ÜÇ DAL PARÇASI

Mustafa Angın
1.148 views

Bir mezar başı.

     Dışarıda sonbahar rüzgârı esiyordu.

Dallar sararmış yapraklarını yere dökerken, sarı saçlı bir kadın elinde tuttuğu üç karanfille mezarlığa giden patika yola saptı. Örgülü saçlarının üzerinde armalı bir kep vardı.

Serçe kuşları kadının o yöne gelmesiyle dağıldı. Kadın, mezar taşları arasında ahşap oymalı tahtanın yanında durdu.

     Bedenleri bulunmadığı için her üçü için sembolik bir mezar yapılmıştı. Ahşap oymada ise şunlar yazılıydı.

     Doğum tarihleri 1967- Katledilme tarihi – Onları hiç öldüremediniz ki.

     Örgü saçlı kadın taşların önünde diz çöktü. Elindeki kese kâğıdını yere koydu. Önce ayrıksı otları ayıklamak istedi ama bundan hemen caydı. “Onlar doğallığı severdi” lafı düştü ağzından. Ancak gerisi gelmedi. Hıçkırıklara boğuldu.

            “Biliyorum benden ağlamamı beklemezdiniz. Ama mahallemizin en hırçın, en coşkulu, en neşeli ve en dertli çocuklarıydınız. Ben. Ben hepinizi çok sevdim.”

            “Üçünüz için de karanfil getirdim. Bilirim, üçünüzün de alışkanlıkları vardı hiç terk etmediği. Onun için sana bir cigara getirdim Ramiro. Sana da yanından hiç ayırmadığın çakını getirdim Vidal. Aslında dediğin gibi. Birbirini anlamak sevdaların en güzeli. Biliyorum senin bıçkınlığını çok özleyeceğim. Ama sen demiştin bana. Bir insan bedeni daima özgür olmalıdır diye.”

     Alise başındaki kepi çıkardı ve arması gözükecek şekilde bir taşın altına sıkıştırdı.

            “Sözüm sanadır Ramiro. Şimdi ne çok isterdin belki bir kadın teninden daha öte şu cıgaradan bir nefes çekmeyi.”

     Mezarlığa arkasını dönerek yere çömeldi. Kolunun altında Anton’un montu vardı. Cebinden çıkardığı kibrit kutusundan birkaç kibrit çıkardı. Rüzgârın nereden estiğine karar vererek sırtını esintiye verip iki çöpte sigarasını yaktı. Derin derin soluyarak sigarayı bitirdi.

            “Hatırlıyor musun? Sana ne çok kitap okuyorsun bee Ramiro ağbi demiştim de okumadan olmuyor bee Alise demiştin bana öykünerek. Ben de sana şiirden daha çok hoşlanıyorum demiştim hatırladın mı? Ama seni de unutmadım. Sürekli okuduğun, not aldığın kapitalin birinci cildini getirdim yanına. Biliyorum oldukça yıpranmış ve yorulmuş bir kitap ama zaten onu burada bırakacağım.” Az bir soluklandı.

            “Sıra sende adamım. Biliyorum adamım, senin zamanında böyle termos filan yoktu ama bu kırda patikada elden gelen bu.”

     Yan tarafa koyduğu kese kâğıdından çay bardağını çıkararak düz bir taşın üstüne koydu. Termosun kapağını açarak çayını doldurdu.

            “Biliyorum yapma bee diyeceksiniz ama o gün, sizden az önce beni içeri aldılar. Yedi sene içeride kaldım. Meğer size kuryelik yaptığımı daha ikinci gününden beri biliyorlarmış.”

    O sırada Ramiro’ya getirdiği kitap sayfaları rüzgârdan açıldı. Sararmış bir kâğıt parçası havada uçarak yere düştü. Örgü saçlı kadın heyecanlandı. Sanki kendinden başkası varmış gibi hemen eğilerek yerden kâğıdı aldı. Ramiro’nun el yazısıydı bu.

‘Seni, suyun avuçtan içildiği ve gecenin sessizliği gibi sevdim. Seni,’ Alise şaşırdı. Kime yazıldığı belli değildi.

            “İyide Ramiro, sen hiç şiir yazmazdın ki. Anton yazardı hep. Yoksa ona mı öykündün.” Şiiri bir kez daha okudu. ‘Seni,’

            “Son seni cümlesine virgül koymuşsun Ramiro. Sanki devam edecekmişsin de o an biri gelmiş gibi.” Az önce söylediği aklına geldi. Elini alnına vurdu.

            “Eyvah ki eyvah. Sana şiirden çok hoşlanıyorum demiştim o gün. Sende şiir mi yazdın bana? Hem de sevdiğini yazdın haa. Mümkün mü bu. Yapma bee Ramio. Yapmayın bee çocuklar. Yüreğimde üç dinmez acı var zaten.” Gözleri doldu, sesi kısıldı. Düşleri geçmiş yıllara uçtu.

     Saat altı sularıydı. Romiro yeni çıkan sakallarını kaşıyarak terk edilmiş tren istasyonu bitişiğindeki kır kahvesine yöneldi. Toprağın yüzeyinde dizlerine kadar gezinen yoğun bir sis hâkimdi. Uçuşan sarı yapraklara aldırmadan kır bahçesinin ortasında durdu. Devrik sandalyeler, dikenli otlar ve çürümüş masalara göz gezdirdi. Oysa Cunta döneminden önce nasılda cıvıl cıvıldı buralar. Ve ne coşkulu anılar yaşanmıştı. Enstrümanını alan buraya akardı. Sırtını paslı aydınlatma borusuna dayadı. O esnada yanmakta olan sarı ışıklı lamba patladı. Yönünü tren istasyonuna çevirdi. Raydan çıkmış yük vagonları, kömürlü lokomotifler ve demir yığınları arasında dolaşan kargaları süzdü. Anton gecikmişti. Kır kahvesinin bitimine doğru yürüdü. Devrik sandalyelerden birini sürterek yanına getirdi. Elindeki kitapları masanın az yukarısından bıraktı. Bütün toz etrafa yayıldı.

     Kirli bir çay bardağının içindeki örümcek, ağını germiş bekliyordu. Yuvarlak, paslı bir pudra kutusu dikkatini çekti. Kapağı kaldırdı. Pudra küflenmiş aynası ise çatlamıştı. Yalnızlığını yenmek için sesini yükseltti.

            “Kim bilir bunu unutmasına sebep, ne maceralar yaşanmıştır.” Çatlak aynada yüzünü gezdirdi. Sakalların dipleri sivilce dolu idi. Pudra kutusunu yere attı. Dört kitaptan en altta olan Komünal Toplum kitabını en üste koydu. Kaldığı yere kurumuş bir yaprak koymuştu. Sayfayı araladı.

     Anton, kasketini çıkararak kafasını kaşıdı. Ağır Cunta koşulları legal çalışmalarına engeldi. Buluşma zamanı için gün batımının daha uygun olacağını düşündü. Biliyordu. Kendisini yine kalaylayacaklardı. Güvende olmak, kuşkucu olmaktan daha iyidir diye kendini savundu. Kasketini gözlerine kadar indirdi ve tren istasyonuna giden patika yola saptı. Ramiro başını kitapların üzerine koymuş, belki de sızmıştı. Ancak yerdeki yaprakların hışırtısıyla gözlerini araladı. Başını kaldırdı.

            “Biliyorum, küfredeceksin ama haklısın. Belki o gün demeliydim, gün batımından sonra buluşalım diye ama…” Bakışlarını süzdü. Hiçbir şey dememesi demesinden daha kötüydü.

            “Ne oldu neyin var?”

            “Sence bir kişi daha eksik değil mi?” Çevresine bakındı.

            “Vidal gelmedi mi?”

            “Ne yazık ki hayır.”

Anton yerden bir sandalye aldı. Tozlarına aldırmadan masaya yanaştırdı.

            “Vidal’dan yana kaygılısın sanırım.”

            “Keşke sanmak olsa. Buraya gelmeden üç istasyon ötede silah sesleri duyuluyordu.”

            “Kavga sesleri artık ülkenin her yerinde boy vermeye başladı Ramiro.”

            “Ama bu öyle değil. Birileri tarıyor birisi tek tek sıkıyordu. O biri, umarım bizim Vidal değildir.”

            “O zaman ne bekliyoruz yoldaş. Haydi, kaldır kıçını.”

Vidal topallayarak kır kahvesine vardı. Tahta banklara doğru yürüdü.

            “Kahretsin” dedi. Masa çevresinde iki sandalye ayaktaydı.

            “Demek geldiler ve beni beklemediler. Ama nereden bileceksiniz üç saat sonra geleceğimi.” Arka cebinden çakısını çıkararak rengi solmuş kahverengi kadife pantolonunu sıyırdı.

            “Oo. Kurşun yalnızca sıyırmış geçmiş.” Hemen parkasının geniş iç cebine el attı. Yardım çantası oradaydı. Kendini yere saldı. Önce bir sancı kesici hap yuttu. Sonra kanayan yere koyu kırmızı bir sıvı damlattı. Üzerine antibiyotikli toz serpiştirdi. Alise’nin kendisine hediye ettiği boyun bağını sıkıca bacağını bağladı. Gözlerini yumdu.

“Heyy yoldaş! Aç gözlerini.” Diğer günün sabahıydı. Ramiro kendisini dürtüyordu. Vidal gülümsedi, esnedi. Sırtını ağaca yasladı.

            “Oo. Gören de evde yorgan döşek yatıyor sanır. Şehir senden söz ediyor. İki tabur askeri yerinde sabitlemişsin.”

            “Şehir hikâyesi Ramiro. İnsanlar kendilerine kahraman yaratmakta üstlerine yok. Torbanda ne var?”

            “Haa. Matarada su, yiyecek ve yardım malzemesi.”

            “Yani hiç silah ya da mermi yok mu?”

            “Oo. Ne demezsin. Bugün silahçı dükkânları kapalıydı. Yoksa bir koli getirmez miydim?”

            “Alay et bakalım. Bu işler öyle kitlesel olacağız demekle çözülecek bir iş değil.”

Anton on adım gerisinden geliyordu. Yanına yaklaşınca sırt çantasını yere saldı. Yanına çöktü.

  •             “Kente böyle kana bulanmış dönemezsin. Bir çırpıda ihbar ederler seni. Bak sana ne getirdim.” Çantadan çıkardığımız pantolonu yukarı kaldırdı.

             “Gıcırından keten pantolon. Kaçak mallar çarşısından mı?”

            “Onu boş ver. Ya bu gömleğe ne diyeceksin?”

            “Yoldaşlar lojistik destek mükemmel ama açlıktan kıvranıyorum. Şu çantada ne varsa çıkarın artık.”

     Ramiro ağzındaki sigarayı yere tükürerek ayağıyla ezdi. Çantadan rulo kaşar peyniri, onun sevdiği mısır ekmeği ve bir şişe süt çıkardı. Kan, sargı kenarlarından sızmıştı.

            “Bandajı değiştireyim mi?” Ağzı dolu başını eğdi. Hemen el attılar. Yarayı yeniden temizleyip. Sardılar.

            “Haydi, tıkın da kalkalım. Şehre şöyle yakışıklı gir de herkesin keyfi yerine gelsin. Yoksa bir köşede öldü bilecekler seni.” Vidal kararsızmış gibi durdu.

            “Siz önden gidin. Şimdi yankiler bizim evin çevresinde pusu kurmuşlardır. Ben başımın çaresine bakar, size haber yollarım. Hem de az bir süre daha dinlenmiş olurum.” Olur diyerek doğruldular.

     İki senedir yarı illegal mücadele etmekteydiler. Ve üçünün sürekli toplanma alanları bu viran ve terk edilmiş tren istasyonu idi. Üçü de aynı sokağın çocuklarıydı. Ancak fikirleri sürekli çatışsa da birliktelikleri hiç bozulmamıştı.  Kırsal alanda, yüksek çalıların arasından dolana dolana kentin sokaklarına düştüler.

            “Sence onu yalnız bırakmamız doğru mu?”

            “Neyin doğru olduğunu kendi çözmesi daha doğru değil mi Ramiro?”

            “Sürekli silahlı mücadele…” Anton sözünü kesti.

            “Ne derler bilirisin. Taşı delen suyun gücü değil, sürekliliğidir.”

     Ramiro’nun sesi tutuktu. Bilinçli bir şekilde eliyle kendilerini işaret etti.

            “Bir kendi olsa fark etmez diyeceğim ama.” Oysa demek istediği bu değildi. Gerisine attığı sevgisini hiçbir zaman ifade edemeyecekti.

Anton ise, Ramiro’nun ‘ama’ demesinin arkasında Vidal’ı ele vermiş olduğunu var saymış ve konuyu anlamazlıktan gelmeyi seçmişti.

            “Hayır Ramiro. Farklılık sana göre fark. O da senin için, bu kadar ağır cunta koşullarında hala kitap okuman ne iştir diye soruyor mu?”

            “İyi de…”

            “Hayır Romiro. Hiç iyi değil. Zira biz, biz olalıdan beri sürekli bunları tartışıyoruz. Bırak.” ‘ta’

     Kelimesi ağzında kaldı. Vidal haklıydı. Tam çevirmenin ortasına çıkmışlardı. Postallı bir asker elindeki makinalı tüfeğiyle onları toplanacağı yere yönlendirdi. Herkesi ellerini başının üzerine koyarak bir duvarın kenarına diziyorlardı. Yirmiye yakın er, iki rütbeli subay ve beş askeri araç vardı. Ramio iki sıra arkasında kalmıştı. Bir elini kafasına koymuş ancak diğer elinde tuttuğu kitapları nedeniyle elini sarkık bırakmıştı.

Sırtına inen dipçikle yüzükoyun yere serildi. Anton ve birkaç kişi döndü. Ancak ayak diplerine sıkılan makinalı tüfeğin hiç şakası yoktu. Ramiro yere saçılmış kitaplarıyla birlikte askeri kamyonun içine atıldı. Kimlik kontrolü ve arananlar listesi uzun sürdü. Anton da yaka paça kamyonete atıldı. Politik şiir yazmanın sorgulaması yapılacaktı.

            “Sevgilim. Bıçkın sevdam benim.”

     Birbirlerine sıkıca sarıldılar. Alice on dört, Vidal on dokuz idi. Heyecanla dudakları birbirine kitlendi. Telaşla yere çöktüler.

            “Getirmişsin dediklerimi.”

            “Evet sevgilim.” Sırtındaki askılı torbayı yere saldı. Vidal onun dudaklarını bir kez daha öpüp torbayı araladı.

            “Muhteşem. Silahımın tekini düşürmüştüm, bu çok iyi oldu.”

Torbadan iki tabanca ve sekiz kutu mermi çıkmıştı.

            “Seni izleyen olmadı değil mi?”

            “Yok. Hayır. Ama paketi veren yoldaşlarının selamı var. Şehirde bir efsane olmuşsun.”

Dudakları bir kez daha kilitlendi.

Hücre.

     Mazgal penceresi demir parmaklı hücrenin tepesinde zayıf, sarı bir ışık süzülüyordu. Hücrede üç erkek ve üçünün de gözleri siyah bir kuşakla bağlıydı. Çıplak bedenlerinde ezik ve morartılar vardı. Dudaklarının kenarlarındaki kan kurumuştu. Dışarıdan gelen zil sesi üzerine Anton silkinerek uyandı. Bu zil, yine birilerini yukarıya, sorguya çıkaracaklarının işareti idi. Ramiro ve Vidal inleyerek ayıldılar. Ellerinin arkadan bağlı olmasını unutmuş gibiydiler. Anton dizleri üzerine oturarak bağırdı.

            “Dinleyin beni. ‘Her şey anlamını yitirdiğinde, o bir şeyler anlam kazanmaya başlar.’ Kim söylemişti anımsamıyorum. Ama dinleyin.” Sesini biraz daha yükseltti.

            “İçerde kim ya da kimler olduğunu bilmiyorum. Ama kim olursanız olun şunu iyi bilin ki, amaçları bize eziyet etmek. Yoksa şu suç, bu yasak, hepsi hikâye. Çünkü suçun âlâsını onlar işliyor. Bir şeyleri kabul etmiş ya da reddetmiş olmanızın hiçbir hükmü yok. Çünkü kendileri yasadışı.” Bir süre soluk aldı. Yutkundu.

            “Demem şu ki, amaçları bizi birbirimize. Ve gözlerimizi bağlayarak bizi hiç yerine koymak.”

O sırada dış koridorda postal sesleri duyuldu. Birisi anahtarı kapın getirin diye haykırdı.

Anton, duydu ama umursamadı.

            “İşkence zoruyla çözülen yoldaşlar olmuştur ve olacaktır. Ama bu bizi yol yoldaşlığından etmez. Şunu aklınızdan eksik etmeyin, çözülen de direnen de bizdendir.”

            “Dört numara çabuk aç.” Anahtarın kilit içinde dönen metalik sesi duyuldu.

            “Diyeceğim bitmiştir yoldaşlar. Kaptırmayın yüreğinizi bu leş yiyicilere. Onların derdi içimizdeki sevgiyi kazımak. İşte o zaman yeniliriz biz.”

     Mazgal dışındaki sürgü çekildi. Kapı açıldı. Bereli askerler ellerindeki sopalarla hücreye doluştular. Postallar ilk önce konuşanın suratında patladı. Lastik coplarla tekmeleme sürdü bir süre. Askerler geri çekilirken, gözü açık, kazaklı montlu bir ajan sözde itilerek ve hakaret edilerek içeri salındı. Ajan onlara bakarak sırıttı ve bir duvar kenarına çöktü. Az sonra tepedeki ışık söndü.

     Emniyetten askeri mahkemeye, oradan da cezaevine gönderilmişlerdi. Anton politik şiir yazmaktan, Romio örgüt şefliğinden, Vidal ise gizli bir tanık ifadesinden içeri tıkmışlardı. Ancak aynı sokak içinde hiçbir şey gizli kalamazdı. Anton bunu hücrede haykırmış ve bir daha asla sözü edilmemişti. Zira iki gün sonra Vidal emniyete getirilmiş ve Ramio’nun verdiği ifade doğrultusunda sorguya çekilmişti. Ancak Vidal her şeyi reddetmiş ve onlardan iki ay önce tahliye olmuştu. Sekiz ay sonra, yine tren istasyonunun da buluşmuşlardı. Göz gözü görmez bir karanlıkta, sabaha kadar şarkı, türkü, marş söylemişler, birkaç şişe şarabı bitirmişler ve yollarını ayırmaya karar vermişlerdi. Bu, herkes için bir seçim anı idi.

Sabahın ilk ışıklarında yollarını ayırdılar. Vidal, sevgilisi Alise beklemek üzere yine orda kaldı. Anton ve Ramio içkinin mayhoşluğuyla neşeliydiler. Bir süre sessizce yol aldılar. Tren istasyonu yine sise bürünmüştü.

            “Şuna bak!” dedi Ramio. “Ayaklarımı göremiyorum.”

Anton

            “Kargaların en sevdiği hava”

            “Nedenmiş o?”

            “Çok seyrettim. Böyle havalarda fareler kargayı göremediği için rahat dolaştığını sanıyor. Ancak her seferinde… Bak bak bak.” Haklıydı. Ufak ölü bir sıçan, karganın gagası arasında havalandı.

            “Demek ki biri için yararlı olan, diğeri için… Sustu.

Emniyette Vidalın adını vermiş, çekeceği eziyetten kurtulacağını sanmıştı. Ancak birine itiraf edemediği sürece bu yara daha çok kan kaybedecekti. Anton ayrılmak için elini uzattı. Ama o daha hazır değildi.

            “Sana söylemeden huzura kavuşmam mümkün değil Anton.” Anton elini geri aldı

            “Nedir o diyeceğin?”

            “Vidal” dedi büyük bir soluk alarak. Ağzından bir kere çıkmıştı.

            “Onu içeriye çeken kişi bendim. Biliyorum. Hücredeyken bunun hiç önemli olmadığını söylemiştin ama…”

            “Sözünü kesmeyeyim diyorum ama neden üzerindeki yükü sen değil de, bunu bir başkasının taşımasını istiyorsun?”

            “Nasıl yani. Ne demek o?”

            “Örneğin, neden onu içeri çeken ben değil de, onu ihbar eden bendim demiyorsun? Çünkü ihbar demenin daha ağır bir cümle olduğunun farkındasın değil mi?” Ramio suskun kaldı.

            “Ama ne edersen et, içindeki ağırlığı hafifletemezsin. Çünkü onu kâğıt gibi tarif etmen, ağırlığını eksiltmez. Benden bir yaş büyüksün ama bırak çökertsin, süründürsün seni.”

            “Süründürüyor zaten Anton. Ama senin böyle bir derdin yok nasılsa. “

            “Demesi zor Ramio. Ama diyeceğim. Hani hep örnek veririz ya, şöyle olsaydı daha iyi olurdu gibi Oysa hiç de öyle olmuyor.”

            “Ne gibi?”

            “Örneğin Vidal. Kardeşimle yaşadığı ilişkiyi benim bilmediğimi sanıyorlar. Oysa böyle sansınlar diye ne çok taklalar attığımı ben bile unuttum. Ama istemez miydim bunu birlikte şenlendirelim diye. Ama sırf onlar gizliyor diye, onların aşklarını bende gizledim. Gizli gizli buluşmalarını izlememe bile gerek yoktu. İkisini yan yana gördüğümde hep bir şeyi belli edecekmişim gibi sağda solda bir şeyler arandım durdum. Keşke abisi olmasaydım dedim. Keşke her buluşmalarında, kız kardeşimin şimdi nasıl bir yalan söyleyecek derdinde olmasaydım. On üç yaşındaydı. Deli dolu gözü karaydı. Ama bir kez kuşkulu hali nedeniyle izleyeyim dedim. Tren istasyonuna giden patika yola saptığında, montunun cebinden bir şey düşürdü. Bir çaput içine sarılmış yirmi iki mermi saydım. Lanet olsun dedim. Taşıdığından değil. Bunu onlara belli etmeden nasıl vereceğimi düşündüğümden. Şimdi Vidal orada bekliyor ya. Kardeşimi bekliyor. Vedalaştığımız halde hiç sözünü etmek istemedi. Şimdi de bana Ramiro, hangisi daha ağrımış.” Ramiro çaresizce çevresine bakınır.

Oysa gizliden de gizli olan şey, Alise olan tutkusudur. Ve asıl kaygısı, sence onu yalnız bırakmamız doğru mu derken, tehlikenin sınırında dolaşan Alise’yi düşünmektedir.

Tren istasyonu.

     Ancak birbirlerinden sakladıkları şey yalnızca bunlar değildi. Bir kere deşifre olmaları yetmişti. Sürekli izlendiklerinin farkında değillerdi.

Tam evin sokağına girdiğinde, evin asker ve polislerce sarıldığını gördü. Kardeşi Alise elleri arkadan bağlanmış saçından sürüklenerek askeri araca götürülüyordu. Müdahale etmesi olası değildi. Küfrederek yönünü değiştirdi. Vidal boşuna bekliyordu. Hemen haber vermeliydi. Gerisin geri döndü. Hava kararmak üzereydi. Tıkanacak gibi oluyordu. Aklından yüzlerce olasılık geçiyor ama bir danışacak kimse arıyordu. Vidal ne olur bekle onu. Kal kalabildiğin yerde.

     Tren İstasyonuna vardığında yine yoğun bir sis ve duman egemendi. Başından hiç eskitmediği kepini burnunun dibine indirerek istasyona doğru koşmaya başladı. Ancak birden çapraz ateşle karşı karşıya kaldı.

            “Bu siste nasıl olur!” Raylara doğru koşmaya başladı. Ancak kalça kemiğinin arasında bir sıcaklık hissetti. Vagonlara doğru ilerledi. Yaylım ateşi aralıklarla sürüyordu. İkinci mermi bel kısmına isabet etti. Yere kapaklandı. Kan sürekli bir yerlerinden sızıyordu. Nefes almakta güçlük çekmeye başladı. Vagonların altı emniyetlidir düşüncesiyle oraya doğru sürünmeye başladı. Tam vagonların altına girecekken caydı. Zeminden güç alarak doğrulmaya çalıştı.

            “Vidal haklıydı. Hiç olmazsa bir silahım olaydı.” Vagonun kapı kenarındaki paslı boruya tutunarak ayağa kalktı ve avazı çıktığı kadar bağırdı.

            “Sıkın ulan sıkın. Ben buradayım.” Birden silah sesleri kesildi.

            “Ne o. Şaşırdınız mı?”

   “Ulan ölüm bile sizin kadar kahpe değildir bee.” Diyeceğini demişti. Tutunduğu boruya bedenini yasladı.

     O an, kahpeliklerini yeniden hatırlayanlar, sesin geldiği yöne doğru yaylım ateşi başlattılar.

Anton önce dizlerinin üstüne çöktü. Yere düşmeyi kendine yediremiyordu. Son bir çabayla elini bacak arasından geçirerek diğer elinin parmaklarını iç içe geçirdi ve bedeni ağırlık yapsın diye başını hızla arkaya attı. Gözleri açık kaldı.

     Doldur boşalt. Doldur boşalt emirleri bir süre daha devam etti. Sinsi postal sesleri, usul usul Anton’a doğru yaklaştı. Bir kez daha ateş emri verildi.

     Sis ve duman arasında Anton’u öyle görenler, siper almış bekliyor sandılar. Bedenine yüzlerce mermi saplandı. Parmaklarını gevşetebilmek için, dipçik darbesiyle bileklerini kırdılar.

     Ramio’un kulak kabartmasına gerek yoktu. İstasyondaki eski vagonları yönünden ağır silah sesleri geliyordu. Bu günlerde gençlere yönelik bir operasyon hazırlığı bilgisi almışlardı.      “Acaba” dedi. İstasyon bölgesindeki elektrikler ya kesikti ya da bilerek kesmişlerdi. Olsun bu gece ilk kez silahla tanışacaktı. Vidal ile konuşmalarını anımsadı.

            “Yarın akşam sana kese kâğıdına sarılı iki silah getireceğim. Biri ağır, biri hafif. Sen markalara aldırma. Bunu bil yeter. İstasyon girişinin dördüncü tuvaletine silahları bırakacağım. Kaygılanma. Tuvaletler her yer gibi kullanılmaz durumda. Kırık kapı arkasında, bir kum yığını bulacaksın. Elini daldır yeter. Haa. Bir de sigaran. Şu ufacık kızıllık inan bana üç yüz metre öteden gözükür. Sakın sigara yakayım deme.”

     Ramiro bunu anımsayınca hemen elindeki sigarayı avuç içinde söndürdü. Yere attı. Avucunun içi yanmıştı. Diliyle acıyan yeri ıslattı. Tuvalete giden koridora saptı. Kum yığınları ve tuğlaları gördü.

            “Demek burayı daha önce keşfe geldin haa. Uyanık çocuk.”

     O sırada pıtır pıtır ayak sesleri duydu. Yalnızca koridorun tepesindeki kirli camlardan yıldızların ışıkları sızıyordu. Hemen duvarın kenarına sindi. Fısıltılar duyduğu kesindi. Ancak uzağında olmalıydılar. İlk tuvaletin kapısı yoktu. Penceresine baktı. Boyundan yüksekti. Tuğlalar dedi içinden. Onlara basarak camdan dışarı atlarım. Tuvaletin ardı nasılsa ağaçlı bir tepelikti. Ordu düşse bulamaz dedi. Silahları da alır. Sevincinden hemen geri döndü. Bir hamlede altı tuğla kaparak dördüncü tuvalet penceresinin altına sürdü.

            “Kahretsin” dedi. Boy yüksekliği kurtarmamıştı. Arkaya baktı. Hemen koridora çıkarak bir altı tuğla daha kaptı. Sessiz karartılar görür gibiydi. Birden irkildi. Sonunun geldiğini anladı. Zira iki tuğlayı beton zemine düşürdü. Bir ses duymaya çalıştı. Esnek adımlarla tuvalete yaklaştığında kurşun yeseydi bu kadar sarsılmazdı.

            “Ramiro ağbi kaç.”

     Ağzından Alise sesi çıktı. Birisi ağzını kapamış, o da an fırsatını bulmuş ve avazı çıktığı kadar bağırmıştı. İçinden, tuğlaları atarsam asla kaçamam diye geçirdi. Tam adım atacakken bir ses gürledi.

            “Bir adım daha atarsan kız ölür.” Tuğlalar kaydı elinden. Bir tak sesi duyuldu. İlk koca kurşun gözüne girmişti. Onu diğerleri izledi. Koridor karşısındaki eski duvarın bir kısmı çöktü. Ramiro’nun yanına vardıklarında kafasının yarısı yoktu. Bir postal, yüzükoyun yatan Ramiro’yu vurduğu tekmeyle ters çevirdi. Ayağından çekerek dışarı sürüdüler.

     Vidal, silahları istasyondaki tuvalete bıraktıktan sonra hızla dışarı süzüldü. Birden palet seslerinin çıkardığı gürültüyü duydu. Zira yoğun sisten hiçbir şey görünmüyordu. Vidal afalladı. “İstasyon içinde palet haa. Vay bee.” Palet, istasyon direğinin ışığına vardığında her iki yanına dizilmiş silahlı askerleri gördü. Hemen pardösüsünün cebine elini atarak iki silahı birden çıkardı. Kurşun nasılsa namlunun ağzındaydı. Hemen geri geri çekilerek palete kurşun sıkmaya başladı. Paletle arasındaki mesafeyi açınca hemen yere çömeldi ve silahın tekini yere saldı.

     İki eliyle namluyu ayarlayarak farların yanına nişan aldı. Ardı ardına patlama sesleri arasında, bir askerin çığlığı duyuldu. Palet farlarını söndürdü.

     Karşılıklı silah sesleri devam ederken Vidal inledi.

            “Kahrolası” dedi. Kurşun baldırını yırtmıştı. Yere bıraktığı silahını aldı. Bacağını sürte sürte geri çekildi. Son bir çabayla istasyondaki raylara doğru koştu ve loşluk içinde kayboldu. Hemen iki vagon arasına girdi. Pantolonu sıyırdı. Cebinden çıkardığı bir külah içindeki sarı tozu yaranın üzerine serperek hemen bacağını sardı. Pantolonunu çekti.

     Rahat bir nefes alarak arkasına yaslandı. Belindeki silahı da çıkararak yere koydu. 3 silah 12 şarjör ve 96 mermi saydı. Daha da sakinleşti. Ancak tüfekler rast gele ateş etmeye başlayınca siper alarak barut ateşini gördüğü yere sıkmaya başladı. O da yerini belli etmişti. Az sonra yarım ay şeklinde her yerden kurşun yağmaya başladı. Ancak bu rast gele atışlardı. Çünkü gece karanlığı yalnızca Vidal’dan yanaydı. Yerde sürekli dönerek yerini değiştiriyor ve hedef aldığı barut ateşine doğru ateş ediyordu. İki kez yaylım ateşini geri püskürtü. Çünkü dar olan dairesel alanın geri çekildiği belli idi. Askerler arasından birkaç kez vuruldum sesleri yükseldi. Askerlerin geri çekildiğini gözledi. Zira tek tük barut ateşi daha uzaktan gelmeye başlamıştı.

            “Çember az daha geri çekilirse buradan sıvışırım” dedi Ancak gecenin ortasında iki askeri kamyon geldi. Farlarını tren vagonlarına çevirdi. Bu hem ateş açılan yeri kamufle edecek, hem de Vidal’in gölgelerle bıraktığı iz takip edilecekti. Vidal küfür seslerini duyabiliyordu. Çünkü tüm farları söndürmesi için yedi atış yetmişti. Ancak mermilerini tasarruflu kullanmalıydı. Yeni bir oyuna başladı. Ben buradayım diye bağırıyor, taşları atıyor ve anında yer değiştiriyordu. Amacı her yaylım ateşi sonrası onlarında mermilerini tüketmekti. Düşündüğü gibi oldu. Silah sesleri önce tek tük sonrasında ise tamamen kesildi.   Onlar vagonlara doğru ilerleyemiyor o da istasyona doğru çıkamıyordu. Çünkü tek kaçma, noktası onların arasından sıyrılmaktı. Ancak yerlerde sürünmek onu yormuştu. Biraz soluklanmak adına göz kapaklarını indirdi. Ancak bu uyku, kendisine hazırlanan tuzağın hazırlanma süresine eşitti. Gün yüzünü gösterdiğinde gözlerini açtı.

     O kum torbalarını ne zaman getirmişlerdi çözemedi. Neredeyse bir dairenin dörtte üçü kadar bir çemberle kuşatılmıştı. Arkasına düşen alan ise tırmanması imkânsız kayalıklarla çevrili idi. Yerde yarım kalmış bir sigara izmariti gördü.

Bu Ramiro’nun sigarasıydı. Hemen kaptı. Hiç sigara içiciliği olmamasına karşın onu içine çekmek istedi. Bu Ramiro’ya sarılmakla eş değerdi. Sigarayı dudaklarına götürdü. Kamp ateşi için yanında bulundurduğu ispirtolu çakmağı çıkardı.

            “Teslim ol.”

            “Sende kimsin bee. Ne zaman sinsi sinsi sokuldun enseme kadar.” Soğuk namluyla kafası arasındaki mesafe yarım karıştan azdı. Umursamadı. Çakmağı çaktı. Ancak bir nefes bile alamadı dumanından.

     Anton ve Vidal on dokuzunda Ramiro ise yirmi yaşındaydı. Ama üçü de aynı günün değişik saatlerinde katledildi. Bedenleri önce istasyon garında boş vagonlara atıldı, sonrasında ise vagonlar bilinmedik bir yerde yüklerini boşalttı.

Alise çantasını toplayarak ayağa doğruldu. Son kez mezar taşlarına döndü.

“Bilirim, hepiniz yetmiş yaşına kadar yaşamda kalmayı hayal ederdiniz. Ama o kadar hızlı, o kadar coşkulu ve o kadar genç göçtünüz ki bu yaşamdan, daha diyeceklerinizi demeden ayrıldınız aramızdan.”

            “Ve her şeyi geride bıraktınız koca adamlar. Ama hatanız da çok büyüktü koca adamlar. Ben üçünüzü de bilirdim. Sizin en büyük korkunuz kavganın dışına düşmekti. Ama bence asıl korkulacak şey, hiçbir zaman kavgada birlik olmamanızdı. Hepiniz incecik dal parçasıydınız. Ve sizi teker teker sizi kırmalarınıza izin verdiniz. Aslında ziyaret ettiğim bu mezarı kendiniz kazdınız. Sizi hep düşmanlarınız bir araya getirdi. Ama nerede? Ya emniyette, ya mahpuslukta ya da toprak altında.” Gözleri doldu. Süzülen yaşları silmedi. Onları rüzgârın esintisine bıraktı.

            “Ve. Ve ne yazık ki, geriden gelen kavga arkadaşlarınızda sizin kazdığınız yoldan, sizin düştüğünüz çukurlara düşüyorlar. İşte. Hatanız bu yüzden büyüktü koca adamlar. Ve şunu çok iyi biliyorum ki. Şu çukurdan kalksanız ve neşeli yüzünüzü yeniden görsem, hedeften çok, yine birbirinize düşer, düşmanın yeniden sizi çukurlara doldurmasına izin verirdiniz.”

             “Bu sebepten ötürü koca adamlar, bu sebepten.” Boğazı düğümlendi. Hıçkırıklarını saklama gereği duymadı. Sırtını dönerek mezarlıktan ayrıldı.