TARİHİMİZİ DOĞRU BİLELİM: Sevr Antlaşmasını ne kadar biliyoruz?

Ahmet Hür
422 views

            Birinci Dünya Savaşında, İttifak Devletleri olan Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan ile birlikte savaşan Osmanlı Devleti, 1918 yılına gelindiğinde tüm gücünü yitirmişti. 1911 yılından bu yana savaşan Osmanlı, insan gücünün çok büyük bölümünü Anadolu halkından karşılamış, yoksulluk ve yoksunluk içindeki insanımız ile savaştan en fazla zararlı çıkan ülke durumuna düşmüştü.

            3 Eylül 1918 tarihinde gittiği Almanya seyahatinden 28 Eylül’de dönen Sadrazam Talat Paşa’yı Sirkeci Garı’nda Kara Kemal Bey, Doktor Nazım Bey, Mithat Şükrü Bey ve Cavit Bey karşılamıştı. Derhal İttihat ve Terakki’nin genel merkezine gitmek isteyen Talat Paşa arkadaşlarınla son yaptığı toplantıda aldığı kararı açıkladı.

            “Sonuna geldiğimizi görüyorum… Hakikat budur… Acıdır, ama budur. 1900’lerde yola koyulduk. Ne yaptıysak devleti kurtarmak için yaptık… Millet perişandı… Elimizden geldiği kadar gayret gösterdik. Ama Reval Mülakatı bizi harbe kadar götürdü. Cephelerde kırıldık. İşin başından sonuna başımızı sayısızca iplere uzattık… Ölüm sehpaları hep önümüzde durdu. Artık varsa günahlarımız ve sevaplarımızla tarihe gömülüyoruz. Ama biliyorum ki, tarih bizim için kötü demeyecektir. Ben hemen istifa ederken yeni kurulacak hükümet önünde hesap vermeyi düşünüyorum. Şimdi beni bu yeni durumda da yalnız bırakmayacağınız umarım. Hesaplarımızı vermeliyiz. Bunun sonunda ölüm varsa oraya giderken müsterih olacağım, çünkü hiç olmazsa arkamızdan gelecekler yeni bir ruh hali içine girmişlerdir. Bunu temin etmek de mühimdir, hem de çok mühim.. Onların yeniden başlayacaklarına emin olduğumu söylemek istiyorum. İleride durumu dikkate alarak, İstanbul dışına mümkün olduğu nispette silah ve mühimmat gönderilmelidir. Bizden sonra gelecek hükümetin bir sulh imzalamak zorunda kalacağı bellidir. Bu sulh ne kadar iyi olursa olsun Reval’de verilen karar icra edilecektir. Zaten harp bunun için çıkartılmıştı…”[1]

            Sadrazam Talat Paşa, Almanya’dan umutsuz dönmüş ve Osmanlıyı kötü günlerin beklediğini anlamıştı. 8 Ekim günü Talat Paşa istifa etti. Hükümeti kurma görevi Temmuz ayında Sultan Reşat’ın ölümü üzerine Padişah olan Vahdettin tarafından Tevfik Paşa’ya verildi. Yaşlı Tevfik Paşa’nın bu koşullar altında hükümet kurmasının olanak dâhilinde olmadığı belliydi. Sadrazamlığı Ahmet İzzet Paşa alarak, içinde ittihatçıların da olduğu bir hükümet kurdu. Ahmet İzzet Paşa hiç zaman kaybetmeden bir ateşkes antlaşması yapmak, böylece cephelerde devam eden savaşı engellemek istiyordu. İttihat ve Terakki liderlerinin çekilmesi nedeniyle Osmanlı Devleti Hükümeti, ateşkes antlaşması için ciddi sonuç alacak girişimde bulunabilecek bir yeteneğe bile sahip değildi. Yapılan girişimler İngiltere tarafından dikkate bile alınmamıştı. Ateşkes için Kutülammare çatışmalarında esir düşen İngiliz Generali Townshend’in arabulucu olarak –kendi talebi üzerine- girişimde bulunması kabul edildi.

            General Townshend’in arabuluculuğu üzerine İngiltere tarafından görüşmeler için yetkilendirilen Akdeniz İngiliz Donanması Komutanı Amiral Sir Somerset Arthur Gauugh Calthorpe Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya bir mektup göndererek Osmanlı temsilcilerini/delegelerini Mondros’a derhal yollamasını istedi.

            Ahmet İzzet Paşa, Padişah Vahdettin ile görüşerek Osmanlıyı temsil etmek üzere üç kişilik bir kurul oluşturdu. Kurula başkan olarak Hamidiye Kahramanı, Bahriye Nazırı Rauf Bey getirildi. Ayrıca Rauf Bey iyi derecede İngilizce biliyordu. Kurulun diğer üyeleri Dışişleri Müsteşarı Reşat Hikmet Bey ve Miralay/Albay Sadullah Bey oldu. Vahdettin kendi saltanatını düşündüğünden görüşmelere Damat Ferit Paşa’yı yollamak istiyordu. Damat Ferit Paşa’nın dengesiz hareketlerini bilen Ahmet İzzet Paşa ve kabinesi buna karşı çıkınca, Vahdettin Hükümet krizini istemediği için geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bunun üzerine yukarıdaki üç kişi seçilmiştir. 

            26 Ekim 1918 tarihinde Limni Adasının Mondros limanına ulaşan Osmanlı delegasyonu ertesi gün İngilizlerin Agemennon zırhlısında görüşmelere başladı.

            Osmanlı delegeleri, Wilson ilkeleri ışığında ortak bir metin üzerinde uzlaşmaya varılacağını sanıyorlardı. Fakat İngiltere’yi temsil eden Amiral Calthorge daha önceden hazırlanmış ve bir ateşkes anlaşmasından çok kayıtsız şartsız teslim belgesine benzeyen bir metni Osmanlı temsilcilerinin önüne koymuştur. Rauf Bey başkanlığındaki kurula fazla söz hakkı da tanınmamıştır. Beş gün süren görüşmeler sonunda limana demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri adına İngiliz Amirali arasında Mondros ateşkes antlaşması imzalandı. 31 Ekim günü yürürlüğe giren ve 25 maddeden oluşan kısa ama çok önemli olan bu antlaşmanın hükümleri arasında bulunan ünlü 7. maddesi ile bir tehdit karşısında stratejik noktaları işgal etme hakkının verilmesiyle tarihteki diğer antlaşmalara bakıldığında olağandışı bir durum vardı. Bu durum Osmanlı devletinin daha barış antlaşması bile beklenilmeden anlaşma devletlerince parçalanıp paylaşılacağının göstergesi olmuştu. Nitekim Ateşkes Antlaşmasındaki esnek hükümleri İtilaf devletleri kendi lehlerine yorumlayarak, Osmanlı Devleti’ni parçalama amaçlarını açıkça ortaya koymaya başladılar. Mondros Ateşkes Antlaşmasına dayanarak girişilen ilk işgal, İngilizler tarafından Musul’a yapıldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Irak cephesinde Sabis çarpışmasını kazanması nedeniyle daha sonra Sabis soyadını alan Ali İhsan Paşa o sırada 6. Ordu Komutanı idi. İngilizlerin Musul’u işgal talepleri üzerine İngilizlere direnememiştir. İstanbul Hükümeti’nin Ateşkes Antlaşması hükümlerine karşı çıkma demesi üzerine Musul’dan çekilmiş ve 8 Kasım günü Musul’a İngiliz bayrağı çekilmiştir.

            İngilizler, işgalleri kolaylaştırmak için Osmanlı Ordusunun kalan kısmının derhal terhis edilmesini istiyorlardı. Ahmet İzzet Paşa, bu isteğe ya da bu emre derhal uymuş ve ordu birliklerine yolladığı emirle, askerin terhis edilmesini istemiştir. Bu emre direnen Yıldırım Ordular Komutanlığını Liman Von Sander’den alan Mustafa Kemal Paşa olmuştur. İskenderun’un işgaline izin vermeyeceği anlaşılan Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’a çağrılmış, Yıldırım Orduları Grubu da ortadan kaldırılmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a gelmesinden sonra 9 Kasım tarihinde İskenderun İngilizler tarafından işgal edilmiştir. 10 Kasım’da Çanakkale İngilizler tarafından işgal edildi. 13 Kasım 1918 tarihinde İtilaf donanmalarına ait bir filo, ateşkesin 1. maddesi uyarınca Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki askeri tesisleri işgal etti. İstanbul da fiilen işgal altına alınmış oldu. Aralık 1918 ve Ocak 1919 aylarında Fransız ve İngiliz birlikleri, 10. ve 16. maddeler uyarınca Antakya, İskenderun, Adana, Tarsus, Kilis ve Antep’e girdileri. 11 ile 26 Kasım tarihleri arasında Türk ordusu Batum, Ardahan, Ahiska ve Kars’ı tahliye etti. İtalya, Fransızların Kilikya (Adana) bölgesine girmesinin kendi çıkarlarına yönelik bir tehdit sayarak protesto etti. İtalyanlar 22 Mart 1919 tarihinde antlaşmanın 7. maddesini gerekçe göstererek tek taraflı olarak Antalya’yı işgal etti. Daha sonra Isparta ve Konya işgal edildi. İşgaller sonraki günlerde de devam etti.

            İstanbul Hükümeti’nin imzaladığı ya da imzalamak zorunda kaldığı ancak ne Wilson ilkelerine ne de bağımsızlığa uyan bu ateşkes antlaşması, içerdiği hükümler bakımından Osmanlı İmparatorluğu’nu fiilen tarihe gömmüştür. Boğazların İtilaf devletleri tarafından işgal edilmesiyle, Anadolu ile Trakya bağlantısı kesilmiş, İstanbul’un güvenliği tehlikeye düşmüştür. İtilaf devletlerinin kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durumda ateşkes antlaşmasına koydukları 7. madde apaçık anlaşma devletlerine Anadolu’yu işgal etmenin kapısını açmıştır. Altı doğu ilinde çıkacak herhangi bir iç karışıklık halinde bu illerin İtilaf devletleri tarafından işgal edileceğine dair 23. madde ise İtilaf devletlerinin Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurmaya çalıştıklarının açık bir kanıtıdır. Stratejik noktaların işgali, ordunun terhisi ve donanma ile cephanelerin teslimi gibi askeri tedbirler, yenilen tarafın savaşa devam edemez hale getirmeye yöneliktir. Resmi antlaşmanın yanı sıra, İngiliz Amiral Calthorpe’un sözlü açıklamalarını içeren bir mektup da Türk tarafına oyalamak için sunulmuştur. Bu mektupta, Rauf Bey’in isteği üzerine işgal kuvvetlerine Yunan askerinin katılmayacağı yönünde İngiliz Amiral tarafından verilmiş sözler vardır. Aslında Mondros Ateşkes Antlaşmasını, bir ateşkes antlaşmasından çok kayıtsız şartsız teslimiyeti içeren ve Anadolu’nun da içinde olduğu Osmanlı topraklarının işgal planı olarak anlayabiliriz. Mondros’tan sonra emperyalistlerin kendi aralarında anlaşarak paylaşım planını Sevr’de Padişahın temsilcilerine kabul ettirmek kalmıştı.

SEVR’İN HABERCİSİ SYKES-PİCOT ANLAŞMASI

            Osmanlı’yı parçalamak için kendi aralarında anlaşan emperyalist devletlerin Birinci Dünya Savaşı sırasında yaptıkları anlaşmaları öğrendiğimizde, Osmanlı’nın Dünya savaşına girme zorunluluğunu da anlayabiliriz. Birinci Dünya Savaşı sırasında yapılan paylaşma anlaşmalarının en önemlisi gizli yapılan Sykes-Picot Anlaşması’dır. Bu anlaşma Sevr Antlaşmasının sınırlar konusundaki yaklaşımını bize göstermektedir. Sykes-Picot Anlaşması İngiltere, Fransa ve Rusya arasında yapılmıştır. 1916 yılının başında başlayan birkaç ay devam eden karşılıklı nota ve mektuplaşmayı kapsamaktadır. Bu mektuplar şunlardır:

            -Çarlık Rusya’sı Dışişleri Bakanı B. Sazanof’un Petrograd’daki Fransız Büyükelçisi B. Paleologue’ya mektubu. (13-26 Nisan 1916)

            -Fransa’nın Londra Büyükelçisi B. Paul Cambon’un İngiliz Dıiişleri Bakanı Sir Edward Grey’e mektubu (9 Mayıs 1916)

            -Sir Edward Grey’in B. Cambon’a ara mektubu (15 Mayıs 1916)

            -B. Paul Cambon’un Sir Edward Grey’e mektubu (15 Mayıs 1916)

            -Sir Edward Grey’in B. Cambon’a “gizli” işaretli mektubu (16 Mayıs 1916)

            -Sir Edward Grey’in Rus Büyükelçisi Kont Benckendorff’a mektubu (23 Mayıs 1916)

            -B. Camdon’un Sir Edward Grey’e mektubu (25 Ağustos 1916)

            -Kont Benckendorff’un Sir Edward Grey’e mektubu (1 Eylül 1916)

            -Sir Edward Grey’in Kont Benckendorff’a mektubu (23 Ekim 1916)[2]      

            Anlaşmayı oluşturanların isimleri ile anılmıştır. Bu isimleri kısaca tanırsak, Mark SYKES, Katolik ve zengin bir ailenin çocuğu olarak 1911 yılında İngiltere’de Avam Kamarasına seçilmiştir. Cambridge Üniversitesi mezunu olan Sykes, pek çok kez Türkiye’ye gelip gitmiş, dört yıl da İstanbul’da kalmış ve İngiliz elçiliğinde çalışmış bir kişidir. 1915 yılında Ortadoğu’yu iyi bilen genç bir politikacı olarak Savaş Bakanlığına alınmıştır. “Hasta Adam” Osmanlı’ya karşı alınacak tavrı oluşturan “De Bunsen” komitesinde görev yapan Sykes, İngiliz hükümetine Komitenin yaptığı çalışmalar sonunda, Osmanlı topraklarının yarı özerk şekilde yerinden yönetilmesi önerisini götürmüştür. Osmanlı topraklarının itilaf devletlerince işgali ya da etki alanlarını bölmek ya da olduğu gibi bırakıp İstanbul Hükümeti’ni İngiltere’ye tabi kılmak seçenekleri komitece doğru bulunmamıştır.   

            Hiç beklemediği Çanakkale yenilgisi, İngiltere’yi Ortadoğu hesaplarını tekrar yapmak zorunda bırakmıştır. Çanakkale Zaferi bu bakımda da çok önemlidir. Bunun üzerine İngiltere’de Arap Milliyetçiliğini destekleme düşüncesi ön plana çıkmıştır. Sykes, Arapça konuşulan yerlerde Fransız girişimlerinden de rahatsız olduğundan Fransızlarla bir anlaşma yapma gereğini dile getirmiştir. Bunun üzerine Fransız temsilcisi François Georges PİCOT, 23 Kasım 1915 tarihinde Londra’ya gelip görüşmelere başlamıştır. O sırada Ortadoğu’da bulunan Syres, Londra’ya çağırılmış ve tıkanmış bulunan görüşmelerde İngiltere’yi temsil etmesi istenmiştir. F. Georges Picot sömürgeci bir Fransız ailesinin oğludur. Babası Fransız Afrika’sı Komitesinin kurucusu, kardeşi Fransız Asya’sı Komitesinin saymanı olan bir kişidir. Fransız Suriye’si düşüncesini savunan ateşli bir sömürgeci taraftarıdır.

            1916 yılına gelindiğinde, İngiltere ile Fransa Osmanlıyı paylaşma planları yaparken, Çarlık Rusya’sı Kafkas Cephesinde Osmanlı Ordularını bozguna uğratmaya devam ediyordu. Erzurum’u ele geçiren Ruslar, kaçan Türk askerlerini takip etmek için üç koldan ilerlemeye başlamıştı. Rus Ordusu’nun güney kolu Musul üzerine ilerliyordu. Bu durum İngiltere ve Fransa’yı endişelendirmiş, paylaşımı tespit edebilmek için Sykes-Picot Anlaşması ortaya çıkmıştır. 

            “Sykes-Picot Anlaşması’nın temel projesi 9 Mart 1916 tarihinde Petrograt’daki İngiliz ve Fransız büyükelçilikleri tarafından Rus Dışişleri Bakanı Sazanof’a verilen muhtırada açıklanmıştır. Bu muhtırada, İngiltere ile Fransa’nın üzerinde anlaşmaya vardıkları maddeler sıralanmakta ve Rusya’nın da bu anlaşmaya katılması teklif edilmektedir. Söz konusu projede belirtilen hususlar özetle şu şekildedir; ‘İngiltere ve Fransa’nın himayesinde bağımsız bir Arap Devleti (veya birleşik Arap Devletleri) teşkil edilecektir. Teşkil edilecek bu bağımsız Arap Devleti, Fransız ve İngiliz himaye bölgelerine ayrılacaktır. Filistin’de ise milletler arası bir idare kurulacaktır. Ayrıca Hayfa ve Akka limanları İngiltere’ye verilecektir. İskenderun, İngiltere’nin ticaret işleriyle ilgili hususlarda serbest bir limani olacaktır. Hayfa Limanı da Fransa Hükümetinin veya onun himayesi altına girecek ülkelerin ya da sömürgelerin ticaret malları için serbest bir liman sayılacaktır. Kızıldeniz’in doğu kısmındaki adalar bağımsız Arabistan Devleti’ne verilecektir.”[3]

            Sykes-Picot Anlaşmasına göre Türkiye’nin paylaştırılması da şöyle yapılacaktır:

            -Karadeniz ile Urmiye Gölünden başlayarak, Van, Muş, Bitlis ve Harbut’un güneyinden, Toros Dağı’ndan geçerek Anamur’a kadar uzanan çizginin arasında bulunan arazi Rusya’ya verilecektir. Bu arazi, Rusya ile Anadolu’da kalacak olan Türk Sultanlığı’nın(Osmanlı Devleti değil A.H.) sınırını oluşturacaktır.

            -Akka’dan başlayıp Anamur’a kadar uzanan Suriye ve Kilikya’dan oluşan deniz kıyısına yakın dar arazi ile Rusya’ya verilecek arazinin güneyinde kalan ve kuzey sınırını izleyen Antep/Ayıntap, Urfa, Urmiye Gölü çizgisini oluşturan arazi Fransa’ya verilecektir.

            -Arabistan Irak’ı adıyla tanınan, İran ve Basra körfezine bitişik olan eyalet İngiltere’ye bırakılmıştır.

            -İngiltere ve Fransa’ya ait olan bölgelerin arasında kalan arazi ise oluşturulacak bağımsız bir Arap Devleti veya Birleşik Arap Devletleri’ne ait olacaktır.

            -Filistin’de uluslar arası denetim altında özerk bir eyalet kurulacaktır.

            Çarlık Rusya’sının eleştirileri üzerine ufak tefek değişiklikler yapıldıktan sonra İngiltere, Fransa ve Rusya anlaşmışlardır. Bolşevik Devrimi üzerine Rusya anlaşmadan çekilmiş ve anlaşmayı dünya kamuoyuna deşifre etmiştir. Bunun üzerine Sykes-Picot Anlaşması’nda önemli değişiklikler yapılmak zorunda kalınmıştır.

            İtalya’nın Sykes-Picot Anlaşmasını öğrenmesi üzerine, İtalya’nın da bu paylaşıma dâhil edilmesi Saint Jean de Maurienne Anlaşması ile olmuştur.

            “Bu anlaşma aynı zamanda da Filistin ile yukarıda da belirtilen bazı özel düzenlemeler dışında Sevr Antlaşmasının bölgesel uygulama koşullarının esasını oluşturuyordu. İşte bu bakımdan Sykes-Picot Anlaşması’nın günümüz Türkiye’si için önemi büyüktür. Avrupa’nın Türkler ile ilgili halen içinde yaşanılan birçok probleme yaklaşım tarzının Sevr Antlaşması, dolayısıyla Sykes-Picot Anlaşması esaslarıyla büyük bir uyum içinde olduğu görülmektedir.”[4]

            Sevr Antlaşması ve Kürtler:

            Birinci Dünya Savaşı sonları Osmanlı’nın yenilmesiyle birlikte yapılan toplantılardan birisi de Paris Konferansı idi. Bu toplantıya Kürtleri temsilen Kürt Teali Cemiyeti adına eski Osmanlı Dışişleri Bakanı Said Paşa’nın oğlu Şerif Paşa katılmıştır.

            Kürt ve Ermeni talepleri birlikte 20 Kasım 1919 tarihli bir önerge ile Paris Konferansına şu şekilde sunulmuştur:

            “Büyük Barış Konferansına,

            Bay Başkan!

            Bizler, aşağıda imzası bulunanlar Ermeni ve Kürt uluslarının temsilcileri Büyük Barış Konferansına, iki ulusun da aynı Ari kavminden geldiklerini, çıkarlarının aynı olduğunu ve aynı amacı, yani kendi bağımsızlıkları amacını güttüklerini belirtmekten şeref duyarız.

            Özellikle Ermeniler insafsız Osmanlı idaresinden kurtulmak çabasındadır ve genellikle de hem Ermeniler hem de Kürtler her iki ulusa da facialar getiren ‘İttihat ve Terakki’ komitesinin  ‘resmi’ veya gayri resmi kabinelerinin boyunduruğundan kurtulmayı zorunlu bulmaktadırlar.

            Şu halde Barış Konferansı’ndan, aramızda tam anlaşmaya varmış olarak beraberce sizden ulusların hakları prensibine uygun olarak Birleşik Bağımsız Ermenistan ve bağımsız bir Kürdistan’ın yaratılmasını, kurulacak olan bu devletlerin halklarımızın istekleri göz önüne alınarak, büyük devletlerin yardımını alabilmesinin teminini, bu konuda karara varılmasını ve de ülkemizin tekrar gelişmesi sürecinde bu devletlerin gerekli olan ekonomik ve teknik yardımlarını esirgememelerini rica ederiz. Delegasyonlarımız tarafından sizlere sırayla raporlar şeklinde sunulan aramızdaki anlaşmazlık konusu olan topraklara gelince, açık bir şekilde sizleri temin ederiz ki bunların bir çözüme bağlanmasını Barış Toplantısı’nın kararına bırakıyoruz.  Çünkü kararı adaletli bir şekilde verileceğine eminiz. Aynı zamanda her iki devletimizin içinde yaşayan azınlıkların hukuki haklarına saygı göstermek konusunda tam bir birlik içinde olduğumuzu da bildiririz.

            İmzalar: Boğus Nubar, Ermeni Milli Delegasyon Başkanı

                        Dr. H. Ohancanyan, Ermenistan Cumhuriyeti Delegasyon Başkanvekili

                        Şerif Paşa, Kürt Milli Delegasyonu Başkanı”[5]

            Altan Tan “Kürt Sorunu” isimli kitabında, bu önerinin sunulması sonrasında Kürtlerin arasında tartışma çıktığını ve ayrılıkçı Kürtlerle, Osmanlı ile birlikte yaşamayı düşünen Kürtler arasında ciddi görüş farklılığının olduğunu belirtmektedir. Altan Tan’a göre, Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyyid Abdülkadir bile ayrılmaya karşı idi ve Şerif Paşa’yı açıkça kınamıştır. Dersim Aşiretleri de Osmanlı Hükümetine telgraf çekerek, gerekli önlemin alınmasını ve Binbaşı Novel’in kışkırtıcı ve ayrılıkçı çalışmalarından rahatsızlık duyulduğu bildirilmiştir.[6]

            26 Şubat 1920 tarihinde Meclisi Mebusan’da Erzincan, Beyazıt, Erzurum, Diyarbakır, Siverek, Mardin, Van, Hakkari, Hasankale’den gelen Osmanlı’ya bağlılık mesajları okunmuştur. Bu mesaj ve telgraflarda kısaca şöyle denilmektedir.

            “Vatan haini ve din düşmanı Şerif adındaki kişinin, Boğos Nubar ile iş birliği yaparak, Kürtler’in geleceği hakkında açıklamlarda bulunduğunu duyduk. Oysaki; Kürtlük ve Türklük bir bütündür. Bşirbirlerinin öz kardeşi ve din kardeşidir. Her iki toplum için vatan birdir. Tarihi tanık tutarak sayın milletvekillerimize şunu açıklarız ki; Kürtler vatanlarının kurutuluşu uğrunda şimdiye kadar Türklerle ilk savaş safında kanlarını akıtmışlardır. Bundan böyle de Hükümetimizin devamı ve mutluluğu için aynı şekilde davranacaklardır. Osmanlı ve İslam topluluğundan ayrılmak hiçbir zaman düşünce ve hayallerinden geçmez. Dünyanın sonuna kadar bu topluluk içinde yaşamakkararındadırlar. Bundan ötürü, gerek adı geçen Şerif ve gerekse onun isteklerine hizmet edecek herhangi bir herifin, açıkladığımız kararın dışındaki çabalarını tam bir nefretle ret ve kaderimizin hükümetimize bağladığımızı bütün insanlık dünyasına ilan ederiz. Gereken yerler de duyurulmuştur.”[7]

            Gerçekten günün Kürt liderlerinden Seyyid Abdülkadir İkdam Gazetesi’ne açıklama yaparak, İngilizlerin boyunduruğunda sözde bağımsızlık talepleri olmadığını, Türklerin himayesinde özerklik için çalıştıklarını söyleyecektir.[8]

            Siverek civarındaki aşiretler Mart ayı başı itibariyle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bölgedeki şubelerine başvurup birlikte askeri güç oluşturma kararı da almışlardır.[9]

            Şerif Paşa, hakkında oluşan tepki üzerine 5 Mayıs 1920 tarihinde Kürt temsilciliğinden çekilip konferansı terk etmiştir. 17 Mayıs 1920 tarihinde Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyyid Abdülkadir, “Kürt Kulüpleri” adına konferansa çektiği telgrafta, Kürtlerin konferansta temsil edilmediğini belirterek alınacak kararların Kürtleri bağlamayacağını bildirmiştir.

            Birinci Londra Konferansında Kürdistan sorunu fazla gündeme gelmemiştir. İngiltere’nin Kürdistan konusunda bir uğraş içinde olduğu görülmektedir. İngiliz İstihbarat subayı Binbaşı Novel’in çalışmaları ve raporları İngiliz Hükümeti tarafından dikkate alınmaktadır. Oysaki Binbaşı Novel’in Kürt aşiretleri üzerindeki çalışmaları pek sonuç vermemiş ve Kürt aşiretlerinin Osmanlı’dan ayrılma konusunda istekli olmadıkları görülmüştür. Hatta bazı yerlerde Binbaşı Novel ve işbirlikçi hainler ciddi tehditler dolayısıyla, can güvenlikleri olmadıklarını görüp kaçmak zorunda da kalmışlardır. Bazı kesimler, zorlama Kürt ayrılıkçı hareketlerini abartma eğilimindedirler. Maddi gerçek ise, Kürtlerin Osmanlı’dan ayrılma gibi bir taleplerinin olmadığıdır.[10]

            Kürdistan konusu Birinci Londra Konferansı’nda 26 Şubat 1920 tarihinde yapılan toplantıda gündeme gelmiş, Sykes-Picot Anlaşmasında belirli bir sınırın belirlenmediği söylenerek, konu geleceğe bırakılmış, San-Remo toplantısında bir takım kararlar alınmıştır. Ancak bu kararların da kesin bir karar olmadığı kabul edilmiştir. San-Remo Konferansında alınan kararların Sevr Antlaşmasında Kürdistan bölümünde yer alan maddelerle benzer olduğu görülmüştür.

            Ermeni tehciri nedeniyle Osmanlıyı ve Türk milletini bugün dahi mahkûm etmeye çalışanlar, o günün koşullarında bu tehcirde önemli bir ölçüde sorumluluğu olan Kürt derebeylerini dikkate almayarak Kürt-Ermeni birlikteliğini ve Kürt-Ermeni mağduriyetini oynamalarına şaşmamak elde değil. Nitekim Sevr Antlaşmasında, Ermeni devleti oluşturmaya yönelik girişimler ve Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerin Ermenistan’a ait olduğunun belirtilmesi üzerine oyunu geldiklerini gören Kürtler, Sevr Antlaşmasını protesto etmişlerdir. Hangi görüşte olursa olsun Sevr Antlaşmasını kabul eden Kürt grubu yoktur. Bir başka açıdan da Kürtler, ilk kez Hıristiyan bir devlet olarak kurulacak Ermeni Devleti’ne tabi olacakları gerçeğidir. Kürtler dini açıdan da bu durumu kabul etmemişlerdir.

            MONDROS’TAN SEVR’E ANADOLU:

            İzmir’in işgali aslında bir kırılmayı da getirmiştir. Yıllarca savaşan, genç nüfusunu savaşlarda kaybeden Anadolu halkı, doğal olarak savaştan bıkmıştı. Ancak İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali, Anadolu’daki direnişi ateşlemiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmasıyla da liderini kazanan Kurtuluş harekâtı, İstanbul’un da resmi olarak işgali sonrası Ankara’da olağanüstü yetkileri olan bir meclisi oluşturdu. 23 Nisan 1920 tarihinden sonra İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümetini görüyoruz. Padişah ve emperyalistlerin desteği ile otoritesini kurmaya çalışan, İstanbul dışında gücü olmayan İstanbul Hükümeti ile Anadolu’da söz sahibi olan, çıkan isyanlara karşı yıkılmayan, Yunana karşı savaşan ve otoritesini her geçen gün sağlamlaştıran Ankara Hükümeti.

            Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra, Amasya Genelgesi ile durum tespiti yapıp, Sivas Kongresini toplama iradesini ortaya koymuş, Doğu İlleri adına toplanması düşünülen Erzurum Kongresine de katılımın olması yönünde hareket etmiştir. Özellikle Sivas Kongresi ile savaştan yenik çıkan Osmanlı Devletinin topraklarının Müttefiklerce paylaşılmasının kabul edilmeyeceği ile birlikte “manda” yönetiminin de kabul edilmeyeceğinin altı çizilmiş ve Milli Mücadeleden vazgeçilmeyeceği dünya kamuoyuna açıklanmıştır.

            Anadolu’daki ulusal isyanı bastıramayacağı anlaşılan Damat Ferit Paşa hükümeti çekilip yerine Anadolu ile daha sıcak ilişkiler kuracağı düşünülen Ali Rıza Paşa Hükümeti iş başına gelmiştir. Amerikalı General Harbord’un Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesi sonucu emperyalistler, Mustafa Kemal Paşa girişiminin, padişahın “b” planı olmadığını anlamışlardır.

            Amasya’da Salih Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın görüşmesi ve Amasya Protokolünün yapılması; Mustafa Kemal Paşa için Anadolu’da meşrulaşmanın ve Kuvayi Milliye’ye karşı halkın önemli kısmında var olan direncin kırılması açısından içe karşı önemli olmasına karşın, Padişah açısından da Anadolu’da söz sahibi ve etkili olduğunu Müttefik Devletlere göstermek açısından yani dışa karşı önemli olmuştur.        

            27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’nin geçici ve kısmı olmadığını fiili olarak göstermiştir. İşgallere karşı Kuvayi Milliye’nin direnci, Meclisi Mebusan’ın tekrar açılmasını zorunlu hale getirmiştir. İstanbul’da açılan Meclisi Mebusan’da Ulusal Ant/Misakı-Milli’nin kabulü, Müttefik devletleri doğal olarak endişelendirmiştir. Bunun sonucu, İstanbul’un işgali ve Milli Mücadelenin önemli kişilerinin tutuklanıp Malta’ya sürülmesi olmuştur. 18 Mart 1920 tarihinde dağılan Meclisi Mebusan nedeniyle, Meclisin Ankara’da toplanma zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

            İstanbul’un işgali üzerine, kendi saltanatını düşünen Padişah Vahdettin’in, İstanbul’un işgaliyle ilgili olarak İngiliz temsilcisine hitaben yaptığı bir açıklamayı da belirtmeden edemeyeceğim: “İşgalden üzüntü duydum ama işgalle ilgili bildiride yetkilerimle ilgili güvenceyi takdir ettim”[11] Padişahın bu açıklaması dahi Anadolu’nu sahipsizliğini ve içinde bulunduğu koşulların ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Ali Rıza Paşa Hükümeti ile Müttefik Devletlere blöf yapan Vahdettin, başkenti İstanbul konusunda, -işgal altında dahi, Müttefiklerin emrinde kukla padişah olsa bile yine de- saltanatının devam edeceğini kabul ettirmiştir. Emperyalistler, Padişahlığı kaldırmayı kendi çıkarlarına aykırı bulmuş, emirleri altındaki Padişahı kullanmanın daha çok işlerine geldiği kanısına varmışlardır.

            Padişah, Müttefik Devletlerine teşekkür olarak 5 Nisan 1920 tarihinde Damat Ferit Paşa’yı Sadrazamlığa getirmiştir. Sadrazam Damat Ferit Paşa, ilk iş olarak Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’den başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Kuvayi Milliyeciler aleyhine idam fetvası çıkartmıştır. Ayrıca çıkarılan isyanlar başarılı olamayınca düzenli bir askeri gücün oluşturulmasına girişildi. Hilafet Ordusu denilen bu askeri gücü kısaca belirtmek isterim.

            “Bu askeri gücün adı İstanbul Hükümeti’nin 18 Nisan 1920 tarihli kararnamesinde Kuvayi İnzibatiye olarak belirtildi. Aynı kararname, Kuvayi İnzibatiye’nin görevinin Düzce, Hendek ve dolaylarında Kuvayi Milliye’ye karşı ayaklanmış olanları desteklemek, bu bölgeleri İstanbul Hükümeti’nin etkisi altına alarak milli kuvvetleri etkisizleştirmek olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Kuvayi İnzibatiye, Harbiye ve Dâhiliye Nazırlığına bağlı olacak, ayrıca asayiş olaylarında kolluk kuvvetlerine de yardım edecekti. Kuvayi İnzibatiye, üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşan 4.000 kişilik bir tümendi. Kuvayi İnzibatiye’nin komutanlığına Nemrut Mustafa Paşanın Divanı Harp üyelerinden Süleyman Şefik Paşa atandı. Süleyman Şefik Paşa Nisan 1920’de İzmit’e geldi. Bu sırada İstanbul hükümeti tarafından Paşalığa yükseltilmiş Anzavur Ahmet ile çatışınca, zaten disiplinsiz ve İstanbul’un genel olarak alt tabakalarından oluşan derme çatma tümenin komutanlığından istifa ederek İstanbul’a döndü. Böylece Kuvayi İnzibatiye Anzavur Ahmet’e kalmış oldu.

            Anzavur 10 Mayıs 1920 tarihinde Adapazarı’nı işgal etti. 12 Mayıs günü ise Kandıra’ya girdi. Amacı Geyve Boğazını ele geçirmekti. 15 ve 17 Mayıs’taki Geyve çatışmalarını, bölgeye yetişen Çerkez Ethem kuvvetleri ve Ali Fuat paşa komutasındaki 20. Kolordu birlikleri kazandı. Çerkez Ethem, Adapazarı’na kaçan Anzavur’u takip etti ve Kuvayi Milliye güçleri Adapazarı’nı 23 Mayıs 1920 tarihinde kurtardı. 14 Haziran 1920 de son yapılan çatışmada, Kuvayi İnzibatiye birlikleri dağıldı. İstanbul hükümeti 25 Haziran 1920 tarihinde Kuvayi İnzibatiye ordusunun kaldırıldığını ilan etmek zorunda kaldı. Böylece “Hilafet Ordusu” denilen ve zamanına göre paralı askerlerden oluşan ve bolca paraya neden olan Kuvayi İnzibatiye, Kuvayi Milliye’ye karşı İstanbul hükümetinin son kozu olarak tarihteki yerini aldı.”[12]

            İstanbul’un hainliklerine karşı yeni kurulan Ankara Hükümeti’nin tepkisi sert olmuştur. İstanbul Hükümetinin yaklaşımına karşı, 29 Nisan 1920 tarihinde Hıyanet-i Vataniye/Vatana Hıyanet Yasası çıkarılmıştır.

            İstanbul Hükümetini Sevr Antlaşmasını imzalamak için Paris’e çağıran Müttefikler, bu arada Yunan ordusunun kısmı başarılı saldırıları sonucu, Kuvayi Milliye ile Yunan Ordusunun baş edeceği yanılgısına kapılmışlardır. Özellikle İngiltere bu konuda Türk düşmanlığını öne çıkaran kesin kararlı bir tutum takınmıştır.

            “İngiltere’nin hatası her yerde aynıdır. Bu Türkiye’de her yerdekinden daha açık görülür. 1920 Temmuzundaki büyük ölçülü Yunan taarruzuna kadar, Türk milliyetçileri, devamlı olarak İngiltere ile çalışmaya bakmışlar, hatta Anadolu’nun işgalinden sonra bile, onu inandırmaya çalışmışlar, fakat her defasında onun, Türkiye’yi yok etme yolundaki arzusuna çarpmışlar, bu da, kendilerine, daha iyi bir savunma sağlama yolunu seçme zaruretini doğurmuştur. Böylece hareket planlarını geliştirerek, kendilerine yeni kaynaklar bulacaklardır.”[13]

            Oysaki Ankara Hükümeti her yönüyle güçlenmeye devam etmiştir. Sovyet Rusya ile de Sevr Antlaşmasının imzalanmasından on dört gün sonra Dostluk Antlaşmasını parafe etmişlerdir.

            Şimdi geriye gidip gelişmeleri Haziran ayından başlayarak kronolojik şekilde inceleyelim:

             1 Haziran 1920: İtilaf devletleri açısından, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında ABD’nin tavrı önemlidir. Bu bağlamda mandacılık açısından ABD’nin sorumluluk alması özellikle İngilizler tarafından isteniyordu. ABD Başkanı Wilson’da Ermenistan mandası taraftarıydı. Ancak Anadolu’ya gelip Mustafa Kemal Paşa ile de görüşen General Harbord, Anadolu’da mandater Ermenistan Devleti kurmanın hem siyasal ve sosyal hem de ekonomik açıdan olukça zor olduğuna dair rapor düzenlemişti. ABD Senatosu bu raporu da dikkate alarak Başkan Wilson’un Ermenistan mandası önerisini 13’e 52 karşı oyla ret etti. Bu karar İtilaf devletlerinin aleyhine olmuş, Ankara Hükümeti’nin Doğu politikasının da doğruluğu tescillenmişti. Sevr Antlaşmasının yürümeyeceğinin ilk işaretiydi.

            7 Haziran 1920: TBMM tarafından, İstanbul Hükümeti’nin imzaladığı ve imzalayacağı sözleşmeler, antlaşmaların geçersiz olduğuna yönelik 7 sayılı yasa yapıldı.

            8 Haziran 1920: Milli Aşireti ayaklandı. Ayaklanma 26 Haziran’da bastırılabildi.

            14 Haziran 1920: Ankara’da yayınlanan Hâkimiyeti Milliye Gazetesi, barış koşullarını “idam hükmü” manşetiyle verdi. Bu koşulların kabul edilemeyeceğini ve düşmanların bu kararına karşı yaşamak için direnmek gerektiği belirtildi.

            19 Haziran 1920: Milli Aşireti güçleri, ordu birlikleri tarafından dağıtıldı. Asiler Suriye tarafında düşmana sığındılar.

            22 Haziran 1920: Yunan Ordusu Milne sınırını aşarak saldırıya geçti.

            25 Haziran 1920: Fransız Parlamentosu’nda Anadolu’daki direniş tartışıldı. Eski Başbakanlardan Briand; “Mustafa Kemal ve çetelerinin bizim ülkemizdeki benzerlerine yurtsever denir” dedi. Şırnak’ta ise, Şırnak Aşireti reisi Süleyman Ağa, Musul’daki İngiliz komutanına mektup göndererek, İngiltere’ye bağlılığı ve Mustafa Kemal Paşa’ya karşı olduğunu bildirerek destek istedi. İngiliz Komutandan Bedirhanlı aşiretinden bir kişinin başkan olarak bölgeye yollanmasını da istedi. İngiliz komutan cevap olarak hain Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın Kuvayi Milliye karşıtı fetvasını yollayarak, fetvanın bölgede dağıtılmasını istedi.

            11 Temmuz 1920: İtilaf devletleri barış antlaşması imzalanmazsa, İstanbul’un Türklerden alınmasını ve Türklerin Avrupa’dan atılmasını kararlaştırdılar.

            16 Temmuz 1920: Sadrazam Damat Ferit Paşa, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir J. De Robeck’le görüşerek, antlaşmayı imzalamak istediğini, koşulların çok ağır olduğunu ve biraz yumuşatılabilirse, hükümet üyelerini daha kolay ikna edebileceğini söyledi.

            19 Temmuz 1920: Hürriyet ve İtilaf Fırkası/Partisi Başkanı Sadık Bey, Journal d’Orient gazetesine yaptığı açıklamada; “Şartları ne derece ağır ve elim olursa olsun fırkamız barış antlaşmasının imza edilmesinden yanadır” dedi.

            20 Temmuz 1920: İstanbul Hükümeti Sevr Barış Antlaşmasını imzalanmasını kabul etti ve Hadi Paşa ile Rıza Tevfik Bey’i ve Bern elçisi Reşat Halis Bey’i antlaşmayı imzalamakla görevlendirdi.

            22 Temmuz 1920: Saltanat Şurasına katılan 43 kişiden 42 kişi (Topçu Ferik Rıza Paşa hariç)Sevr Antlaşmasının imzalanmasını kabul etti. Bu durum Sadrazam Damat Ferit Paşa tarafından İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir J. De Robeck’e bildirildi.

            28 Temmuz 1920: Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını yok etmek için Kürtleri kullanmak istediğini bildirerek İngilizlerden destek istedi.

            4 Ağustos 1920: Sadrazam Damat Ferit Paşa Hükümeti bir bildiri yayınladı. Bildiride Sevr Antlaşmasının imzalanacağı açıklandı. Ayrıca “Bolşeviklerden yardım almak Osmanlı Devleti’ni küçültür. Anadolu’da isyancı İttihat Komitesi mutlaka ezilecektir” dendi. [14] [15]    

TBMM’de SEVR’E KARŞI TEPKİLER

            Sevr Antlaşmasının imzalandığı haberi Ankara’ya ulaşınca, Mustafa Kemal Paşa, derhal meclisi toplamış ve çok sert bir açıklama ile Sevr Antlaşmasının kabul edilmeyeceği belirtilmiştir. TBMM’de Sevr Antlaşması üzerine konuşan bazı milletvekilleri ve konuşmaları şöyledir.

            Erzurum Milletvekili Necati Bey; Efendiler, bizim izzeti nefsimizle, varlığımızla alay ediliyor. Bu kabul edilecek bir anlaşma methi değildir. Hangi Osmanlı Hükümeti? Ortada ne hükümet kalmış, ne başka bir şey. Böyle yapacaklarına o efendilere duyuralım ki, hayır efendiler, biz böyle zelilane ölmeyeceğiz. Eğer bizim idamımıza karar veriyorsanız bu kararınızı böyle uygulayamazsınız. Öldürmek için Avustralya ormanlarından birkaç milyon vahşi daha getiriniz. Kadınlarımızı kutsal yuvalarımızda, çocuklarımızı beşiklerinde, bizi de namus ve mukaddesatımızın korunması uğrunda cephelerde katlediniz ve ondan sonra baştan başa bir mezarlık haline gelecek olan Anadolu’da istediğiniz milletlere kaşaneler kurunuz. Bundan başka hiçbir şekil kabul etmiyoruz.

            Antalya milletvekili Hoca Rasih Efendi; Yaşamak isteyen bu milleti ortadan kaldırmak ve ellerinde ise gelsinler, kaldırsınlar da görelim.

            Konya milletvekili Refik (Koraltan) Bey; Acaba bu Sevr belgesi ile İngiliz uygarlığı adına Lloyd George cenapları ne zamana kadar öğünebileceklerdir.

            Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey; Eğer bu barış belgesi bize böyle elden ele değil de doğrudan gelen ve arz olunan bir belge olsaydı, bunu hiç tereddüt etmeden, düşünmeden, kürsüden ikiz okutmadan yırtıp yazanların suratına savurmak gerekirdi. Çünkü bu gün dünyada İslamları en çok tutsak etmek isteyen ülke İngiltere’dir.

            Manisa milletvekili Mustafa Necati Bey; Türkün açık hakkını ve İslam’ın şeref ve haysiyetini yıkan bir antlaşma bugün okunurken kalbimden kopan bir feryatla isyan ediyorum ve diyorum ki: Ey Avrupa, ey İngiltere! Senin koyduğun esası kabul etmeyecek bir Türklük ve İslamiyet vardır. O Türkiye ve İslamiyet topuyla, tüfeğiyle Yunan katliamına karşı isyan etmiştir. Bu isyan susmuyor. Bu isyan susmadan anlaşma olamaz. İzmir’de bu Türk ve İslam diyarında 300.000 İslam’ın merkezi ve yerleşme yeri olan bu şehirde 50.000 Türk’ü boğazlayan Yunanlılar, 150.000 İslam’ın da haysiyetini, ayaklar altına almış ve ırzına geçmiştir. Yunan barbarları İzmir’e sahip olurken bunlara karşçı savaşan Türkler bir tek Rum’un dahi burnunu kanatmamıştır. Eğer İngilizler altınlarıyla, kudretleriyle, barbarlıklarıyla, vahşilik ve şeytanlıklarıyla birkaç sefilin, üç beş vicdansızın imzalayacağı barış antlaşmasını Türk milleti adına imza edilmiş sanıyorlarsa aldanıyorlar. Çünkü Ferit Paşa ve yardakçıları bu milletin adamı, bu milletin ruhundan kopmuş kişiler değildirler. Ferit Paşa hain, vahşi ve canavardır. Böyle bir kişi bizim adımıza imza atamaz. Asla kabul etmeyiz. Biz buraya tüm İslam âlemi ve Türk âlemi adına gücümüzü kuvvetimizi göstermeye geldik. Bugün cephelerde çarpışan kardeşlerimiz İzmir bizim olmadan, bizim elimizden alınıp işgal edilen tüm vatan topraklarımız bize geri verilmeden silahlarını bırakmayacaklardır. Hiçbir kuvvet Türk’ün istediğini önleyemez. Avrupa’nın barışı yalandır, aldatıcıdır ve imza edilmeye layık değildir. Bizi bütün gücümüzle isyan edeceğiz ve bu antlaşmayı tasdik etmeyeceğiz.

            Mustafa Kemal Paşa; Siyasi, adli ve mali istiklalimizi imhayı ve tüm varlığımızı inkâr ve yok etmeyi hedef alan Sevr Antlaşması bizim için mevcut değildir.[16]  

            Sevr Antlaşmasına karşı bazı Gazetelerin Haberleri:

            Akşam Gazetesi (12 Ağustos 1920 tarihli sayısı): Manşet siyah çerçeveli Manşette; “Git vatan Kâbe’de siyaha bürün, ölümden sonra dirilen Türk nasıl yükselir” yazısı vardır. Ayrıca Çallı İbrahim tarafından günün anlamını belirten özel olarak resim yapılmıştır. 

            Dersaadet Gazetesi (12 Ağustos 1920 tarihli sayısı): “Bugün Türklerin matem günüdür. Her gecenin bir sabahı olduğunu unutma!” Ertesi gün sansür tarafından süresiz kapatılmıştır.

            İkdam Gazetesi (12 Ağustos 1920 tarihli sayısı): “Murahhaslar/Delegeler, Devlet-i Aliye’nin taksimine dair kararı nihayet önceki gün imza ettiler. Dün ne büyük bir millet, ne heybetli bir devlet idik. Bugün neyiz? Heyhat! Söylemeye dilim varmıyor

            İleri Gazetesi (13 Ağustos 1920 tarihli sayısı): “Bu uzun gecelerden birlik halinde kurtulacağız. Harbi Umumi ile başlayan tarih devri henüz kapanmadı.”

            Alemdar Gazetesi(12 Ağustos 1920 tarihli sayısı): “Dün en acı günümüzdü. Öteye beriye, siyah tüllerle örtülü bayraklar çekilmişti. Hemen bütün Müslümanlar dükkanlarını kapattılar. Saat tam 1’de arabalar, vapurlar, tramvaylar birkaç dakika durdu.

            Açıkgöz Gazetesi (16 Ağustos 1920 tarihli sayısı): “Bu anlaşma sulh değil, korkunç bir idam kararıdır.”

            Hakimiyeti Milliye(17 Ağustos 1920 tarihli sayısı): “İmza önemsizdir. Kanuni Esasiye’ye göre Sevr Antlaşması onaylanamaz.”

MADDE MADDE SEVR ANTLAŞMASI

            Sevr Antlaşması 433 maddeden oluşmaktadır. İlk 26 maddesi Milletler Cemiyeti ile ilgilidir. Milletler Cemiyetini kabul edip üye olan devletlerin amacını tekrarlayarak Sevr Antlaşması başlar.  

“MİLLETLER CEMİYETİ-BAĞITLI/ANLAŞMALI YÜKSEK TARAFLAR:

Uluslar arasında işbirliğini geliştirmek ve uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak için, savaşa başvurmamak konusunda birtakım yükümlülükler kabul etmek, gizlilikten uzak, adaletli ve onurlu uluslararası ilişkiler sürdürmek, Hükümetlerce, bundan böyle eylemsel davranış kuralı kabul edilen uluslararası hukuk kurallarına kesinlikle uymak, örgütlenmiş halkların karşılıklı ilişkilerinde adaleti korumak ve antlaşmalardan doğan bütün yükümlülüklere titizlikle saygı göstermek gerektiğini göz önünde tutarak, Milletler Cemiyeti’ni kuran işbu Antlaşmayı kabul etmişlerdir”

            Görüldüğü gibi Sevr Antlaşması, Osmanlı Devletinin paylaşımından başka, emperyalist güçlerin dünya paylaşımını da bir şekilde düzenlemek gibi amacı da vardır.

            27. madde ile 35. madde ikinci bölümü oluşturmakta ve Türkiye’nin sınırları başlığını taşımaktadır. Sevr Antlaşmasında Osmanlı Hükümeti denilmesine karşın, Osmanlı Devleti ibaresi kullanılmamış, onun yerine Türkiye ibaresi kullanılmıştır. Türkiye’nin Misakımilli sınırlarının çok daha küçüldüğünü görüyoruz.

            Üçüncü Bölüm Siyasal Hükümler başlığını taşımaktadır. İstanbul’un saltanatın başkenti olduğunu kabul etmekle birlikte Padişahın ve Osmanlı Hükümetinin davranışlarına göre bu hakkı her an elinden alınabileceği de özellikle belirtilmiştir.

            İstanbul maddesinden sonra 61. maddeye kadar Boğazlar ve Adalar ele alınmış ve tamamen Türkiye’nin elinden alındığını ve Müttefik Devletlerce kurulan komisyon ile her şeyin idare edileceği yazılmıştır. Sevr Antlaşmasında İstanbul ve Boğazlar bölgesinde dört temel komisyon kurulması öngörülüyordu. Bunlar boğazlar, maliye, ordu ve deniz kuvvetleri komisyonuydu. Osmanlı ordusu, kara, deniz ve havacılık denetim ve organizasyon komisyonları tarafından yapılandırılacaktı. Sevr Antlaşmasında öngörülen denetim ve organizasyon komisyonların süresi beş yıldı. Ancak İtilaf Devletleri bu sürenin sonunda komisyonun devam edip etmeyeceğine karar vereceklerdi. 

            62, 63 ve 64. maddeler “Kürdistan” başlığını taşır. İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcileri İstanbul’da bir araya gelerek Fırat’ın doğusunda, Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde Suriye ve El Cezire/Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini ilan edecektir. Bu bölgede yaşayan Kürtler bağımsız olmak isterlerse Milletler Cemiyetine başvurarak bağımsız olabileceklerdir. Bu bağımsızlık diğer maddelerde söz edildiği gibi aslında bir “manda” idaresi anlamındadır. Türkiye bu durumu peşinen kabul edecektir.

            83. madde sonuna kadar İzmir ele alınmıştır. İzmir kenti sözde Osmanlı egemenliği altında kalacak ancak bu egemenliğin her türlü kullanımı Yunanistan’a ait olacaktır. Sözde egemenliğin simgesi olarak Osmanlı bayrağı kentin dışındaki bir kaleye sürekli olarak çekilecektir. Bu arada bu kale de, Başlıca Müttefik Devletlerce saptanacaktır. Beş yılın sonunda İzmir’de kurulacak yerel meclis Milletler Cemiyetine başvurup Yunanistan’a bağlanmayı isteyebilecektir.

            84 ile 87. maddeler de Yunanistan’ın Türkiye ile sınır bölgeleri başta olmak üzere çeşitli mali yükümlülükler Yunanistan lehine ele alınmıştır.

            88. maddeden 93. Maddeye kadar Ermenistan başlığı konmuş ve Türkiye Ermenistan’ı resmen tanımanın yanında, sınırı konusunda da Ermenistan lehine hükümler konmuştur.

            94, 95, 96 ve 97. maddeler de, Suriye, Irak, Filistin bölgeleri belirtilip bu yerlerin “manda” yönetimi tarafından idare edileceği yazılmıştır.

            Hicaz Sultanı, 98, 99 ve 100. maddelerde yer almış ve Türkiye’nin Hicaz Devletini tanıdığını ve bu bölgedeki tüm haklarından vazgeçtiği belirtilmiştir.

            101 ile 112. madde sonuna kadar Mısır, 113 ve 114. madde Sudan, 115, 116, 117. madde Kıbrıs, 118, 119, 120. madde Fas ve Tunus, 121 ve 122. maddelerde Libya ve Ege Adaları ile ilgili düzenlemeleri içermektedir. Türkiye haklarından vazgeçmekte ve Müttefik Devletlerin tüm isteklerini kabul etmektedir.    

            123 ile 131. madde sonuna kadar olan bölüm vatandaşlık/uyrukluk kavramına ayrılmıştır ve Osmanlı Devletinden koparılmış olan yerlerdeki yaşayanların vatandaşlık haklarını düzenlemiştir.

            132 ve 139 maddeler “Genel Hükümler” başlığı altında Osmanlı Devletinin tarihten silindiğinin tescilini yapmaktadır. 139. madde özel bir maddedir. Şu şekilde antlaşmaya yazılmıştır:

            “MADDE 139. Türkiye, başka herhangi bir devletin egemenliği ya da koruyuculuğu altında bulunan Müslümanlar üzerinde, ne nitelikte olursa olsun, her çeşit egemenlik ve yargı hakkından kesinlikle vazgeçer. İşbu antlaşma gereğince Türkiye’den ayrılan ya da şimdi Türkiye’nin tanıdığı bir statüsü bulunan topraklarda hiçbir Osmanlı makamınca doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak hiçbir yetki kullanılmayacaktır.”

            Görüldüğü gibi Hilafet açıkça ortadan kaldırılmıştır.

            Dördüncü Bölüm azınlıkların korunmasına ayrılmıştır ve 140. Maddeden 151. madde sonuna kadar devam eder.

            Beşinci bölüm, ortadan kalkmış Osmanlı Devletinin kara, deniz ve hava kuvvetlerine ilişkin olup 207. madde sonuna kadar devam etmektedir. Türkiye’nin hava ve deniz kuvvetleri olmadığı gibi, kara kuvveti de sınırlı, jandarma ve kır bekçisi düzeyinde kabul edilmektedir. Türkiye adı verilen bölgelerde de Müttefik devletlerin kuracakları komisyonlar ile denetim sağlanacaktır.

            Müttefikler arası Kara Kuvvetleri Denetleme Komisyonu’nun ve Müttefikler arası Kara Kuvvetleri Örgütleme Komisyonu’nun görevleri antlaşmanın 200. maddesinde, Müttefikler arası Deniz Kuvvetleri Denetleme Komisyonu’nun görevleri antlaşmanın 201. maddesinde, Müttefikler arası Havacılık Denetleme Komisyonu’nun görevleri 202. maddesinde yer almıştır. 203, 204, 205, 206 ve 207. Maddelerde de bu komisyonlar ile ilgili hükümler getirilmiştir. Aslında Türklerin tarihten silindiği yazılmak istenmiştir.

            Altıncı bölüm, savaş tutsakları ve mezarlıklar başlığını taşır ve 208 den 225 madde sonuna kadar devam etmektedir. Türkiye her türlü olumsuzluğu kabul etmekle birlikte, Müttefik devletler ellerinde tutsak olan Türkleri, Türkiye’nin davranışlarına göre serbest bırakıp bırakmayacağına karar verecektir.

            Yedinci bölüm, 226’dan 230. madde sonuna kadar Türkiye’ye uygulanacak yaptırımları düzenlemektedir. Diğer maddelerin içinde Türkiye’ye uygulanacak yaptırımlar var olmasına karşın, emperyalistler bununla da yetinmemiş ayrıca yaptırımlar başlığı altında ayrı bir bölüm de oluşturmuşlardır. 

            Sevr antlaşması Müttefik Devletlerin Türkiye’ye kinini kustuğu bir antlaşma olarak kabul edilebilir. Çünkü Türkiye aleyhine olan bir durum, tekrar tekrar değişik maddelerin içine konularak defalarca yazılmıştır. Türkiye’nin egemenlik hakkının olmadığı hemen hemen her madde de tekrar edilmiştir.

            Sekizinci bölüm mali hükümleri içerir. Türkiye’nin sömürgenin ötesinde adeta köle olduğunun altını çizer. Ne üretip ne üretmeyeceğine, dışalım/İthalat ve dışsatım/ihracat yapıp yapmayacağına yapacaksa ne yapacağına, daha doğrusu aklınıza ne geliyorsa mali açıdan her olumsuzluğu Türkiye açısından antlaşmaya koymaya çalışmışlardır. Mali açıdan her şeye kurulacak Mali Komisyon karar verecektir. Türkiye Mali komisyonun izni olmanda hiçbir şey yapamayacaktır. Mali hükümler 231 den 260. madde sonuna kadar yer almıştır. Emperyalistler bununla yetinmemiş, Ekonomik Hükümler başlığı ile dokuzuncu bölümü de düzenlemiştir. Bu bölümde 317. madde sonuna kadardır. Ticaret ilişkilerinden antlaşmalara, sigorta başta olmak üzere her tür sözleşmelere, anlaşmalara, her türlü hak ve çıkarlara ilişkin düzenlemeleri içerir.

            Onuncu bölüm hava ulaşımı ile ilgilidir. Türkiye’nin hava ulaşımı ile ilgili hiçbir hakkı olmadığını on madde ile belirtir.

            On birinci Bölüm, 328. madde ile başlar 373. Madde sonuna kadar devam eder. Limanlar, suyolları ve demiryollarını düzenler. Limanların tamamı, su yolları ve demiryollarının her türlü aracı, gereci, malzemesi ve bunlarla ilgili her türlü tasarrufun Müttefik devletlere ait olduğunu ve Türkiye’nin bu durumu kabul ettiğini belirtir.

            On ikinci Bölüm farklılık gösterir. 414. maddeye kadar olan bu bölümün başlığı “Çalışma” dır. Milletler Cemiyetinden, işçi işveren ilişkisinden, çalışma koşullarından ve örgütlenmeden söz eden bu bölüm Türkiye ile ilgili olmayıp Dünya ile ilgilidir. Emperyalist devletler, Sosyalizm tehdidine karşı konumlanmışlar ve insan hakları kavramında işçi haklarını içeren düzenleme yoluna gitmişlerdir. Antlaşmanın başındaki 26 madde gibi bu bölümde yer alan maddeler de genel bir düzenlemedir.

            Son bölüm olan on üçüncü bölüm “Çeşitli Hükümler” başlığı altında 415 ile 433. maddeleri kapsamaktadır. Bu bölümde Türkiye aleyhine çeşitli hükümler yer almaya devam etmiştir.      

            SONUÇ OLARAK:

            Sevr Antlaşmasını, ABD Türkiye ile savaşmadığı gerekçesiyle, SSCB ise Milletler Cemiyeti’ne üye olmadığı için imzalamamıştır. Sevr Antlaşması, İtilâf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükümeti arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde, Fransa’nın başkenti Paris’in üç km batısındaki Sevr/Sevres banliyösünde bulunan Seramik Müzesi’nde/Musée National de Céramique imzalanmıştır.

            Antlaşma, İtilaf Devletleri Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, Çekoslovakya ile Osmanlı Devleti daha doğrusu İstanbul Hükümeti arasında imzalandı. Osmanlı Devleti’ni, Milli Eğitim eski bakanı/Maarif Nazırı, Ayan üyesi Bağdatlı Mehmed Hadi Paşa, Şurayı Devlet/Danıştay) eski başkanı, Ayan üyesi Rıza Tevfik Bey ve Osmanlı Bern elçisi Reşat Halis Bey temsil etmiştir. Bu kişiler Antlaşmayı imzalamışlardır. 23 Nisan 1924 yılında TBMM tarafından oluşturulan vatan hainliği nedeniyle Türkiye’den sürülen 150’likler listesine bu üç kişi de vatan haini olarak eklenmiş ve 28 Mayıs 1927 tarihli yasayla da yurttaşlıktan çıkarılmışlardır.

            Sevr Antlaşması Yunanistan dışında hiçbir devletin meclisince onaylanmamıştır. O sırada İstanbul’da Meclisi Mebusan kapalı olduğu için Osmanlı Meclisinde de onaylanması gerçekleşmemiştir. Antlaşma Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından, Vahdettin’in de görüşü alınarak onaylanmış ve Damat Ferit Paşa tarafından da ayrıca Hükümetin onaylanması yönündeki görüşüyle Saltanat Şurasına götürülmüş, Padişah Vahdettin’inde bulunduğu bu mecliste/Şura’da onaylanmıştır. Antlaşmanın onaylanması konusunda tartışmalar da vardır. 

            Saltanat Şurası’na katılmış olan eski Sadrazam Ahmet İzzet Paşa anılarında onaylama işini şöyle anlatmaktadır:

            “Tartışma garip bir şekilde geçti… Ayan’dan Topçu Rıza Paşa merhum, gür sesiyle itiraza kalkıştıysa da, Sadrazam Damat Ferit Paşa onu çirkin bir şekilde susturdu ve mecliste düşünce ileri sürülemeyeceği, konu oya konulacağı zaman kabul edenlerin ayağa kalkmasını, etmeyenlerin yerinde kalması gerekeceğini kahraman bir eda ile ihtar etti. Bunun üzerine Zat-ı Şahane/Padişah; “Böyle müzakere olmaz. Fayda ve zararlarına dair burada bulunanların görüşleri dinlenmelidir” buyurdular. Ferit Paşa bunun üzerine galiba daha önce konuşup anlaştığı bazı kişilerin görüşlerini sormuş, bunlar da hep kabul tarafında görüş ortaya koymuşlardır. Kabul edenler ayağa kalksın denilmesi üzerine Zât-ı Şahane birdenbire kalkıp salondan çıkınca herkes de tabii/doğal olarak ayağa kalkmış, komedya da bu şekilde sona ermiştir.”

            Vahdettin’in damadı İsmail Hakkı (Okday) da Şura’da yaşanılanları şöyle anlatmıştır:

            “Memleketin kalburüstü/ileri gelen vezir, paşa, eski nazır/bakan, ayan/senatör ve eşrafı adına İstanbul’da bulunan kim varsa davet edilmişti. Sadrazam Damat Ferid Paşa ilk sözü alıp kürsüye çıktı. Siyasi durumu dramatik bir şekilde açıklayarak söze başladı ve savaştan galip çıkan devletler tarafından hazırlanmış olan Sevr (Barış) Antlaşması’nın olduğu gibi ve herhangi bir değişikliğe uğratılmaksızın delege kuruluna sunulmuş olduğunu anlattı. Bu antlaşma taslağı ya aynen kabul edilecek yahut da reddedilecekti. Binaenaleyh toplantıda bulunanlardan istenen şey, ya bir evet yahut bir hayır’dan ibaretti. Herhangi bir maddenin değişikliği söz konusu olamazdı. Çünkü galip devletler bu noktada karar birliğine varmışlardı.

            Nihayet antlaşmayı kabul edenler ayağa kalksınlar denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’a salonu terk etmesi için işaret verdi. Kayınpederim Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah Vahdettin ayağa kalkınca da hazır olanlar saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkış antlaşmanın kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’ı selamlamak için mi olduğu anlaşılmadan oylama bir oldu bitti ile tamamlandı.”[17]

            Sonuç olarak Padişah Vahdettin Sevr Antlaşmasını bizzat onaylamamıştır. Ancak karşı da çıkmamıştır. Ülkeden kaçtıktan sonra yaptığı açıklamada Sevr Antlaşmasını doğru bulmadığını ancak, zaman kazanmak amacıyla İstanbul Hükümeti tarafından onaylanmasını istediğini söylemektedir.

            Sevr Antlaşmasını onaylayan Saltanat Şurasında şu kişiler bulunmaktaydı:

            Süfera/Elçiler Kurulu, Vükela/Bakanlar Kurulu ve bu kurullarda daha önce görev yapmış kişiler, Ayan/Senato Kurulu, Şurayı Devlet/Danıştay ikinci başkanları, Temyiz Mahkemesi başkanları, Divanı Muhasebat birinci ve ikinci başkanı, Şeyhülislam tarafından seçilmiş din adamlarından altı kişi, Bahriye Nazırı/Denizcilik Bakanı tarafından seçilmiş Deniz Kuvvetlerinden dört subay, Şeyhülislama bağlı Dar-ül hikmet-ül İslamiye (bir çeşit din üst kurulu) tarafından seçilmiş iki kişi, Fetva kurulunca seçilmiş iki kişi, Darülfünun/Üniversite’den çeşitli bölümlerden seçilmiş on beş kişi, İstanbul Barosu’ndan seçilmiş üç kişi, Matbuat/Gazeteci Cemiyeti’nden seçilmiş sekiz kişi, İstanbul Ticaret Odasından seçilmiş dört kişi, Dar-ül-Hilafet-ül Aliye medresesi müderrislerinden/öğretmenlerinden seçilmiş dört kişi, Vahdet-i Milliye/Milli Birlikçilerden iki kişi, Trabzon, Paşaeli Adana, İzmir Milli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinden ikişer kişi, Milli Kongre’den iki kişi, Hürriyet ve İtilaf Fırkası/Partisinden iki kişi, Sulh-ü Selamet Fırkası/Partisinden iki kişi, Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinden iki kişi, Milli Ahrar Fırkası/Partisinden iki kişi, Kürt Teali Cemiyetinden iki kişi katılmıştır. Toplantının güvenliğini de antlaşmayı kabul etmeyen tek kişi olan Topçu Korgeneral Hurşit Paşa sağlamıştır. 

            Türkiye Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri ile kınamış, antlaşmayı imzalayanlar ile Saltanat Şurası’nda olumlu oy kullananları 19 Ağustos 1920 tarihinde vatan haini ilan etmiştir.

            Bugün Sevr Antlaşmasını –yürekleri yetmediği için- dolaylı olarak savunan ve Milli Mücadeleyi ve Mustafa Kemal’i eleştiren İslamcı kesimlerin, liberal kesimlerin, bölücü kesimlerin ileri gelenleri, doğrudan emperyalizmin işbirlikçisi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu hazırladıklarını ve ülkenin bölünmesi için çalıştıklarını elbette ki biliyorlar. Bu durumu bilmeyen bu kesimleri dikkate alan insanlara da söylenecek tek bir şey vardır. Okuyun. Sadece size sunulanları değil, farklı görüşleri de okuyum. Maddi gerçek bir tanedir. Maddi gerçeği değiştirmeye çalışmanın, güneşi çamurla sıvamaktan öteye geçemeyeceği kesindir. 


[1] Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü. Taylan Sorgun. Kamer yayınları.1998. Sf:12

[2] Kürtçülük. Bilal N. Şimşir. Bilgi yayınevi. Ağustos 2007. Sf:260

[3] 1.Dünya Savaşı sırasında Taksim Anlaşmaları ve Sevr’e giden yol. Ahmet Hurşit Tolon. AAM. 2004. Sf:63

[4]1.Dünya Savaşı sırasında Taksim Anlaşmaları ve Sevr’e giden yol. Ahmet Hurşit Tolon.AAM. 2004. Sf:89

[5] Kürt Sorunu. Altan Tan. Timaş Yayınları. Kasım 2010. Sf:161

[6]1. Dünya savaşı sırasında yapılan Taksim Anlaşmaları ve Sevr’e giden yol. Ahmet Hulusi Tolon. AAM.2004.Sf:175

[7] Musul Meselesi Kronolojisi. Mim Kemal Öke. Türk Dünyası Araş. Vakfı.1991.Sf:52

[8] Musul Meselesi Kronolojisi. Mim Kemal Öke. Türk Dünyası Araş. Vakfı.1991.Sf:51

[9] Musul Meselesi Kronolojisi. Mim Kemal Öke. Türk Dünyası Araş. Vakfı.1991.Sf:53

[10] Kürt Sorunu. Şükrü Mehmet Sekban. Kamer yy.1998. Sf:26

[11] Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika. Salahi R. Sonyel.Cilt 1. TTK 1991 sf:207

[12] 50 Soruda Milli Mücadele. Ahmet Hür. Puslu yy. Mart 2017. Sf.340

[13] Çankaya Akşamları. Berthe G. Gavlis. Cumhuriyet yayınları. 2001. Sf:59

[14] Kurtuluş Savaşı Günlüğü(cilt 3). Zeki Sarıhan. Türk tarih Kurumu.1995

[15] Kürtçülük. Bilal N. Şimşir. Bilgi yayınevi.Ağustos 2007.

[16] Sakarya’dan Lozan’a Veli Yılmaz. Kastaş yayınevi.2008.Sf:91-92 

[17] Yanya’dan Ankara’ya. İsmail Hakkı Okday.1975. Sf.414