Haberin Var mı Taş Duvar

Mustafa Angın
1.789 views

Kemal on yedi yaşındaydı. “Haberin var mı taş duvar “şiirini demincek okumuş gibi Efeliydi o günlerde.

Alt tarafı bir duvar diyordu. Ha taş olmuş, ha beton.  Demir kapı ve kör penceresi ise hiç gizemli değildi. Hele şiiri Ahmed Arif’in sesinden dinlemek ise ayrı bir tattı.

İçeri tıkılmadan önce “taş duvar” hakkında tüm bildikleri bunlardı. Yaşı yirmi altı olduğunda, tadın ne olduğunu o zaman tadacaktı.

Seksen gün sonrasında, emniyet müdürlüğünden sivil cezaevine gönderildiği ilk dakikalardı. Ufak bir oda. Bir masa, tel örgülü bir pencere ve on civarında gardiyan vardı. Asteğmen, elindeki devir kâğıtlarını sivil gardiyanlara imzalatarak onu onlara teslim edecekti. Teğmen bileğindeki mengene tipi kelepçeyi çözdü.

O an, neden bu işi erlere bırakmadığını sorgulamadı. Genç teğmen gözlerime acırcasına baktı ve belli belirsiz kaşını kaldırdı. Ama o,  bu bakışı çözemedi. Asteğmen onu gardiyanların ortasına doğru iteleyerek yanındaki iki er ile birlikte odadan çıktı.

Bir gardiyan arkasına dolanarak iki omzumu kavradı. Diğerleri çevresini sardı. Hepsinin yüzünde pis bir ifade vardı. Arkadaki gardiyan kulağına eğildi ve herkesin duyacağı şekilde seslendi.

“Komünistliğinden pişman mısın komünist?”

“Yoo! niye ki?”

Lafı ağzının içinde boğuldu. Şiddetli bir yumruk yanağında patladı. Onu diğerleri izledi. Yere kapaklanması nafileydi. Tekmeler ve lastik coplar devreye girdi. Sürüklendiğini anımsadı. Asteğmenin kaş kaldırmasının nedenini yeni çözüyordu.

Gözünü açtığında koyu ve zifir bir karanlığın içindeydi. Gözü hiç bir şey görmüyordu. Zeminden güç alarak doğrulmaya çalıştı. Islak ve kaygan zemin hemen doğrulmasına müsaade etmedi. Her yanı karıncalanıyordu. Uyuşukluktur diye aldırmadı. Yere oturdu. Zira ayakları titriyordu. Ağzının kenarlarındaki kurumuş kan, kabuk bağlamıştı. Bu, en azından birkaç gün geçtiğinin işaretiydi. Dizleri üzerinde yürürken, diğer eliyle çevreyi yokladı. Midesi, sağ kolu ve sırtında dayanılmaz ağrı ve sancı geziniyordu. Ve o an hissetti. Bedeninin üzerinde böcekler geziniyordu. Zorlanarak da olsa ayağa doğruldu.

Silkinerek ve üzerindeki giysileri sıyırarak hareket eden nesnelerden kurtulmak istedi. Ayakkabı hariç çırılçıplaktı. Nasıl bir yerde olduğunu kavramak için, körebe oynayan çocuklar gibi elini öne uzattı ve ayağını yere sürterek ilerlemeye çalıştı. Birkaç hamle sonrasında demir bir kapıyla temas etti. Üzerinin pası eline yapıştı. El ve ayak yordamıyla kapının devamını sürdürdü. Tırtıklı bir beton sonrası, köşeyi döner dönmez, kaygan ve iri taşlarla döşenmiş duvarla tanıştı.

Elini yüzey üzerinde gezdirerek yürüdü. Zemindeki ıslaklığın nedeni belli olmuştu. Zira taşların arasından su sızıyordu. Kömürlü kalorifer kazanının aşağısında olduğunu, orada çalışmaya zorlandığında öğrenecekti.

Yer yer yosunlu kaygan taşlara elini sürterek köşeye kadar gitti. Yeniden bir köşe. Yaklaşık yedi ve üç adımlık çevresi taşlarla örülü bir zindanda olduğunu anladı. Biraz zıplamaya çalıştı. Yüksekliği çıkaramadı. Yeniden mazgal, yeniden duvarı yokladı. Artık ezberlediğini sanıyordu. Yanıldığını daha sonra anlayacaktı.

Kırkayak ya da tırtıl. İrkilerek kafasının üzerindeki yumuşakçayı yere silkeledi Tepeden düşmüş olmalıydı. Duvara toslamamak için altı adım atarak geri döndü. Yeniden altı adım, yeniden altı adım. Yeniden ve yeniden. Ayaklarının titremesi azalmış gibiydi. Tepesindeki sarı ışık yandığında irkilerek bakındı. Duvar türlü çeşit böcek kaynıyordu.

Yanılmıştı. Arka duvar dibinde, boydan boya zeminden düşük bir kanal geçiyordu. Kanal ise kanalizasyona bağlı idi. Yüzeyinde gezinen boklar bunu söylüyordu. Ancak neden koku alamadığını bir türlü çıkaramadı.

O sırada demir kapı üzerindeki mazgal penceresi açıldı. Birkaç elden çıktığı belli olan el feneri ışığı, hücrede karmakarışık şekiller çıkartıyordu.

“Geri çekil komünist.”

“Ne” diye bağırdı. Ancak sesinin kısıklığını bağırınca anladı.

“Geri çekilecek geri mi var.”

Önce kapı kilidi, ardından demir sürgüsü çekildi.

İçeriye iri bir tas su ve kese kâğıdı içinde ekmek bırakıldı. Dışarıdan gelen soğuk hava bedenini sardı. Kuvvetli hapşırmayla birlikte, elini yüzüne tuttuğu avucuna katılaşmış sümük parçası düştü. Sol burnu kanamaya başladı. Ekmeğin kokusu böcekleri hızla o yöne çekiyordu.

Kapı ve mazgal aceleyle kapandı. Hemen yerden suyu alarak yüzüne çarptı. Ekmeği umursamadan böceklere bıraktı. Tepedeki ışık kırpışarak söndü.

Tası sürekli elinde tutması gerekiyordu. Uykuya yenik düştüğünde, suyu sonuna kadar bitirmesi ve arkadaki mazgala kakasını bırakmasını öğrenecekti. Sene 1982 Şubat ayı idi.

‘Haberin var mı taş duvar’ın’, nasıl bir taş olduğunu ve ‘hani kurşun sıksan geçmez geceden’ demenin ne demek olduğunu, o yedi adımlık yerde öğrenecekti. Otuz dört gün sonrasında ise, saçları çürümüş olarak koğuşa sevk edilecekti.

Işık, ikinci kez kırpışarak yandığında, hemen kapıya sırtını dönerek yere çömeldi. Şimdi tam sırasıydı.

“Bunlar engerekler ve çıyanlardır. Tanı bunları, tanı da büyü.”

Bağırdığını sanıyordu ama sesi ses değildi.

Mazgal açıldığında rüzgâr içeri, o ses dışarı taştı. El feneri aydınlığı, içeride böceklerin sağa sola savrulmasına sebep oluyordu.

Geri çekil komünist lafı bu kez yoktu. Kapı açıldı. Fener ışığı bir süre sırtında gezindi. Gölgeleri ise önünde. Bir önceki ve bir önceki ekmek yenmemişti. Boş tas ise hemen kapının dibindeydi. Arkasında bir şaşkınlık yaşandığı belli idi.

Kapı alelacele kapandı. Bir iki diye saymaya başladı. Yok. Otuza kadar saymasına karşın tepesindeki ışık sönmedi. Ayağa kalkarak geriye bakındı. Boş tas alınmış yerine dolusu bırakılmıştı. Bir de içinde helva olan ekmek parçası.

“Umarım helvalarınız böcekleri öldürmez” diye söylendi.

Böcekler fütursuzca dolaşıyorlardı.

“Doğru olanı da bu” dedi. “Ben misafirim.” Ekmeğe yine dokunmadı. Emniyetteki tecrübesi sakın haa diyordu. Bunu mutlaka rapor edeceklerdi. Mahkûm çırılçıplak yere oturmuştu. Bize arkası dönüktü. Bağırarak engerek ve çıyanlardan söz ediyordu. Ekmeğini yememiş ama suyu kullanmış diyeceklerdi.

6. Gün.

İçinde kan emecek bir beden olmadığından böcekler giysilerini terk etmişti. Yeniden giymeyi denemedi ama katlayarak üzerine oturdu. Bir çıtırtı duydu elbiselerin içinden. Ne olabilir ki telaşıyla doğruldu. Kot pantolonunun arka cebinde bir kabartı vardı. Aklından fare geçti. Çarçabuk tepesindeki ışığın altına geldi. Cebi araladı. Mümkün değil, olamaz, imkânsız.

Bağırtısı hücre içinde yankılandı.

Bir gazete kâğıdına sarılmış altı sigara, on beş civarında kibrit ve iki fosforlu yan kenarı çıktı. Olağan üstü bir tasarım. Mükemmel bir mühendislik işi dedi. Ama bu kez bağırmadan. Sanki sesini birisinden saklıyormuş gibi.

Birden anımsadı. Asteğmen kendisini iki erin arasından itelerken, onu kıç cebine sıkıştırmıştı.

Bunu daha önceleri de yapmış olmalıydı. Ne de olsa o da zorunlu askerlik yapıyordu. Bir süre olduğu yerde tepindi. Bu, sigaradan çok, yalnız olmadığının, yalnız bırakılmadığının bir işaretiydi. Sigaranın ikisi kırılmıştı. Umursamadı.

Ahmet Arif’in neden ‘hırsla çakarım kibriti, ilk nefeste yarılanır cigaram’demesini şimdi çok daha iyi anlıyordu. Ancak üçüncü çakmada alev aldı kibrit.

“Bir duman alırım, dolu. Bir duman, kendimi öldüresiye.” Dumanı derin derin içine çekti. Kibrit çöpünü mazgala bıraktı. Ağır akıntı onu sürükledi.

“Geride delil bırakmamam lazım” dedi. İlk sigaranın ateşiyle diğer kırık olanı tüttürdü.

“Paketi zula bir yere saklamalıyım.” Duvar aralıklarına bakındı. Böceklere takıldı gözü. Yosunlu aralıklarda geziniyorlardı. Elini duvara dayadı

Kahverengi bir böcek ardından diğerleri. Bir kısmı bileğinden koluna doğru tırmandı.

“Neden iğreneyim sizden. Kime ne zararınız var ki. Oysa ‘Kanlı paranın, Yani doların itleri,  Altın sterlin kurtları.’ “Sizden daha kan emici.”

Demir kapının üstüne gözü ilişti. Ayaklarının ucunda doğruldu. Kapı kirişi üzerinde dört parmaklık düz bir hat vardı. Paketi dürerek sigarayı bıraktı.

Keyfi yerine gelmişti. Böceklere seslendi.

‘Öyle yıkma kendini. Öyle mahzun, öyle garip. / Nerede olursan ol, içeride dışarıda, derste sırada. / Yürü üstüne üstüne. Tükür yüzüne celladın.’

14.  Gün.

Çünkü ekmeğe göre gün sayıyordu. Üç el fenerli kişi içeri girdi. Arkada göremediği bir kalabalık. Üzerinde böcekler kamp yapıyordu. Bedeninde sivilce ve irin kaynıyordu. Fenerin ışığında bu daha net belli oluyordu.

“Ekmeğini niye yemiyorsun lan. Başımıza bela mı olacaksın?” El fenerini rast gele gezdirdiler. Sesi geri gelmişti.

“Boşuna nefes tüketmeyin. Burası benim hücrem. Burada efeliğiniz sökmez. Sorunuza gelince. Ne edelim, böcekler ekmeğinizden daha lezzetli.” Onları umursamadan iki duvar arasında yürümeye başladı. Ahmed Arif yoldaşıdır. Bağırarak turlamaya devam etti.

‘Bir ufka vardık ki artık / Yalnız değiliz sevgilim / Gerçi gece uzun / Gece karanlık / Ama bütün korkulardan uzak / Bir sevdadır böylesine yaşamak.’

“Ne! Ne dedi?”

“Ne saçmalıyor bu.”

“Çıldırmış olmalı.”

“Hey fazla sokulma irin bulaşacak.”

“Revire mi çıkarsak?”

“Yok olmaz. Emir kesin.”

Kemal yüzünü onlara döndü.

“Amma bir kova su ve bir sabuna kimse ses çıkarmaz öyle değil mi?”

Doldurdukları su, kömür kovası olsa da, on altıncı gün Arap sabunuyla bedenini yıkadı. Ancak daha öte bir sorun vardı. Zira saçları tomar tomar eline düşüyordu. Ceza evinde yalnızca ceza çekilir deyişi de uydurmaydı. Ceza içinde ceza çekmek, oyunun diğer kuralı idi.

Koğuşa döndüğünde ise tek tip elbise giydirme ve tırnak sökme operasyonu başlayacaktı. Vücudunu sabunlu bırakarak, köşeye sırtını dayadı. Sigarası biteli üç gün oluyordu. Kendini salma Kemal dedi. Gözleri kapandı. Bir gün sonra büyük bir değişime tanık olacaktı.

Izgaralı bir tahta, içine bolca şeker konmuş mika bardakla bir çay.

“Anlaşılan beni yaşatmaya karar vermişler” dedi. Tahtalar yeşilimsi renkte ve küf tutmuş gibiydi. Ancak bir tuhaflık vardı. Zira her yerde kaynayan böcekler, bu yükseltili tahtaya tırmanmıyordu. Tahtayı dibine kadar sokularak kokladı. DDT ya da başka bir zehir sıkmış olmalıydılar.

Yirmi birinci günde kendi sesine uyandı.

“Heyy. Kim var orda?”

“Ben varım.”  

“Yakına gel.”

“Ne! Ne yakını.”

“Kimle konuşuyorum? Deliriyor muyum nedir” Dizlerinin üzerinde doğruldu. Çıplak bedenine tahtanın izleri çıkmıştı.

Volta atacak gücü kalmamıştı. Soluk almada zorlanıyordu. Bedeni sırılsıklamdı. Bir hata yapmış ve su tasını yatağın kenarına koymuştu. Uykusu esnasında tas devrilmiş, suyu dökülmüştü. Yeniden yatmak üzereyken yine aynı sesi duydu.

”Hey oradaki. Mazgala ses ver” –

“Nee. Ne mazgalı?” Genç bir erkek sesi yeniden seslendi.

“Akıntıya gel.”

Sanki biri görecekmiş gibi sürünerek lağım akan mazgalın yanına vardı.

“Bana ses ver.” Gözleri doldu. Yan komşusu ona sesleniyordu.

 “Bana sesleniyor” dedi.

Kim olduğu, kimin umurunda. Hıçkırıklara boğuldu. Pis suyun üzerinden tertemiz bir ses akıyordu.

‘Hamarat suyu dondu, Dicle de dört parmak buz, Biz kuyudan işliyoruz kaba-kaçağa, Çayı kardan demliyoruz.’

“Heyy yoldaş. Bir ses et bana. Haberini aldık. Ekmeğini yemezmişsin zulmün. Sana akıntıyla bir paket yollayacağım. Suda batmayacak bir paket. Gözlerini iri aç. Su ağır akar. Çabuk kaparsın. Elin yüzeyde olsun. Ama önce orada olduğunu bileyim. Bağır avazın çıktığı kadar.Sarıl bunlara, sarıl da büyü de.”

Elini suya daldırdı. Nasılda bağırdı suya. Sarıl da büyü. Yakaladı. Ama neyi. Sanki bir sevinci. Ve sanki bir umudu. Ve sanki bir çocuğun gülmesini avuçladı.

Paketin üzerindeki pis suyu silkeledi.

Sigara paketinin içindeki folyoya sarılmış dört tane keçi-boynuzu çıktı. Avazı çıktığı kadar bağırdı.

“Nasıl gözleri dolmaz insanın. Nasıl ağlamaklı olmaz. Ne muhteşem bir namus bu.”

“Heyy aç yırtıcılar. Duyuyor musunuz beni?Suyu zehir bıçaklar ortasındayım derken, dağlarından keçiboynuzu geliyor hücreme. Yemede değil gözümüz ama bir Mitralyöz geçseydi elime, bundan daha mutlu edemezdi beni.”

29. Gün.

Bu günden sonrasını hatırlamayacaktı. Onu revire alacaklardı.

O gün annesi ve ablasının ziyaret günüydü. Ve belki de bu kadar kendini salması ve yıkılması onlar sayesinde gerçekleşecekti.

Annesi ve ablasının bu ilk gelişleri değildi. Cezaevi idaresi bu kadar sıklıkla gelinmesinden kurtulmak için, bir kez görüşmelerine izin vermişti.

Kemal koridordan sürüklenerek bekleme odasının önüne getirildi. Gözündeki bağ çözüldü. Onu bir battaniyeye sardılar. Alnındaki kızarıklığı gizlemek için kafasına mavi bir bere geçirdiler. Suratındaki irinler gözükmesin diye de yüzüne kömür isi sürüldü. Arkasındaki gardiyan iki kürek kemiği arasına sıkı bir yumruk indirdi.

“Bana bak komünist. Ağzını açarsan seni içerdeki böceklere bırakmam kendim gebertirim. Sen üşüttüğünden sesin kısık. Bu sebeple ben konuşacağım senin adına.” İkinci yumruğu indirdi. “Anladın mı?”

Sürüklenerek cam kabinin önündeki tabureye oturttular. İşaret verildiğinde ablasını diğer kapıdan içeri aldılar. Annesini içeri sokmamışlar ve bir dakikalık süreniz var diye uyarmayı da ihmal etmemişlerdi. Telefon ahizesini karşılıklı kaldırdılar.

“Nasılsın balım?” Ablasının ilk sorusuydu bu. Kemal afalladı. Kendisini aynada görse bile kendisinden kuşku duyacağı bir durumda, nasıl olduğunu nasıl anlamazdı.

Arkasındaki gardiyan ahizeye eğilerek onun adına cevap verdi.

“Kaygılanma bacım. Biraz üşütmüş. Sesi kısılmıştır. Battaniyeye sardık. Hiç tasalanma çok iyi bakıyoruz.” Sırıtmayı da unutmamıştı. Bu esnada iki eliyle Kemal’in omzuna basınç uyguluyordu.

“Peki balım. Yüzün niye öyle karalanmış?”

Cevap önceden hazırdı.

“Haa o muu?” Gardiyan onun adına sırıttı.

“İçerde oyun sergiliyorlar. Kömürden karalamışlar kendilerini.” Camın diğer taraftaki gardiyan ablasını uyarırken sinsi sinsi de Kemal’i süzdü.

 “Aha da gördün kardaşını. Haydi. Görüş süremiz bu kadardır.”

Ablası tam dönecekken caydı.

“Haa Kemal bir dakika. İçeriye bir cezveyle bir paket de türk kahvesi bıraktım. Şeker de verdik. Sen seversin, yemekten sonra bii taşımlık kaynatır içersin.

Dünya bir anda donsa bu kadar etkisi olmayacaktı.

Geride olandan ve olacak olandan bi haber kalkarak arkasını döndü. Ve gerisine bakmadan uzaklaştı.

Gardiyanlar afalladı. Zira mahkûm öyle bir titreme nöbetine tutuldu ki, oturduğu tabure sallanmaya başladı. Dişleri adeta dikiş makinası gibi birbirine vuruyordu. Yüzü morarmaya başladı ve çabuk revire sesleri arasında yere yığıldı.

İğnenin bedeninde bıraktığı sancıyı duyduğunda gözlerini araladı. Demir pencereli odada kimse yoktu. Sarı ışık tepesinde kendisine göz kırparken kendi gerçeğini anımsadı.

Çığlığıyla yattığı sedyeden doğruldu. Oda içerisinde bağırarak dolanmaya başladı.

“Demek kahve yolladın haa. Yanına da şeker koydun ha. Yetmedi bir de kaynatmam için cezve verdin haa. Burayı otel mi sandın sen Ayşen Hanım? Bari bir de piknik sepeti hazırlayaydın.” Hırsla dolanmayı sürdürür.

“Yetmedi, bir de içeride oyun sergilediğimize inandın öyle mi?”

“Dışımızdaki biri mazgalın altından keçiboynuzu gönderirken, içimizdeki birinin boktan durumuna bak.”

“Bir de gardiyanlara kahve ikram ediyorsun ha?”

“Keşke mazgalın altından mitralyöz çıkaydı da, hücreme döndüğümde kendimi kurşuna dizeydim.”

Hızla kapıya yöneldi. Demir kapıyı yumruklamaya başladı.

“Çıkarın beni buradan. Hücreme dönmek istiyorum. Çıkarııın.” Sesi odada yankılandı.

Aslında içimizdeki gardiyan, belki de bizi hiç anlayamayacak olan, en yakınlarımızdı.

Onu, kapı dibinde baygın buldular.

Koğuşa getirilişinin dördüncü günü idi. Kendisini yeni yeni toparlıyordu. En alt ranzadaydı. Esneyerek uyandı.

Hemen yoldaşları sardı çevresini. Sırtına iki el birden destek verdi.

“Hoş gelmişsin yoldaş.

“Ölümüne salmışsın kendini.”

“Ama buna kimsenin diyecek bir lafı olamaz. Biliyor musunuz tamı tamına sekiz mum harcadım buna.” Bir menemen kokusu sardı etrafı. Kemal boynunu zorlayarak çevresine bakındı.

Bir el kucağına tabağı uzattı. Mika tabağın içindeki sıcak menemen kadar sıcaktı gülüşleri.

Ne denilebilirdi ki. Bir yoldaşı tahta kaşığı uzattı.

“Çok yormuşlar seni.”

“Yalnızca tadına bak.”

“Yüklenme birden.”

19 yaşlarında bir çocuğu iterek yanlarına getirdiler.

“Bak. Sana keçiboynuzunu gönderen yoldaşımız bu.” Dağın, dağla buluştuğu andı sanki. Nasıl kenetlendiklerinin tarifi yoktu.

63 kişi, aynı anda bir türkü tutturdu.

Bunlar / Aşımıza ekmeğimize / Göz koyanlardır. Tanı bunları / Tanı da, Tanı da büyü

Birazdan mavi bereliler, Jandarma ve gardiyanların bot sesleri duyuldu. Toplu halde türkü söylemek yasaktı. Ranzaların arasında kendilerini yastıklarla korumaları nafileydi. Hele de uzun namlulu tüfekler üzerlerine doğrultulmuşken. Ardından havalandırma yasağı geldi. Dayağın keyfiyle, türküye kaldıkları yerden devam ettiler. İçlerinden birisi, bir arkadaşının omzuna çıktı. Sesi incecikti.

“Şunu bilin ki zorbalar. Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarında, Bir Şiiri asla zindana atamaz, Bir Türküyü kurşuna dizemez. Bir Umudu yok edemezsiniz. Hele ki yılan, su getiriyorsa yavru serçeye.”

Alkış ve ıslık sesleri arasında yere atladı…

Öyküler masal değildir…