Stalingrad

Hayati Uçar
984 views

1942 yılının ağustos ayının son günleri, Alman ordularını bekleyen Stalingrad halkı ve kızıl ordu, kentin varoşlarında bitkin, yorgun fakat umutla, kenti çevreleyen kilometrelerce alanda savaşa hazırlanıyorlardı. Ağustos güneşi sanki inat edercesine sıcaklığını dalga dalga Stalingrad’ın üstüne yayıyor, insanlar nefes almakta bile zorlanıyordu. Gökyüzü alabildiğine açıktı, gözcü Alman uçakları çok uzaklardan görülebiliyordu. Sivrisinekler sessiz sedasız arazide bulunan insanların ellerine, yüzlerine açıkta kalmış ayaklarına konuyor, kan emiyordu. İhtiyar bir Rus çıplak koluna konan sivrisineği öldürmek için vururken “defol kahrolası sinek Almanların kanımızı emdiği yetmediği gibi birde siz çıktınız başımıza” deyip şapkasını hızlıca kolunun üstüne vuruyordu. Kızıl ordu da askerler, subaylar ve yardım eden siviller o kadar kalabalıklardı ki, göz alabildiği kadar çok insan denizde yükselen alçalan dalgalara benziyordu. Kadın erkek yaşlı ellerinde kürekler, kazmalar, el arabaları toprak çekiyor, mevzi kazıyor, derin çukurlar açıyorlardı.

Çocuklar, kalabalıklar arasında çekirge gibi koşturarak su dağıtıyorlardı. Birine su verdiğinde diğer isteyene çamurları atlayarak bardağı uzatıyor, içine suyu boşaltıyordu. Birçok çocuk birbiriyle yarışıyordu. Volga Nehri’nin üstünde karınca kadar çok insan mavna kayık mevzilere cephane taşıyor, kıyıya malzemeler bırakıldıktan sonra tekrar yenisini almak için geri dönüyorlardı. Sayıları yüzbinleri geçen insan yığınları, gelecek olan savaşın biraz daha gecikmesini, en azından hazırlıkların bitmesini ister gibi hızla ellerindeki işi bitirmeye çalışıyorlardı. Siperler, mevziler, tel örgüler ve belirlenen yerlere yerleştirilen patlayıcılar savaşın son hazırlıklarıydı. Faşistlere ne kadar çok engel çıkartılır ve bu cephede durdurulması sağlanırsa o kadar çok faşist etkisiz hale getirilebilirdi. Çok ileriden top sesleri yankılanıyor sanki “biz geliyoruz” diye haber ediyorlardı.

Almanlar ülkeyi sanki bir bıçakla keser gibi yararak ilerlemişler ve Stalingrad’a kadar savaşı getirmişlerdi. Kızıl ordu, Stalingrad’ın her bölgesini metre metre savaşacak şekilde, sokak, fabrika, kurumsal binalar ne varsa mevzi haline getirmişti. Yüksek binaların çatılarında uçaksavar silahları mevzilenmişti. Alman gözcü uçakları Luftwaffe’lerini dürbünleriyle gözetleyen subayların emirlerini bekleyen askerler, parmakları tetikte bekleyerek gökyüzünü tarıyorlardı. Makinalı tüfekli piyade askerleri için ve en alt girişlerde topçular için mevziler oluşturulmuştu. Su depoları, fabrika bacaları, ağaç tepelerinde daha önce askeri okullarda eğitim almış keskin nişancılar saklanmış, düşmandan gelecek her türlü saldırıya hazırlıklı bekliyorlardı. ( Bu arada şunu söylemek gerekiyor ki Stalingrad savunmasında keskin nişancılar bir destan yazarak savaş tarihine isimlerini yazdırmışlardır.) Hatta Vasili Zaytsev, normal bir piyade tüfeğiyle 30 Alman askeri öldürünce ona keskin nişancı tüfeği verilmiş, savaş süresince 225 asker ve subay öldürdüğü tespit edilmiştir. Bunların içinden 11 tanesi Alman keskin nişancısıdır. Vasili savaştan sonra Lenin Nişanı almıştır.

Savaş Stalingrad’a dayanmıştı, bütün kente yayılabilirdi. General Jukov Stalingrad merkezinde yardımcısıyla konuşuyor ve şöyle diyordu: “Savaş evimize kadar geldi. Almanları yıpratmak adına, Sovyet halkını ve sanayimizi cephe gerisine taşıyana kadar elimizden ne geliyorsa yaptık artık geri çekilmek yok. Savaşı Stalingrad’da karşılayacağız.”

“Komutanım halk da aynısını söylüyor, biz daha ne kadar geri çekileceğiz diyorlar ve kentten ayrılmıyorlar.”

“Sovyet halkı biliyor ki bu bir vatan savunmasıdır. Bizim bu topraklardan başka gidecek bir yerimiz yoktur.” diyordu.

Hitler ise Stalingrad hakkında: “Volga’ya gelmek istiyordum. Rastlantı olarak bu şehir Stalin adını taşıyor. Ancak sırf bu nedenden dolayı oraya yürüdüğümü düşünmeyin. Çünkü orası çok önemli bir noktadır. Onu almak istiyordum ve siz de biliyorsunuz, biz buraya çağırıldık. Yani ona sahibiz. Orada sadece birkaç küçük yer var.” demektedir.

Stalingrad Volga Nehri kıyısına kurulmuş, Rusya’nın stratejik olarak kalbine açılan bir kentti. Sanayisi ile dikkat çekiyordu ve savaş tanklarının ve silahlarının çoğu buradaki fabrikalarda üretiliyordu. Savaş sırasında işçiler bir yandan üretim yaparken bir yandan da savaşıyorlardı.

Hitler, Stalingrad’a saldırması için daha önce Almanya’da merkez karargâhta görev yapmış Feldmareşal Friedrich Paulus’un emrine 6. orduyu verir. 6.ordu Fransa’yı işgal ettikten sonra Dnipro Ukrayna savaşını kazanarak 600 bin kişilik orduyla ilerler. SS askerleri, geçtikleri köylerde kasabalarda arkada hiçbir partizan unsur bırakılmayacak şekilde, katliamlar tecavüzler ve kitlesel temizlik yaparak Stalingrad kapılarına dayanmıştı. Alman 6. ordusunun asker yapısı sadece Almanlardan oluşmuyordu. Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu üç temel Mihver devletinin dışında, Macaristan, Romanya, Finlandiya ve Bulgaristan gibi devletler de yeni toprak kazanmak, eski düşmanlarıyla savaşmak için veya işgal altında zorunlu olarak Mihver Devletleri’ne katılmışlardı. General Paulus Stalingrad’a, temel gücü Almanlardan oluşan ve yan bölükleri müttefik diğer devletlerden kurulu bir orduyla gelmişti. Paulus yan kanatlara çok güvenmiyordu. Savaşın başından beri Alman ordularının yaptığı taktik, hava gücüyle cepheyi ağır toplarla tanklarla bombalamak ve geriye ne kaldıysa mekanize birlikler ile girerek temizlemekti. Fransa’yı 32 günde işgal eden bu taktikti. Buna “Yıldırım Harekâtı” diyorlardı. (Blitzkrieg)

Paulus’a göre, Stalingrad’a aynı şekilde yıldırım hızıyla saldırılacak, şehir tanklar ve toplarla yerle bir edilecek, üzerinde yaşayacak bir tane insan bile kalmayacak şekilde bombalanacak, tanklar cesetlerin, harabelerin üzerinde ilerleyecek, geride kalan mekanize birlikleri tarafından yok edilerek silme süpürme harekâtı yapılacaktı. Alman savaş silahları cephe savaşına göre değildi, sadece bu stratejiyi uygulayacak şekilde üretilmişti. Burada yapılan cephe savaşı deneyimi Almanlara mağlubiyeti getirmişti.

Paulus’un planı, hızla ilerleyerek cephede derin oyuklar açıp bu oyukları birleştirerek kapatmaktı. Harita üstünde bu çok kolaydı, gerçekte ise çok zordu. General Jukov kendi gücünün farkındaydı. Almanların silah ve hava gücü olarak üstünlükleri tartışılmazdı. Kızıl ordunun askeri ise yorgun, yıpranmış ve teçhizat eksiği vardı. Bütün bunlara rağmen moral gücü iyi olan asker sayısı fazlaydı.

Stalin “Stalingrad’a bir adım dahi geri çekilmeyeceğiz” demişti. Zaten Sovyetler Birliğinin gözbebeği olan bu sanayi şehrini düşmana bırakmak savaşı kaybetmek demekti. Volga Nehri aşıldıktan sonra Nazilerin önünde düz bozkırlar stepler duruyordu. General Jukov halktan gelen bir insandı. 1917 Ekim Devrimi oluncaya kadar fabrikalar da çalışmış, işçilerin nasıl ezildiğini bizzat yaşayarak öğrenmişti. General Jukov 1917 Ekim Devrimden önce Bolşevik Partisine katılmış, beyaz orduya karşı savaşta atlı birliklerin komutanı olarak askere başlamıştı.

Askeri alanda birçok başarısı olsa da en büyük yeteneği sivil savaş yani “Gerilla Savaşı” üzerineydi.

Halhin Gol Savaşı’nda, Moğolistan da sivillerin Japonlara karşı savaşını örgütlemiş ve başarılı olmuştur. Bu savaştan sonra Japonya bir daha Sovyetler Birliği’ne saldırmamıştır. Şimdi de Stalingrad savunmasını başarması gerekiyordu. Elinde olanı da olmayanı da iyi biliyordu.

Tarihler 23 ağustosu gösterdiğinde General Wolfram Von Richthofen komutasında Alman Hava Kuvvetlerinden Luftwaffe 4 tarafından ilk saldırı düzenlendi. General Aleksandr Mihayloviç Vasilevski’nin “Unutulmaz, trajik bir gün” olarak tanımladığı bu günde Almanlar yıkıcı hava akınlarıyla Stalingrad’ı cehenneme çevirmeyi başarmış, ayrıca Sovyetler ‘in 201 uçak kaybetmesine sebep olmuşlardı. Alman tank, panzer, piyade tümenleri büyük çapta harekete geçmiş, attıkları bombalardan, alev kusan makinalardan, yanan-yıkılan binalardan gökyüzünü simsiyah duman kaplamış kimse bir şey göremiyordu. Uçaklar, tanklar, toplar günlerce Stalingrad’ı bombaladı. Halk binaların yıkıntılarında, mahzenlerde, kanalizasyonlarda saklanıyor, yıkılan binaların altında kalanlara ve yanan evlerin söndürülmesine yardım ediyorlardı. Kızıl ordu askerleri can siper halde savaşıyordu. Bombalar, kurşunlar yağmur gibi yağıyor, ara sokaklara giren her alman askeri imha edilirken, Sovyet halkı büyük kayıplar veriyordu.

Alman Panzerleri ve tankları “Molotof kokteyli” karışımlı benzin şişeleriyle imha ediliyor, ilerleme bir türlü istenildiği gibi gerçekleşmiyordu. Almanlar yakaladıkları Sovyet vatandaşlarını korku yaymak için diri diri yakıyorlar, gözle görülecek yerlere asıyorlardı. Vasili Zaytsev bir röportajında bu duygularını şu cümlelerle ifade ediyor: “Ağaçlara asılmış bir genç kız veya çocuk gördüğümüzde, üzerimizde dehşet verici bir etki yaratıyordu.”

Başka bir Sovyet askeri Pyotr Zayonçovski Nazi’ler çekildikten sonra terk ettikleri bölgede keşif yaparken karşılaştığı bir Kızıl Ordu askerine uygulanan işkenceleri anlatıyor. Zayonçovski askerin derisinin yüzüldüğünü ve tırnaklarının çekildiğini ayrıca gözlerinin oyularak yüzünün asitle yakıldığını ifade ediyor.

* *(Kaynak: Stalingrad: The City that Defeated the Third Reich ) Jochen Hellbeck

Bu vahşet Sovyet askerlerini korkutmuyor daha da güçlü savaşma azmi veriyordu. Kızıl Ekim Çelik Fabrikası, Traktör Fabrikası, Barrikady Top Fabrikası, Ana Demiryolu İstasyonu ve Mamayev Kurgan Tepesi uğruna sürdürülen direnme, tarihe geçti. Almanlar, yıldırım harekâtından sonra şehirde molozlardan başka hiçbir şey kalmadığını düşünüyorlardı, görüntü öyle gösteriyordu. Binalardan geri kalan sütunlar ve kolonlardı. Fakat Sovyet vatandaşları ve askerleri gövdelerinin sığdığı her yerden çıkarak savaşmaya devam ediyorlardı. Savaşta artık mesafe yoktu, sokak sokak, kat kat, ev ev savaş veriliyordu ve insanlar birbirlerini öldürüyordu. Paulus, zamanın aleyhine işlediğini biliyordu. Bu savaş uzarsa çok hızlı tersine dönebilirdi. Bunların da hesabını yapıyor, elinden geldiği kadar çok askerini cepheye sürüyordu. Elinde istediği kadar asker olmamasına kızıyordu. Bir de Stalingrad’a gelirken, Hitler 6. ordunun bir bölümünü Azerbaycan topraklarına saldırarak petrol bölgelerini ele geçirmesi için görevlendirmişti. Bunun büyük bir hata olduğunu düşünen General Paulus, ordunun ikiye bölünmesinin yanlış bir karar olduğunu söylüyordu. Bir başka tehlike ise cephe gerisi savaşı veren partizanlar Alman demiryollarına sabotajlar yapıyor, yiyecek, içecek, kışlık giysi sevkiyatını yapan trenler ve tren yollarını havaya uçuruyorlardı.

Almanya’dan binlerce kilometre uzakta bulunan toprakların üzerindeki rayları koruyamayan ve lojistik destek alamayan Almanların hızı kesilmiş, erzak ve cephane sıkıntısı başlamıştı. Kızıl ordu daha büyük sıkıntı çekiyordu çünkü sadece kendini değil sivil halkı da beslemek durumundaydı. Bazen bir dilim ekmekle savaşa gidiyorlardı. Kentte canlı hayvan kalmamıştı. Kedi, köpek, at, hatta fare bile ateşte pişirilip yeniyordu. Ekim ayına gelindiğinde kış kendini çok güçlü hissettirmeye başlamıştı. Almanlar ne kadar saldırırsa saldırsın, karşılarında bir duvar vardı ve geçilmiyordu. Jukov bunu hesap etmişti. Kent bombalandığı için bina yıkıntıları ve moloz yığınlarından ibaretti. Tanklar, panzerler istediği gibi hareket edemiyor, yıkıntılar tank ve panzer paletlerine engel oluyordu. Yine de Alman birlikleri birçok bölgede uçaklar sayesinde ilerleme kaydetmiş, Volga da birkaç bölgede kızıl orduyu sıkıştırmışlardı. Jukov’ un daha önce Volga kıyılarına mevzilenmiş gizli bir silahı vardı. Aynı anda yirmi füze atan Katyuşa Silahları Volga kıyılarında daha önce gizlenmiş kamyonların sırtlarında şimdi ateş kusuyordu.

Büyük zayiat verseler de Almanlar ilerlemeye devam ettiler. Alman birlikleri şimdi daha vahşice saldırıyordu. Stalingrad Savaşında bir bina 6 saat içinde 14 kere el değiştirmiş ve onlarca ölüme yol açmıştı. Stalingrad’ın yüzde doksanı Almanlar tarafından ele geçirilmişti. Tarihler 8 Kasım’ı gösterdiğinde savaşın rengini değiştiren ilk gelişme yaşanmış, Alman Hava Kuvvetleri Luftwaffe 4’ün tüm birlikleri olağanüstü hal nedeniyle Avrupa’ya bizzat Hitler tarafından gönderilmişti. Stalingrad’ı büyük ölçüde kazandığını düşünen Hitler, Sovyetler ‘in savunmada kalacağından ve geriye kalan birliklerinin savaşı idare edeceğinden emindi. Ancak bu ayrılık Sovyet Birliklerinin Hava Kuvvetlerine avantaj kazandırmış ve Alman panzerlerinin büyük kısmı hasar görmeye başlamıştı. Savaş başladığından beri 600 bin ton bomba atılmış kent yerle bir olmuş fakat hala direniyordu. Bu direnme, ağır kış koşulları ile birleşince Alman birliklerinde ağır ağır yenilme ihtimallerini düşündürmeye başlamıştı. Giderek kazanma umutları azalıyordu. Almanların en korktuğu şey başlarına gelmişti, eski askerler savaşın bu kadar uzamayacağını düşünüyor kışın ne getireceğini daha önceden biliyorlardı. Fakat bu kış Avrupa kışına benzemiyordu. Akşam tuvalete giden arkadaşlarını sabah aynı oturuş biçimde donmuş buluyorlardı. Bir başka zamanda ayağının sıktığını düşünen bir asker ayakkabısını çıkarttığın da ayağının üstündeki etlerin döküldüğünü ve sade kemiklerinin kaldığını görüyordu. Ekmek tayinleri yarıya düşmüş artık eskisi gibi beslenmeyen Almanlar hem fiziki hem de psikolojik güçlerini yitirmeye başlamıştı. Bir yandan da dizanteri, bit ve salgın hastalıklar iki tarafta savaşan askerlerin ortak sorunuydu.

General Jukov zamanın geldiğini düşünerek kararını verdi. İçeriye doğru çektiği Alman Ordularını tanklarla iki taraftan kıskaç hareketi ile sıkıştırmaya başladı. Buna, “Kucaklama Harekâtı” deniyordu. Kıskacı yavaş yavaş daraltıyordu, makas kapanırsa Almanların kurtulma şansları kalmayacak, 300.000 Alman askeri bu cenderenin içine hapsedilecekti. General Paulus’un tahmini doğru çıkmıştı. Müttefik ülkelerin askerleri yan bölgeleri koruyamamış Sovyet tanklarını görünce cephe parçalanmış birçoğu silahlarını bırakıp kaçmıştı.

General Paulus tehlikeyi fark edince Hitler’den yardım istedi. Hitler yardımın geleceğini ve savaşmaya devam etmesini söyledi. 4. Ordu yardıma gelse de çok etkili olmadı çember daralmaya başlamıştı. Paulus’un bir şansı vardı, geri çekilerek daha kapanmamış makastan çıkıp askerlerini kurtarmak istiyordu. Bunu Berlin’e bildirdiğinde Hitler yerinde kalmasını ve geri çekilmemesini emretti. Hitlerin ona “Sizi feldmareşal yapıyorum ve şunu unutmayın ki şimdiye kadar hiçbir Alman feldmareşali esir düşmedi.” dediği Friedrich Paulus bu olayın ertesi günü teslim oldu.

2 Şubat 1943’te Nazi’ler Stalingrad’da teslim oldular. İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktasını oluşturan bu zaferi Stalingrad için bütün gücünü seferber eden Nazi Almanya’sının mutlak yenilgisi izleyecekti. 6. Ordu’yu yöneten Alman Feldmareşali Friedrich Paulus’un psikolojisi o teslim olduktan sonra odasına ilk giren asker olan Yarbay Leonid Vinokur tarafından şu sözlerle ifade ediliyor; “Ben içeri girdiğimde yatakta yatıyordu. Orada paltosu ve kasketiyle yatıyordu. İki haftalık sakalıyla duruyordu ve bütün cesaretini kaybetmişti.” Yayınlanan röportajlarda askerlerin en fazla moral desteğini cephe hattında birlikte savaştıkları Komünist Parti üyelerinden aldıkları vurgulanıyor. Halk Komiseri Vasilyev bu durumu şu sözlerle anlatıyor: “Eğer bir komünist hücuma koşan ilk kişi olmazsa bu son derece utanç verici bir şeydi.” “Stalingrad“ kitabının yazarı Jochen Hellbeck incelediği belgelerden yola çıkarak, Ağustos 1942 ile Ekim 1942 arasında Stalingrad’da cephede bulunan askerler arasında Komünist Parti üyelerinin sayısının 28.500’den 53.500’e çıktığını tespit ediyor. Hellbeck, Der Spiegel’e verdiği röportajda “Kızıl Ordu siyasi bir orduydu.” diyor.