Yüzlerce Yıl Öncesinden Başlayan Antika Tutkusu

Erdem Yücel
787 views

İnsanların bazı eserleri, objeleri toplama tutkusu yüzlerce yıl öncesi başlamıştır.  Eski çağlarda, savaşlarda yendikleri düşmanlarının eserlerini ganimet olarak alarak, bir bakıma koleksiyonculun ilk adımını atmışlardır. Sonraki yıllarda eser toplama tutkusu daha da artmıştır. Roma’da sanatsal ağırlıklı objeleri toplayan Asinius  Pallio onları halka açmış, bir süre sonrada Romalı zenginler onu izlemişlerdi. Bu dönemde Antik Yunan heykelleri başta olmak üzere çeşitli eserleri toplamaya başlamışlardı. Orta Çağ Avrupa’sında kilise ve manastırlarda zengin koleksiyonlar bir araya getirilmiştir. Krallar ve saraya yakın çevreler, soylular birbirleriyle eski eser toplamada adeta yarışa girmişlerdi. Böylece bilmeden müzeciliğin ilk adımlarını atmışlardı. Çeşitli koleksiyonlar olarak bir araya getirilen bu eserler sonrasında antika sözcüğü ile tanımlanmıştır. Latincede Antiquus’dan gelen antika sözcüğü eskiden kalma eşyalar veya objeler için kullanılmıştır. Bu sözcük ilk defa XIV. Yüzyılda Fransız diline girmiş, kısa sürede diğer ülkelerde kullanılmaya başlamıştır. Eski yıllardan arta kalan, ender bulunan, tarihi değeri olan nesneleri tanımlamak amacıyla Türkçeye de girmiştir. Geçmişten kalan bu eserlerin alım ve satımıyla uğraşanlarda antikacılık mesleğini ortaya çıkarmışlardır.

Antikanın kapsamı oldukça geniştir. Klasik, Neo-klasik, Rönesans, Ampir, Art- Nouveau, Barok, Rokoko ve XIX. Yüzyıl mobilyaları başta olmak üzere takılar, porselenler, vazolar,  altın-gümüş-bakır eserler, heykeller, yağlı boya veya sulu boya resimler,  çeşitli camlar, Bohemya camları, çeşitli hat sanatı örnekleri, halılar, kilimler, seccadeler,  mücevherler, sikkeler, silahlar,  avizeler-lambalar, saatler, madalyalar, aynalar, basma eserler, mangallar, çini sobalar, hamam tasları, nalınlar ve pullar antika değeri taşıyan eserlerden bazılarıdır.

Antika Konusunda Eğitim  

Üniversitelerimizde antika kapsamına giren eserler konusunda yeterli eğitim verildiğini söyleyebilmek oldukça zordur. Bu konuda en iyi bilgi İstanbul Kapalıçarşı’da, özellikle İç Bedestende veya büyük şehirlerimizdeki antikacı dükkânlarındaki çekirdekten yetişmiş kişilerden öğrenilmelidir. Nitekim bu yönde bilgi eksikliğim olduğunu İstanbul Üniversitesinde arkeolojinin yanı sıra sanat tarihi eğitimi alıp, müzelerde göreve başladığım yıllarda diğer meslektaşlarım gibi bende anlamıştım. Müzeciler rutin görevlerinin yanı sıra defineciler, müzeye eser getirenler ve denetlediği koleksiyonerlerle sürekli ilişki içerisinde olmak zorundadır. Müzeye antika getirene her yönüyle doğru yönden bilgi vermek, fiyat belirlemek zorundadırlar.

Eğer müzeci o antikanın veya eserin ne olduğunu bilmiyorsa nasıl sağlıklı bir işlem yapabilir?

Bazen de bilirkişi olarak bu tür eserlerle ilgili yargıya rapor vermek zorundadırlar.

Ben bu yöndeki bilgi eksikliğimi, deneyimli antikacı ve koleksiyonerlerden gidermeye çalışmıştım.. Daha doğrusu teorinin yanı sıra alana inerek bir şeyler öğrenmek benim için son derece yararlı olmuştu.

Üniversitede aldığımız halı sanatı derslerimizde XV- XVIII. Yüzyıl halılarını öğrenmiştim. Ama uygulamada karşımıza onlar değil Anadolu’nun çeşitli yörelerinde dokunan halı ve kilimler çıkıyordu. Ayrıca madeni eserlerin yanı sıra Osmanlı Saraylarında kullanılan kap kacak, benzeri gündelik eşyalarla ilgili bilgileri bu yönde yapılan yayınlardan ve müzayede kataloglarından öğrenmeye çalışmıştım. Böylece antikacı ve kolaksiyonerlerden öğrendiklerimle bir bakıma üniversite öğretimimin eksik yanını tamamlamıştım.

Antika eserler nasıl ortaya çıktı?

I. Dünya Savaşının sona ermesiyle birlikte, İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerimizde değişim süreci başlamıştır. İstanbul’dan savaş sırasında Anadolu’nun çeşitli şehirlerine gidenler geri dönmüş, “İstanbul’un taşı toprağı altındır” sözüne uyanlarda onlara katılmıştır.  Bu dönemde ortaya çıkan inşaat müteahhitleri konakların, köşklerin ve eski evlerin kapılarını çalarak kat karşılığı onları yıkmaya başlamıştır. Böyle olunca da İstanbul’un tarihi ve mistik semtlerindeki sivil mimari örnekleri ortadan kalkmıştır. Türkiye’nin ilk betonlaşma adımları da böyle atılmıştır.

Anadolu’nun zenginlerinden bazıları da İstanbul’a yerleşmeye başlamış, şehrin kültürel dokusuyla yeni gelenlerin yaşam biçimleri karşı karşıya gelmiştir. Uyum veya uyumsuzluk süreci de böylece başlamıştır. Yeşilçam da bu konuya hiciv katarak onlarca film çekmiştir.

Ahşap konutlarda ve köşklerde yaşayanlar bu değişim rüzgarlarına uyarak, o günlerin modası, hemen hepsi birbirinin eşi salon-salomanjeli, cepheleri rengarenk  betebeli  apartman dairelerine taşınarak modernleştiklerini sanmışlardı!..

Köşklerden apartman dairelerine taşınmalar beraberinde antika sorununu da getirmişlerdir. Köşklere özgü antikalar apartman dairelerine sığmayınca onlar yok pahasına satılmıştır. Bu arada toplumda Amerikan özentisi evler döşenmeye başlamıştır.  İstanbul’da Çukurcuma ve Horhor’da antikacı dükkânları açılmış, sonradan onlara Mecidiyeköy’deki antikacı sitesi eklenmiştir.

İstanbul’daki soylu aileler modernleşme çabası içerisinde atalarından kalan mobilya ve diğer eserleri elden çıkarırken, şehrin yeni aileleri de antikaları toplayarak kendilerince tarihi geçmiş yaratmak istemişlerdi. Bu arada çeşitli kuruluşlar belirli zamanlarda müzayedeler düzenleyerek şu veya bu şekilde ele geçirdikleri antikaları meraklılarına satmaya başlamışlardı.

Günümüze geldiğimizde betonlaşan şehirlerde eskinin sivil mimari örnekleri ve aileleri kalmayanca, antika piyasası duraklama dönemine girmiştir. Buna rağmen yine de antikacı dükkânlarında eskiden kalma eserlerin satışı veya müzayedeler yapılıyor. Bundan böyle artık yıkılacak eski yapı ve geçmişine sadık aileler kalmayınca, piyasaya eskisi kadar antika da gelmiyor. Bütün bu değişim çalkantısı içerisinde bazen müzeler, bazen koleksiyonerler ve bazı meraklılar bu eserleri toplayarak en azından onların yok olmalarının önüne geçiyor. Geçmişimizin önemli bir parçası olan Antikalar için en azından bunların halen yapılıyor olması bile bir şans olarak düşünülmelidir!..