Ol Dedim Oldu

Mustafa Angın
903 views

     Hadid / 22 “Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın.”

     Zorunlu olarak, başımıza gelecek musibetlerin “belaların” biz daha yaratılmadan bu kitapta yazılmış olmasına değineceğiz.

     Eğer kitapta yazılanın tahrifata uğradığı, zaman içinde yorumlandığı, değiştirildiği düşüncesinde iseniz, kitabı bir kenara bırakarak yolumuza öyle devam edelim derim.  Yok, kitap doğru diyorsanız, yine cevabını bu yolda bulabilirsiniz.

     Ol dedim oldu; ne demek? Yokluk olan, yok olan bir durumdan, bir anda varlık olan, var olan duruma atlamak demektir.

     Hani dünyayı 6 günde yarattı derler ya, o yaratmadan söz ediyoruz. O zamanlar daha evren sözü geçmediği için, dünya üzerinden gidelim diyorum.

     Yani dünyanın, gelecekte belli bir zamanda var olmasından söz ediyoruz. Ancak filozoflar burada biraz sıkıntı görmüş olacaklar ki, olayı yorumlayan yetkili de olmayınca, sonrasında yaratılan bir dünya için, O’nun bir şeyi yapmasını geciktiren şey, onu yapmasına engel teşkil eder demişler. Çünkü tanrının bu maksadını gerçekleştirmekten alıkoyacak her hangi bir şey kesinlikle mümkün olmadığına göre, bu isteğini tatmin edebilmesi için, neden belli bir süre beklemek zorunda kalsın ki demişler. Eğer yaratma, tanrının istediği biricik tek sebep ise, önceliği o ise, yaratma eylemini ertelemesi değil, her ikisinin birlikte var olması gerektiğini söylemişler. Ancak bu durumda, ol dedim oldu ne yazık ki olmuyor. Çünkü yaratanla yaratılanın aynı anda varlık alanında olması gerektiğinden.

     Sorunu çözemedik. Niye. Her ikisi aynı anda varlık alanında ise, zaten yaratma edimine ihtiyacı olan bir durum söz konusu değildir. O zaten vardır. Var olan bir şeyi yaratanı olmayacağı için de, bu şeyi yaratan için, o dur diyemeyiz.

Yaratanın yaratıcı gücünün olmaması ise, kendisinin de olmadığı gerçeğine götürür. Çünkü ol dedim demek için, bir şeyin olmaması gerekir. Ne kısır döngü değil mi?

     Varsayalım ki, her şeye gücü yeten bir tanrı, yokluk anında canı sıkıldı. Yok öyle olmaz. Ne diyelim. Gücünü gösterdi diyelim. Kime karşı? Onun gücü ötesinde güç yok ki. Peki, ne diyelim. Bir şey diyemediğimiz durumdaki dediğimizi diyelim. Onun hikmetinden sual olunmaz diyelim. Ve dünya ile birlikte, insanı da yarattığını varsayalım. Yok varsayamayız. Tanrı iradesinde olasılık olamaz. Kesinlik vardır. Yarattı demek zorundayız. İyi de yaratmak zorunda mıydı? Onun için bir zorunluluk olabilir mi? Bir zorlama filan. Olası değil. Pekâlâ. Onun da hikmetinden sual olunmaz diyelim. Ancak sual olunmaz kısmını bir tarafta bekletip, biraz da meseleye tanrısal bakalım isterseniz.

     Eğer yaratma gücünü sonradan kullanan bir Tanrı’dan söz ediyorsak, yaratma gücünü de sonradan yaratmıştır gibi bir kavram karşımıza çıkar? Çünkü yaratma gücü olan bir yaratanın, öncesinde onaylamadığı bir değişimi, sonrasında var etmesi, yaratma kudretini de sonradan yarattığı anlamına gelir ki böylesi bir çelişki, Tanrı kudretini sorgulamamıza ne­den olur.

     Eğer kudreti ezeli olduğu halde, evreni sonradan yaratmış ise, sonradan yarattığı şey için neden beklediği değil, sonradan yaratacağını kendi­sinin başından beri bilmediği anlamına gelir. Bu durumda,  sonradan belirleyeceğini başından bilmeyen bir iradeden söz etmiş oluruz ki, bu da tanrı iradesinden kuş­ku duymamızı sağlar. Çünkü sonrasında yaratılmış bir evren kararı, eze­li davranışını değiştiren bir yaratıcıya yakışan bir kudret olarak gözük­meyecektir. Biz gözükmeyeni göstermek istedik, hepsi bu.

     Zira Tanrısal irade, bir eylemi başlatabilme, başlattığı eylemi devam ettirebilme yetisidir. Zorlama ve zorunluluk olmaksızın, uygulama gücünü ifade eder. Eğer tanrı bu iradesini, dünyayı sonrasında yaratmak için kullanmışsa, onun başlangıçta yaptırım gücünü engelleyecek ikinci bir gücün gerekliliği ortaya çıkar. Oysa ikinci etkin bir gücün olmadığı evrende bu bekleyişin sebebi, onun tekil gücünü sorgulamaya taşır.

     Tanrısal yönün bu sorgulanması mutlaka insana yansıyacaktır.

     Çünkü yaratanın ezeli iradesi, sonradan irade etmesine engeldir. Çünkü sonradan ne irade edeceğini de ezeli ilmiyle bilmek zorundadır. Yaratıcının önceden takdir ettiği olayın meydana gelmemesi imkânsız ise, insanın kendi iradesiyle bir şey yapması da olası değildir. Kilitlendiğimiz nokta burasıdır. Olayı yorumlayacak kadim güç, ortalarda gözükmediğinden, buna da şöyle bir çözüm bulmuşlar. Tanrı kendi iradesi içinde, insanın özgür iradesini, özgürce davranmasını takdir etmiştir denilerek, ipin ucu diğer uca düğüm atarak çözmüşler. Ve adına da, cüzi irade denilerek ipin ucunu salmışlar.

     Açıklamaya gerek yok değil mi? Tanrısal iradenin, her şeyi belirleyerek, insanı iradesiz kılmaktansa, iradesi içinde onun özgür davranmasını da irade etmiş demekte.

     Sorun çözüldü… Mü? Hayır. Çünkü karşımıza bir engel daha çıktı. Tanrı kendi iradesi içinde gösterdiği kulunun özgür iradesini, ezeli ilminde “bilmemekte midir?” Mutlaka hayır diyeceksiniz. Öyle ise Tanrının bu bilmesi demek, daha âlem yaratılmadan, ezeli zamana kadar, her şeyi, her eylemi bildiğidir. Tanrının bu bilmesi, kulu için takdir ettiği özgür iradesini nasıl kullanacağından haberi yok mudur? Var denecek olursa, demek ki Tanrı, kulunun nasıl davranacağını serbest bırakmış gözükse de, bu serbestlik içinde, ne yapacağını biz daha yaratılmadan önce belirlemiş demektir.

     Peki, özgür irade nerede? Ya cüzi irade?

     Burada şu soru öne çıkmaktadır. Tanrının ezeli bilgisi nedir? Biraz da onu deşelim isterseniz.

     Tanrı, yokluğu var etmek zorunda olduğu için mi evreni var etmiştir? İstediği şeyi, istediği anda ya­pabilecek gücün karşısında maksadını gerçekleştirmekten onu alı­koyacak herhangi bir güç bulunmadığı halde, yokluğunu varlığına tercih etmesi, yokluk anındaki tercihini izah etmemiz mümkün değildir. Eğer, yokluk anındaki tercihini var etme tercihiyle değiştirmiş ise, bu kez de ezeli bilgisinin, olmadığı sonucuna varırız. Çünkü Tanrının ezeli ilmi, var etmesinin tek sebebi ise, sonsuz gücün evreni sonradan yaratması, sebepler içinde, sebep teşkil edeceğinden, yaratıcının sonsuz yaratma gücü hakkında da kuşku doğuracaktır.

     Evren hep vardı, yokluk yoktu ve tanrı hep vardı demeden önce de, yokluğun ne olduğuna bir göz atalım derim.

     Yokluğu var eden, varlığa sonradan karar vermiş ise, eze­li bilgisinde eksiklik olduğu şüphesine düşürür. Çünkü sonsuz bilgi/güç için­de sonradanlık olamaz. Bu sebeple, yaratanla yaratılanın aynı anda var olması, birlikte vuku bulması zorunludur.  Ancak aynı anda var olan iki şey de, yaratıcısız olmak durumundadır.

     Kâinat yaratılmadan önce yokluk vardı demek, her şeyin sonradan yaratıldığını kabul etmektir. Bu ifade, ezeli iradenin, yokluğu varlıkla değiştirmesi demektir ki, bu da,  yokluk anına müdahale edemediği anlamındadır. İradesini değişiklik yönünde kullanmışsa, bu kez de yokluğu var etmeden önce, kâinatı neden var etmemiş, sorusunu sormamız gerekir.

 Başımıza gelecek belaların biz doğmadan önce bilen, takdir eden, irade eden tanrının, bize verdiği özgür irade içinde, on altı yaşında iken tecavüze uğramamızı, bizim özgür irademiz olarak nasıl açıklayacağız?

 Zor yerden mi sorduk? Bu yalnızca tecavüze uğrayan değil, tecavüzcünün de, önceden tecavüz edebileceğini bilen bir iradeden söz ediyoruz. Eğer tecavüz eden şeytana uymuş denilecek ise, tecavüze uğrayan da daha önce yaptığı bir kötülüğün karşılığını almış denilecekse, gerçekten çok adaletli bir iradeymiş demek zorundayız.

 Bu adaletli iradenin, aynı anda, yarattığı şeytanın, kendisine karşı geleceğini bilememiş bir iradeden doğduğunu da söylemek zorundayız. Demek ki tanrı, yarattıklarının kendisine itaat etmeden önce, isyan etmelerini buyurmuş ki, isyan ettiklerinde, iradesinin o yönde verilmiş olduğunu bilelim istemiş. Ya da isyan etmeden önce, isyan edecek olmalarını irade ettiği halde, isyan etmelerini görmezden gelmiş demek zorundayız.

 Böyle “Mişli” geçmiş gibi anlatmamızın nedeni, masallarda bile duymadığımız anlatımların, topyekûn inanca dönüşmüş olmasıdır.

     Eğer ki hücre atomlarının kuantum yapısını, organizmayı oluştu­ran moleküler özellikleri, tekil hücrelerin elektromikrografik görünüşle­rini, karşılıklı etkileşim içindeki değişen yapılarını, bireyin, bireysel ve toplumsal davranışların diyalektik iç bağıntılarını çözmeden, tüm bu evrimsel örgüyü ‘ol’ diyen bir yaratıcıya bağlarsak, çözümsüzlüğün içinden hiçbir zaman sıyrılamayız. Bu nedenle tartışmayı gökten zemine indirmeliyiz.