NE GERİCİ HAMAS NE DE SİYONİST İSRAİL

Nazım Tokşen
453 views

Öyle bir döneme tanıklık ediyoruz ki salgınlar, savaşlar, göçler ve daha birçok melanet kol geziyor. ‘Dünya gerçekten yaşanacak bir yer olmaktan çıktı’ cümlesini rahatlıkla kurabiliriz. Bunu söylerken suçluları elbette göz ardı etmeyeceğiz. Hayat problemlerle dolu ancak hiçbir sorun çözümsüz değil. Yeter ki bilimle, akılla ve vicdanla hareket edelim.
Bu karanlık dönem ilelebet devam etmeyecektir tabii ki. Okullarda bizlere tarihi öğretirken kimlerle savaştığımızı, kimleri yendiğimizi, kimlere yenildiğimizi neden sonuç ilişkisini dikkate alarak anlatırlardı. Bunları öğrenirken, insanlar ne kadar zor dönemlerden geçmişler derdik. İkinci Dünya Savaşında faşistler koca insanlığa kâbus yaşatmışlardı. O dönem itibariyle NAZİ savaş makinesinin yenileceğine dair kimsenin umudu kalmamıştı. Hatta dönemin büyük yazarlarından Stefan Zweig eşiyle birlikte intihar etmeden önce yazdığı mektupta “Artık güneşin doğmasını bekleyecek gücüm kalmadı ama siz yeni doğacak güneşi mutlaka bekleyiniz,” demiştir. Yaşama gücünü kendinde bulamayacak kadar ince ruhlu kaç kişi vardır? Zweig bugün yaşasaydı kim bilir neler hissederdi? Ancak şu bir gerçek bugün yaşananları kaldıramama gibi bir lükse sahip değiliz. Her şeye rağmen dimdik ayakta durmak zorundayız. Ne bu ülkeyi, ne de bu dünyayı kötülere bırakamayız.
Öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki şeriatçıların ve faşistlerin insanları acımasızca öldürdüğünü ekranlarda izlerken bile elimizde kahvemizi hiçbir şey olmamış gibi yudumlayabiliyoruz. Yahut bir yemek masasında istifimizi bozmadan hem görüntüleri izleyip hem de ağzımızdaki lokmayı çiğneyebiliyoruz. Özetle ülkede ve dünyada yaşananları sorun etmeden hiçbir şey olmamış gibi hayatımızı sürdürebiliyoruz. Bu kayıtsızlık toplumsal bir akıl tutulmasının yaşandığının göstergesidir. Bu görüntülerle karşılaştığımızda elimizdeki kahveyi bırakamıyor veya yemek yemeyi durduramıyorsak ülke sorunları asla çözülemeyecektir. Bu olumsuz gidişatı dert etmeli, duyarlılığımızı elimizden alan bu kültürel yozlaşmaya sesimizi hem de üst perdeden yükseltmeliyiz.
Hamas’ın silahlı kanadı olan El Kassam Tugayı’nın bir aracın arkasında kadınları götürdüğü o yürek paralayıcı görüntüyü izlediğimde -ki yaşadığım üzüntüyü anlatamama kelimeler yetmez- insanlığın bir kez daha sınıfta kaldığını düşündüm. Bu kadınların aileleri görüntüler karşısında kim bilir neler hissetmişlerdir. Bunları düşünürken sonra o malum açıklama geldi Hamas’tan: “Düşmanla anladığı dilden konuşacağız” türünden bir açıklama yaparak bu iğrençliği meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Tam da kendilerine yakışanı yapan rezil bir gruptan bahsediyoruz. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi döneminde hiç yaşanmayan bir şey yaşandı; devrimcilerle islamcılar arasındaki fark kendini gösterdi. Ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın devrimci bir grup olan FHKC hiçbir zaman sivillere böylesine acımasız davranmadı. Bir devrimciyi insan yapan şey düşmanına bile gösterdiği saygıdır. Sahte solculara bunu anlatamazsın. Hadi siz gidin genel sekreterinizin ağzından çıkacak o salyalara bakın, ama iyi yalayın ki yeri kirletmesin.
Bu kadar yaşanan olaydan sonra bile hayatımıza nasıl devam edebiliyoruz sorusunun cevabı ben de yok. Ne de olsa biz bir Stefan Zweig değiliz. Onun kadar ince ruhlu ve duyarlı da değiliz. Bugüne dönecek olursak dünya aynı kepazeliğiyle devam ediyor. Dünyanın her yerinde namuslu insanlar bu kötü gidişatı değiştirmek için var gücüyle mücadele ederken, 20. yüzyılda başlayan devrimler çağının üzülerek söylemek gerekirse geriye düştüğü bir 21. Yüzyıl yaşıyoruz. Kokuşmuşluğun, çürümüşlüğün, kötülüğün yeryüzünde cirit attığı bir dönemden geçiyoruz.
21. Yüzyılı, kötü insanlara iyi bir dünya kurma çabasında olan devrimcilerin mücadele ettiği bir yüzyıl olarak görüyorum. Kötülüğün bir veba gibi yayıldığı bir dönemde insan olarak kalmanın bile güçleştiği bir zaman diliminden geçiyoruz. Gene arkamdan bir sürü taşlama olacağını bilerek bunu açıkça yazacağım. 7 Ekim 2023 tarihinde aşağılık radikal dincilerden oluşan Hamas’ın silahlı kanadı El- Kassam Tugayına mensup militanlar sivil yerleşim yerlerine girerek hiçbir suçu olmayan masum sivilleri evlerinde, iş yerlerinde, otoyollarda, festival alanlarında vahşice öldürdüler. Bu da yetmemiş gibi insanlık dışı bir yöntemle kadın, erkek, yaşlı, çocuk demeden çok sayıda sivili esir aldılar. Bunun görüntülerini de bir marifetmiş gibi dünyaya servis ettiler. Bununla her türlü çirkefi yapabileceklerini dünyaya göstermiş oldular.
Filistin meselesi antiemperyalist ve özgürlük meselesidir. İşin antiemperyalist tarafını alıp özgürlük yanını görmemek olmaz. Bugün sahte solcular bu meselede Hamas’ı meşrulaştırmak yarışına girmişlerdir. Oysaki bugün onları yakaladıklarında işkenceyle katledeceklerini bildikleri halde bunu yapıyorlar. Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır anlamak mümkün değil. Tarihsel bir meselede sivilleri acımasızca katleden ne Siyonist-faşist İsrail, ne de şeriatçı Hamas’ın yanında bir konum almam söz konusu değildir. Kaldı ki devrimciler ne dinci yobazlıkla ne de emperyalizmin maşası Siyonist İsrail yönetimiyle uzlaşabilir. Kim olursa olsun sivillere insanlık dışı muamele yapanlarla ittifak içine giremeyiz. Devrimciliğin önemli ölçütlerinden biri de budur. Devrimciler tarihsel misyonu gereği Filistin özgürlük mücadelesine destek vermiş olabilir. Bugün yine Filistin halkının yanında durmalıyız. Ancak Hamas gibi dinci-faşist bir örgütün yedeğine düşmekle mazlum Filistin halkına iyilik yapmış olmayız. Çünkü dinci yobazlık altında yaşayan bir halk özgür değildir. Emperyalizme karşı mücadele eden insanların niteliğine dikkat etmeliyiz. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir şeydir bu. Düşünün ki Hitlervari bir hareket emperyalizme karşı mücadele veriyor. Varsayalım ki bu faşist örgüt başarıya ulaşmış olsun. Bu durumda halk gerçekten kurtulmuş sayılabilir mi? Örgütsel ve kuramsal konularda seçici olmak zorundayız. Halkın gerçek anlamda kurtuluşuna hizmet eden örgütsel yapıları desteklemeliyiz. Ortada böyle bir örgüt yoksa kurmalıyız. Halk düşmanı iki karşıt yapıdan ille birini desteklemek gibi bir mecburiyetimiz olamaz.
Ne Filistin’deki gerici yapılar, ne de ülkemizdeki siyasal islamcılar bizi aptal yerine koyamaz. İktidarı kurdun elinden alıp aslana teslim etmek gibi bir aymazlığın içine düşemeyiz. Bilimle ve akılla hareket etmek zorundayız. Devrimciliğin tarihsel görevi budur. Sahte solcular meseleyi tabanlarına anlatırken mutlaka diyalektik kavramını kullanmaktan kaçınmayacaktır. Tabanın ideolojik anlamda uyanık olması gerektiği bir dönemdeyiz.
Bugün Filistin’de her alanda Hamas etki alanını genişletmiş olup Filistin meselesinde öncü güç konumundadır maalesef. İran’da 1979 yılında yapılan tarihsel hata tekrarlanmamalı ve islamcılara hiçbir alanda hiçbir koşulda güvenilmemelidir. Sahte solcuların hala anlayamadığı veya anlamamakta ısrar ettiği konuyu açmak gerekirse bugün islamcılar iktidarı ele geçirir geçirmez ilk yok edecekleri kesim solcular ve laikler olacaktır. 1979 İran devrimi önümüzde duran koskoca bir rehberdir. Son olarak tarihsel ve politik meselelere duygusal yaklaşamayız; alın size diyalektik. İran İslam Devletinin TUDEH mensubu devrimcileri nasıl katlettiğini bana diyalektik diye yutturmaya kalkmayın.
Bugün Filistin meselesinde destek açıklaması için sıraya giren tüm solculara diyeceğim tek şey şudur: İsrail faşizmi kötüdür ancak şeriatçı islamcılar da onlar kadar kötüdür.  Onun için bir kez daha tekrarlıyorum; ne faşist İsrail, ne de şeriatçı ortaçağ kafalı Hamas tarafında değiliz. Kalbimiz suçu olmayan masum ve mazlum İsrail ve Filistin halklarının yanındadır.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR