Sf: 48

[1] Üçüncü Kılıç. Kemal Arı. Zeus Kitapevi. Ekim 2012. Sf:256-257

Bilge Umar’da “İzmir’de Yunanlıların Son Günleri” isimli değerli çalışmasında, Yunanlıların şehirden çekilirken büyük yangını başlatmış olmadıklarını güvenilir nitelikteki bütün bilgi kaynakları kesinlikle göstermektedir diyerek, yangını Yunan ordusunun çıkarmadığını belirtiyor.[59]       Türklerin de bu yangını çıkarmadığına dair bir başka kanıt ise, 7 Eylül 1922 tarihinde Meclis Reis vekili Dr. Adnan Adıvar’ın yapmış olduğu basın açıklamasıdır. Bu açıklamada Adıvar, Yunan ordusunun geri çekilirken her yeri yakıp yıktığı ve Bursa ile İzmir’de bunu yapmaması için uluslar arası temelde uyarıda bulunmaktadır.    

Yine Engin Berber’in çalışmasından öğreniyoruz, İzmir Yolcu Gümrük Salonu Başkâtibi ve Sandık Emini Fadıl Bey’in, daktilo edilmiş ve Engin Berber’in özel arşivinde olan “İzmir’in İşgaline dair Hatıralar” adlı çalışmasında, Türklerin herhangi bir saldırı olabileceği göz önüne alınıp, Kadifekale civarına gittikleri ve sabaha kadar sokakta nöbet tuttuklarını, Ermeni çetelerin saldırılarına karşı kendilerini savunduklarını, Arnavut Ali Ağa ve Giritli Lütfü Efendinin bu çatışmalarda şehit olduğunu belirtmektedir.

Büyük İzmir yangını ile ilgili olarak; Büyük yangının Ermeni mahallesinde çıktığı konusunda bir anlaşmazlık yoktur. Aksine bütün belgelerde yangının Ermeni Mahallesinde çıktığına dair fikir birliği vardır. Bir başka konu, yine tüm belgelerde Türk ordusunun itfaiyecilere yardımcı olduğu ve yangının söndürülmeye çalıştığı noktasındadır. Türk ordusunun İzmir’e girmesine 2-3 gün kala başlayan, azınlık mahalleleri ile Türk mahalleleri arasında yağma ve çatışma Türk ordusunun İzmir’e girişine kadar devam etmiştir. Büyük yangının Nurettin Paşa’nın emri ile çıkarılmadığı bence eldeki belgelerden anlaşılmaktadır. Burada belki gerekli önlemin alınmasında Nurettin Paşa’nın ihmali daha doğrusu isteksizliği söz konusu olabilir. Onun dışında İzmir yangınının Türk ordusu tarafından çıkarıldığı tezi tamamen düzmece ve kötü niyetli bir yaklaşımdır. Hele hele “gâvur” İzmir’i Türkleştirmek için bu yangın çıkarıldı iddiası tamamen Türk düşmanlığıdır. Bazı kaynaklar inatla yangını Nurettin Paşa’nın çıkardığı konusunda ısrarcıdır. Nurettin Paşa’nın emrinde gizli para-militer Türk veya İslamcı çeteler bulunmamaktadır. Sözlü emirle (çünkü yazılı bir emir olmadığı gibi aksine yangını söndürmek için emir verilmiştir) böylesine organize bir yangını çıkarmakta zorlayıcı bir yorum olmaktadır. Son yıllarda bu konunun tekrar özellikle ABD Senatosunda ortaya çıkması, sigorta şirketlerinin ardılı konumunda olan bazı çevrelerin lobi çalışmaları yolu ile Türkiye Cumhuriyetinden tazminat isteme düşüncesinden başka bir şey değildir. Yangını Türkler çıkardı tezini inatla savunanların kime hizmet ettiklerini bir kez daha düşünmeleri bence gereklidir.

Bu konuda İzmir yangınının nasıl çıktığı ve kimler tarafından çıkarıldığı konusunda o zaman oluşturulan heyetin raporu da önemlidir.

İstanbul’daki Amerikan Robert Kolej Vakıf Heyeti, İstanbul Hükümeti aracılığıyla Ankara’ya içlerinde Türk öğretmenlerin de bulundu bir heyet İzmir’e gelerek iddiaları yerinde görmek ve yapılacak yardımı tespit ederek başta Amerika ve bütün dünyaya duyurmak arzusunda olduğunu bildirmişti.

Hükümet bu teklife müspet/olumlu cevap vermiş ve dördü kadın, yedi kişilik heyet, Amerikan mümessili Amiral Bristol’un tavsiye mektubunu hamil olarak İzmir’e gelmişti. Amerikan heyetinin görüş ve kararını Amiral Bristol şöyle özetlemişti:‘Türklerin İzmir’e girişlerinden sonra, şehre ilk giren müttefik heyet olan Amerikan Kolejler kadrolarından tarafsız bir grup yaptıkları tahkik ve tetkikler sonunda, yangınların Türkler tarafından çıkarıldığı iddiasının, tamamen yersiz ve mesnetsiz/dayanaksız olduğunu tespit etmiştir. Yangınların muayyen plan dâhilinde Türklerden gayrileri tarafından çıkarıldığı ve söndürmek isteyenlerin üzerine silah depo edilen yerlerden ateş edildiğini, bunun için de kiliselerden dahi istifade edildiğini tespit etmiştir. Tamamen yanmış bazı binaların enkazı arasından çıkarılan, elleri ayakları bağlanmış, ağızları tıkanmış cesetlerin Türk ve Müslümanlara ait olması da ayrıca dikkati çekmiştir. Bu tasavvuru dahi imkânsız facia yangının Türkler tarafından değil, düşmanlarınca çıkarıldığı hakikatini tasdik etmektedir.’”[60]

[1] İzmir’de Yunanlıların Son Günleri. Bilge Umar. Bilgi yayınevi. Haziran 1974. Sf: 323

Yangının Yunan ordusu tarafından çıkarıldığı tezi ise, her ne kadar Yunan Ordusunun beş yıl önceki büyük Selanik yangını ve Anadolu’da özellikle geri çekilirken yakıp yıkmaları göz önüne alınırsa da yani Yunan ordusunun sicili bu konuda pek parlak olmasa da bizce küçük bir ihtimal olarak görülmektedir. Kundakçı özel mangaların herkes kaçarken, bir de bozgunun manevi moral bozukluğu altında, İzmir’de kalıp, Türk ordusunun varlığında yaşamlarını tehlikeye atıp yangın çıkarmaya çalışması ve bunu Ermeni mahallesinde yapması pek akılcı gelmemektedir.

İzmir’de yangını Ermeni veya Rum/Yunan çetelerinin çıkardığı tüm belgelerden anlaşılmaktadır. Pek çok yerde bir anda çıkan yangının sistematik olarak çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Paramiliter niteliğe sahip Ermeni veya Rum/Yunan çetelerinin bilinçli bir şekilde bu yangının oluşmasına neden olduğu düşüncesindeyim. Gözden kaçan bir konuda yangın sırasında rüzgârın ters esmesidir. Eğer genel olarak rüzgâr alışılmış şekilde esmiş olsa, Türk mahallelerinin yangına muhatap olacak yerler olduğu göz önüne alınmalıdır.

Mustafa Armağan, “Küller Altında Yakın Tarih” adlı kitabında, yangını Türklerin değil, büyük olasılıkla Ermenilerin çıkardığını söylemektedir.[61]

Bu tezin doğru olma olasılığı yüksektir. Evlerindeki silah ve cephaneyi teslim etmek yerine havaya uçurmayı düşünen Ermeni çetelerinin istemeden kontrolü kaybedip rüzgârın şiddeti ile de yangının çıkmasına engel olamaması tezi de çok sağlıklı görünmemektedir. Yine yangını bizzat yaşamış tanıklıklardan Eugenie Kokini, itfaiye müdürünün hısımları olduğunu ve yangının Ermeniler tarafından çıkarıldığını bizzat Greskoviç tarafından kendisine söylendiğini belirtmektedir: “İzmir’den gelen, başladı şey yangın. Mösyö Greskoviç, onu çok iyi tanıyorum ben, bizim bir akraba ile evliydi. O diyordu ki o yangın Ermenilerden çıktı. Çünkü o itfaiye müdürüydü, hem de Avusturyalı. Ve tabi koştular, ilk şeyleri şuradan bir yangın, şuradan bir yangın. Fakat yapamadılar, yetişemediler. Çünkü her taraftan, her taraftan yani bir iki tane ev söndürmek değil, her taraftan.”[62]

Bireysel olarak bir Ermeni veya bir Yunan veya bir Türk’ün yağmaya bulaşması ya da yangın çıkarmaya çalışması noktasında sunulan belgeler ve bireysel tanıklıklar, yangının sistematik olarak birden ve birçok yerde aynı zamanda çıkması, yangını söndürmeye çalışan Türk askerlerine ve itfaiyecilere ateş açılması göz önüne alınınca önemini yitirmektedir.

[1] İşgalden Kurtuluşa-2- Türkmen Parlak. İzmir Sos. Hiz. Vakfı Kültür yayını. 1983 Sf:479

[1] Küller Altında Yakın Tarih. Mustafa Armağan. Timaş yayınları. Kasım 2006. Sf: 203 vd.

[1] İzmir 1919-1922 Tanıklıklar. Pelin Böke. Tarih Vakfı Yurt yayınları. Ekim 2006. Sf:193

Irksal bakış açısından uzak, objektif yorum, yangını büyük olasılıkla Ermeni çetelerinin çıkardığı noktasındadır. Yunan ordusunun kundakçı özel mangalarının yangını çıkardığı tezi ise bence çok daha küçük bir olasılıktır. Türklerin gâvurların izlerini silmek için yangını çıkardığı iddiası ise, kayda değer bir iddia konumunda olmadığını düşünüyorum.

FOÇA:  Mondros Ateşkes Antlaşması yapılırken Foça kaymakamı Hilmi Bey’di. 12 Ağustos 1919 günü resmen Yunan idaresine geçinceye kadar da bu görev de kalmıştır.

Foça’nın 1914 sayımına göre nüfusu 23.180 kişidir. Bunun 7.427 kişisi Müslüman/Türk 15.670 kişisi de Rum/Yunan’dır. Foça’da bu sayıma göre 83 Yahudi de bulunmaktadır. Yunan kaynaklarında ise Rum/Yunan nüfus 18.067 kişidir. Mütareke ile birlikte göç ettirilen Rum/Yunanlılar geri dönmeye başlamışlardır.

Tasos Yannaris’in anlattıklarından, 2. Meşrutiyet’in ilanına kadar sorunsuz ilişkilerin var olduğu (iyi yaşardık diyor) ancak güven duygusu bulunmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Yannis, mahkemelerde ‘bizden olanlar’(Rumlar) yer aldığından, Abdülhamit zamanında haklarını arayabildiklerini ama Türklerin ‘evlerine gitmelerini’ söylemektedir. Hürriyette (2. Meşrutiyet) durum bozulmuş, özellikle Yunanlıların Makedonya’yı almasından (1912) sonra ‘Türkler kudurmuştu’. Sonraki yıllarda tehcir, Yunan işgali yıllarında yapılan uygulamalar, Türklerle Rumlar arasındaki güvensizliği derinleştirip düşmanlığa dönüştürmüştü.”[63]

Mütareke sonrası esir değişimi İzmir limanı mayınlı olduğu için Foça’da yapılmıştır.

İzmir’in işgalinden altı gün sonra yani 21 Mayıs günü az bir kuvvetle herhangi bir direnişle karşılaşmadan Yunanlılar Foça’yı işgal etmişlerdir. Foça’da zaten Türk jandarması olarak da, Yunan jandarması olarak da hep üç beş kişi bulunmuştur.

9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’e giren Türk birlikleri sırasında Foça’da da bulunan üç beş Yunan Jandarması Foça’yı terk etmiş ve bunu gören Muhammer Kaptan’ın oğlu Mehmet (Peker) Bey’de hükümet binasına Osmanlı Bayrağını asmıştır. 11 Eylül günü on beş kişilik Türk Süvari birliği Foça’ya gelmiştir.

NİF(KEMALPAŞA)

Mütareke döneminde Ödemiş’e tayin edilen Bekir Sami (Baran) Bey’in daha önce Nif Kaymakamı olduğu ve Nif kazasında sevildiği söylenmektedir. Yerine Muharrem Bey atanmış ancak o da istifa ettiği için Nif Kazası Milli Mücadele dönemine Kaymakamsız girmiş, 12 Ağustos itibariyle Yunan temsilci Mihail Apostolidis Kaymakam olmuştur. Belediye Başkanlığına ise Hürriyet ve İtilafçı Kadızade Edip Bey seçimle gelmiştir.  Yunan işgali ile birlikte Kadızade Edip Bey’de görevden alınıp yerine Yunan Kehaliadakis getirilmiştir.

Nif kazasının nüfusu 1914 sayımlarına göre 24.561 kişidir. Bu nüfusun çoğunluğu 19.658 kişi ile Türk/Müslüman, 4876 kişi de Rum/Yunan geri kalan üç beş kişi de Yahudi ve Ermenidir.

[1] Bir İzmir Kabusu. Engin Berber. İzmir B. Şehir Bel. yayını. Mart 2002. Sf:94

Baburakis’in kazada yaşayan Türklerle Rumların, 1908 yılına kadar ilişkilerinin uyumlu olduğunu söyledikten sonra; ‘Türkler karakterleri olan tembellik ve üşengeçlikleri nedeniyle her iş ve girişimi Rumlara bırakıyorlardı’ demesi, Rumların Türk hemşerilerine karşı beslediği olumsuz hisleri, açığa vurması bakımından çok anlamlıdır. Güven ve saygının sınırsız olduğunu, ‘sözüm veriyom’ ibaresinin senet anlamına geldiğini söyleyen Baburakis, resmi törenlerde öğrencilerin Türk ve Yunan bayraklarını birlikte taşıdıklarını, paskalya yortularını sorunsuz kutladıklarını belirterek devam ettiği sözlerini; ‘Ancak anayasanın ilanı, Almanların tahrikleri, Talat ve Enver (Paşalar) ve 1914 yılındaki zoraki göçten sonra, etnik ayrımcılık yeşermeye başladı’ diyerek tamamlamaktadır.”[64]

8 Eylül günü Türk Birlikleri Nif’e girmiştir. Akademisyen Engin Berber, Titika Sotiriu Dimopulas’ın tanıklığından yola çıkarak, Yunan ordusu geri çekilirken, Milli Mücadelede karşıtı, büyük olasılıkla Çerkez Ethem’in adamlarından bir grup Çerkez’in Nif’i yakmak istediği ancak bir grup Rum genci tarafından buna engel olunduğunu söylemektedir. Türk Genelkurmayının 8 Eylül 1922 tarihli savaş raporunda ise, Nif kazasının düşman tarafında yakılmadan ele geçirildiği yazılmıştır.

8 Eylül gecesi Nif kazası Mustafa Kemal Paşa’ya ev sahipliği yaptığından Nif’in ismi “Kemalpaşa” olarak değiştirilmiştir.

[1] Bir İzmir Kabusu. Engin Berber. İzmir B. Şehir Bel. yayını. Mart 2002. Sf:115