Sistemin İçinde Kaybolan İnsanlık
Bir zamanlar insan, kendi vicdanının yankısını duyardı. Şimdi o yankı beton duvarlara çarpıyor, geri dönmüyor. Her şey hesaplanmış, ölçülmüş, etiketlenmiş… ama hiçbir şey hissedilmiyor. Sistem öyle büyüdü ki, artık insanı değil; insan sistemi taşıyor omzunda. Herkes bir rolün içinde, herkes bir kurala tutsak. Ruhlarımızın yerini prosedürler, kalplerimizin yerini veriler aldı. Biz, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bu düzenin içinde, yavaş yavaş kayboluyoruz.
Sanki günümüzde insanlar tekdüze, makineden çıkmış robotlar gibi. Herkes birbirine benziyor; gülüşleri sahte, bakışları yorgun, sözleri ezberlenmiş. Duygu dünyaları solmuş; hissetmeyen, düşünmeyen, sorgulamayan bireylerle çevrildik. Ne ara bu kadar mekanik olduk, hangi durakta insanlığımızı unuttuk, yoksa hep böyleydik de ben mi geç fark ettim bilmiyorum.
90’lı yılların çocuğu olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum; çünkü biz bir teknoloji laboratuvarında değil, sokakların sesinde büyüdük. Beton duvarların değil, komşu teyzelerin ,mahalle arkadaşlarının, akşam ezanının sesini bilirdik. Hayatı ekranlardan değil, göz göze bakarak öğrenirdik. O yüzden midir bilmem, ben hâlâ annemin ve babamın bana küçükken verdiği öğütleri unutmam. Hâlâ sokakta yemek yiyemem mesela; ne zaman bunu yapsam, içimde bir suçluluk hissi belirir. Ailemin sesi çınlar kulağımda: “Oğlum, insan nerede olursa olsun ekmeğini paylaşmalı,” derdi babam. Şimdi o sözleri tutmak bir direnç meselesi gibi geliyor bana.
“Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir.” demiş bir yazar; sanırım bundan daha doğru bir tespit olamazdı. Çünkü artık vicdan, bu çağın lüksü haline geldi. 90’ların çocuklarının vicdanı vardı; çünkü onların ebeveynleri, insanlığın ne olduğunu hâlâ hatırlıyordu. Ama son yirmi yılda dünya başka bir yöne evrildi. Kötülük sistemleşti, iyilik romantik bir kavrama dönüştü. Kötüler arsızlaştı; duygusuz, hayasız, başkalarının acılarına kör olmuş insanlar etrafımızı sardı. Ve biz, bu kalabalığın içinde kendi yalnızlığımızla baş başa kaldık.
Emek, her zaman en değerli sermayemizdi. Çalışarak üretmek, ekmeğini helal yoldan kazanmak ve hiçbir koşulda başka bir insanın emeğine göz dikmemek ilkesiyle yetiştirildik. Ama bugün üzülerek söylemek gerekirse, bu değerler dünyanın dört bir yanında kayboldu. Hırsızlar peydah oldu; kolay yoldan para kazanmak adeta bir erdem gibi yüceltiliyor. Hırsızlık, yolsuzluk, insanları zehirleyerek uyuşturucu ticareti yapmak sıradan bir mesele hâline geldi. Silah tüccarlarının işleri öylesine normalleşti ki, onlar için fuarlar düzenlenir oldu; kara para aklamak ise neredeyse masum bir uğraş gibi sunuluyor. Dünyanın her yerinde fuhuş, hiç görülmediği kadar arttı. Emek değersizleşti; insanlar bu namussuz çağda, kolay ve kirli para kazanmanın yollarını ararken yaptıklarını kendi vicdanlarında meşrulaştırdı. Böylece
insanlık, sessiz bir izleyiciye dönüştü; gözlerini kapattı ve kulaklarını tıkadı
Ama tüm bu karanlığın ve sessizliklerin ortasında, insanlığın hâlâ kaybolmadığını gösteren bir ışık var. Vicdanı hâlâ çarpanlar, emeğe hâlâ saygı duyanlar ve doğru olanı seçmekten vazgeçmeyenler için bir çıkış yolu her zaman mevcut. Dünya bir anda değişmeyecek belki; yozlaşma yaygın, karanlık derin… ama küçük bir farkındalık, zincirleri kırabilir ve umudu yeniden yeşertebilir. Başkasının acısına gözlerini kapatmamak, hakkaniyetin ve dürüstlüğün değerini hatırlamak, emekle yoğrulmuş bir yaşamı savunmak, bu ışığı canlı tutar. Kaybolmuş gibi görünen insanlık, her defasında yeniden uyanabilir; yeter ki biz gözlerimizi açalım, kalplerimizi donmuş duvarlardan kurtaralım ve kendi içimizde bir ateş yakalım. Çünkü mücadele dediğin son nefesine kadar verilir… Öyle iki tur koşmakla dünya değişmez… (Vedat Türkali) İşte o ateş, dünyanın karanlığını aydınlatacak tek ışık olabilir.
