Galileo’nun Bilimsel Devrimi

Mustafa KOÇ
1.269 views

Galileo Galilei’nin (1564-1642) bilimsel devrimdeki önemi, klasik bilimin savunucusu olan Kiliseye karşı bir başkaldırı olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun devrimsel bir nitelikte olmasının önemi, yüzyıllar boyunca süregelen dünyanın konumunun fiziksel, teolojik ve metafiziksel gerekçelerle belirlenen konumunu değiştirmesidir. Dünya merkezli evren görüşünün yüzyıllar boyunca kendisini yenilememesi nedeniyle Rönesans’ın bilim ve felsefede yarattığı atılım, N. Kopernik’in Antik Çağda yaşayan Samoslu Aristarkhos’un (M.Ö. 310-230) “Güneş Merkezli Evren” görüşüne başvurmasını sağlamıştır. Bu görüşe göre, güneş ve sabit yıldızlar hareket etmezken dünya belirli bir yörüngede dönmekteydi. Buna karşın Dünya Merkezli Evren görüşü Aristoteles otoriterleri tarafından desteklenerek bu görüş Hıristiyanlığın temel öğretisine dönüştürülmüştür. Bu nedenle bu öğretiye karşı çıkmak Kiliseye bir başkaldırı olarak yorumlanmıştır. Bir bakıma bu karşı tutum dinsizlikle suçlanmak anlamına da gelmekteydi. Çünkü yukarıda bahsi geçen teolojik ve metafiziksel anlayış doğrultusunda, dönemin dini kurumları Tanrı’nın yaratma eyleminin temelinde insanı görmekteydi. Bu da insanın üzerinde yaşadığı yer olarak dünyayı, evrenin merkezine yerleştirmiştir. Buna karşın bugün bilim, yaşamın gerekli koşullarının olanaklı olmasının kendi varlığımızdan kaynaklandığını söylemektedir. Bu nedenle kendi varlığımız, içinde bulunduğumuz doğanın niteliklerini sınırlandırmaktadır. Bu durum doğal seçilim ilkesi olarak bilinmektedir ve bu ilke varlığımıza dair bilgimizin evrenimizde yalnızca yaşam olanaklarının olanaklı olduğu koşulları tercih etmektedir.

Aristoteles’in eserlerinin tasnifi amacıyla kullanılan metafizik kavramı bütünüyle ona ait değildir ve metafizikte ortaya konulan kavramlar bütünüyle ona mal edilmemelidir. Ortaçağın sonuna kadar süregelen süreçte metafizikçiler daha çok Aristoteles’in kısır ve döngüsel kavramlarını kullanmıştır. Hâlbuki Platon’un idealar öğretisi nedeniyle daha çok ön plana çıkması gerekirdi. Aksine Aristoteles’in öğretilerinin ön planda olması, onun felsefesini Kilisenin resmi bir dili konumuna getirmiştir. Tam da bu noktada Kilisenin bu türden resmi söylemlerine karşı, Galileo karşı bir argümanla direniş göstermiştir. Galileo’ya göre, gerçek bilgi tasarımlanmadıkça nesnel bir gerçeklik sunmamaktadır. Bir bakıma Platon’un dediği gibi, gerçek bilgiyi ruhumuzda ve belleğimizde bulabiliriz. Bu sebeple Galileo’nun bilimi Platon’a bir dönüş olmakla birlikte, Platon’un Aristoteles karşısındaki zaferidir. Bu durum Kilisenin Galileo’yu yargılayıp, onu tutsak etse dahi, ona karşı kaybettiklerini geç de olsa fark etmesini sağlamıştır. Bu nedenle onu idam etmek yerine tutsak etmişlerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere, Galileo’nun bu tutumu bilimsel olduğu kadar devrimsel bir niteliktedir. Bu devrimle, bilimin kendi üzerinde hiçbir tahakküm tanımadığı görülmekle kalmamış, aynı zamanda Aristoteles otoritesi de yıkılmıştır.

Galileo bu otoriteyi yıkmanın yolunu, gökyüzündeki nesnelerin yasalarını formülleştirerek matematiksel simgelerin olduğu yeni bir bilim dili geliştirmekle birlikte bilimsel deneyi birleştirmede görmüştür. Bu kimliğiyle ön plana çıkan Galileo modern bilimin babası olarak bilinmektedir. Bu matematiksel tasvir bugünün biliminde, bilimsel teorilerin temel ölçütü olarak kabul edilmektedir. Bu başarı öyküsü, devrimsel sürecin başlatıcısı olan Kopernik’e değil de neden Galileo’ya atfedilmiştir? Kopernik, insanın evrendeki konumunda önemli bir dönüm noktası sağlasa da esasen metafiziksel öğelerden sıyrılamamıştır. Güneşi büyüklüğünden dolayı evrenin merkezi olarak görmesi, güneşe tapan biri olduğunu söylemek bile Aristarkhos’un düşüncesine metafiziksel bir çerçeve çizmesi için yeterli bir nedendir. Bu nedenle Kopernik’in anlayışı bir tür entelektüel değişimi veya zihniyet değişikliğini ifade etmektedir. Söz konusu durumu, Kopernik’in bu görüşü ortaya attığında kendisine karşı flu bir statüyle karşılaştığında da görebiliriz; ancak Güneş Merkezli Evren görüşünün hakikate eş değer olduğunu Galileo kadar kimse ilan etmemiştir. Bu nedenle Kilise bilimsel çalışmalara müdahalede bulunmuştur ve bu gerçeğin yayılmasını önlemeye çalışmıştır. Galileo’nun engizisyon mahkemelerinde yargılanması halinde astronomideki felsefi, büyüsel ve dinsel kavramların daha da güçleneceğini düşünenler yanıldıklarını görmüşlerdir. Çünkü Galileo’nun elinde çok güçlü bir kanıt vardı: Teleskop. Gökyüzündeki gözlemlerimizde sınırlı gözlem araçlarına sahip olduğumuzdan dolayı o güne dek gözlemlerimizin doğru olmadığı anlaşılmıştır. O döneme kadar görülmeyeni görülür kılan teleskobun icadı büyük yankı uyandırmış ve Kilise’nin yasakladığı alandaki sırların üzerindeki perdeyi kaldırmıştır. Galileo teleskobu keşfetmemiş fakat onu astronomik amaçla kullanan ilk kişi olarak diğer bilim insanlarının fark edemediği iki önemli noktayı görmüştür. Bunlardan ilki, Galileo’nun teleskop aracılığıyla yaptığı gözlemlerin objektif olmasını sağlamayarak gözlemleri ölçülebilir kılmasıdır. İkincisi ise insanların sınırlı algı gücünü normal psikolojik durumların üzerine çıkarmıştır. Nitekim bilim tarihçisi A. Koyré (1892-1964) “…duyulur algıya verilmiş şeylerin sınırını aşmayı sağlayan, maddeyle somutlaşmış bir kuramın ilk örneğidir” 1 diyerek Galileo’ya övgüler yağdırmıştır. Galileo’nun bu gözlemleri gelenekselleşmiş bir kabulü ortadan kaldırmıştır. Engizisyonda yargılanmasının önünü açan asıl sebep; onun, putperestlerin hüküm sürdüğü uzak diyarları gözler önüne sermek yerine, kutsal kabul edilen toprakları çiğnemesidir.

Galileo teleskobu aracılığıyla ilk olarak dünyaya en yakın gökcismini yani Ay’ı gözlemlemiştir. Ay’ın evrelerini inceledikten sonra, orada vadilerin, kraterlerin ve dağların olduğunu gözlemlemiştir. Bu durumu Ay’ın yerküre ile benzerlik gösterdiği ve aynı maddeden yapıldığına bir kanıt olarak sunmuştur. Söz konusu gözlem sonuçları dünya ile evrenin geriye kalan diğer kısımlarının iki farklı âleme ait olduğu görüşüne dayanan Aristoteles öğretisi geçerliliğini yitirmiştir. Galileo’nun Ay’ın güneşten aldığı ışınları yansıttığı görüşü, Leonardo da Vinci’nin Ay’a dair görüşlerine ilk defa gözle görülür kanıtlar sunmuştur. Bir anlamda Galileo, yansıma kanunlarına dair bir bilimsel açıklama sunmuştur. Bugün de bildiğimiz üzere yıldızların dışındaki gök cisimleri yansıttıkları ışık sayesinde görülmektedir. Fakat Galileo’nun ay çizimlerinde görüldüğü üzere bazı bölgeleri deniz sanmıştır (Bknz. Şekil 1). Bu su birikintileri doğru olmamakla birlikte bugüne de Ay’da herhangi bir suyun izine de rastlanılmamıştır.

Şekil 1. Galileo’nun çizimlerinde Ay2

1 Cemal Güzel, Bilim Felsefesi, Kırmızı Yayınları, İstanbul 2010, s. 54. 2 Yavuz Unat, “Galileo Galilei ve Astronomiye Katkıları”, Bilim Tarihi Araştırmaları, Sayı 01, Güz 2005, İstanbul 2005, s. 15-23.

Galileo’nun ikinci gözlemi ise, Jüpiter’in uydularının keşfine dayanmaktadır. Bu uyduların Jüpiter’den geçen bir eksen üzerinde hareket ettiğini fark eden Galileo, bunun yalnızca bu gezegenin yapısıyla açıklanabilecek bir şey olmadığını dile getirmiştir. Bir bakıma Giordano Bruno’nun öğretisinde her sistemin kendisine ait bir merkezi olduğu tezini, Galileo doğrudan gözlemleme imkânı elde etmiştir. Bu gözlemden hareketle diğer gök cisimlerinin güneşin etrafında döndüğünü ileri sürmekten çekinmemiştir. Jüpiter’in uydularının keşfi Avrupa’da kısa bir zaman diliminde büyük yankı uyandırınca, Aristoteles takipçileri olan Peripatetikçiler tarafından büyük tepkiye sebep olmuştur. Bu tepkilerden birinde Francesco Sizi tarafından 1611’de Venedik’te basılan broşürlerde şu ifadelere yer verilmiştir:

“Jüpiter’in uyduları gözle görülemezler ve bu yüzden yer üzerine herhangi bir etkide bulunmazlar; bu nedenle de yararsızdırlar; o halde var olamazlar. Ayrıca modern Avrupalılar, Yahudiler ve başka eski milletler, haftanın yedi güne bölünmesini kabul etmişler ve onlara yedi gezegenin isimlerini vermişlerdir. Şimdi gezegen sayısını arttırırsak bu güzel sistem bütünüyle yerle bir olur.”3

Görüldüğü üzere bu uyduların keşfinde, Dünya Merkezli Evren modelinin tekrardan gözden geçirilmesi gerektiği zorunluymuş gibi görünse de bu doğru bir yaklaşım değildir. Dünya Merkezli Evren görüşü yüzyıllar boyunca Aristoteles ve Batlamyus gibi otoriteler tarafından gözden geçirilmiş ve bu sisteme eklemeler yapılmıştı; Ancak Galileo’nun gözlem sonuçları, bu sistemi büyük bir yıkımla karşı karşıya bırakmıştır. Çünkü Jüpiter’in uyduları, minyatür bir güneş sistemini andırmaktadır. Bu yüzden dönemin bilim adamları hem Kilise’nin baskıcı tutumundan korktuklarından hem de kendi inançlarına olan güvenlerinin sarsılacağından dolayı teleskopla gökyüzüne bakmayı reddetmişlerdir.

Üçüncü olarak Galileo Satürn’ün halkalarını gözlemlemiştir ve bu halkaların ortasının karanlık bir yapıda olduğunu görmüştür. O, bu durum karşısındaki hayretini anlamlandırmakla zorluk yaşamıştır. Çünkü Aristoteles öğretisinde gökcisimlerin yapısal olarak mükemmel olması gerekirdi. Aksine bu karanlık bölge gökcisimlerinin mükemmel bir yapıda olmadıklarının kanıtı olarak karşımıza çıkmıştır. Bu durum evrende kozmik.

3 Yavuz Unat, “Galileo ve Modern Astronomi”, Bilim ve Ütopya, Ocak 2012, Sayı 211, İstanbul 2012, s. 35-40.

bir karmaşanın göstergesidir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Satürn’ün halkalarının Galileo tarafından icat edildiği yanılgısıdır; çünkü Galileo’nun teleskobu yetersiz olduğundan o bunları uydu olarak varsaymıştır. Bugün karanlık bölge olarak tanımlanan bölgenin parçalarla dolu olduğu görülmekte olup, yoğunluğunun az olması nedeniyle parlak görüldüğü bilinmektedir.

Dördüncü olarak Galileo, Venüs’ün evreler gösterdiğini ve bunun da güneşin etrafındaki hareketinden kaynaklı olduğunu ileri sürmüştür. O, Ay’ın evreleriyle Venüs’ün evrelerini karşılaştırarak bu kanıya varmıştır. Bu görüşünü tam olarak şöyle ifade etmiştir: “Venüs de güneş-altı durumundayken kendini hilal şekilli sunuyor ve tıpkı Ay’ın şekil değiştirmesi gibi Venüs de şekil değiştiriyor.”4 Bu ifade biçimi Venüs’ün evrenlerinin artık kâğıt üzerinde değil de somutlaşmış bir biçimde Dünya Merkezli Evrenin çöküşünün bir kanıtıdır.

Son olarak Galileo’nun, güneş üzerinde keşfettiği lekelerin belirli zaman aralıklarıyla belli bir noktaya doğru yoğunlaştıklarına dair gözlemlerinden söz edeceğim. Almanya’da Cizvit rahibi olan Scheiner (1575-1650), bu konuya eğilmiş ve bunların birer yıldız olabileceği yargısına varmış olmasının temel nedeni Aristoteles kozmolojisine olan bağlılığının bir göstergesidir. Galileo bu durumun aksine o lekelerin Ay’daki lekelere kıyasla daha koyu olmasının ancak güneşin yüzeyine ait olmasıyla açıklanabileceği kanısındadır. Bu durum Aristoteles kozmolojisinin aksine gökcisimlerinin bozunup çözülebileceği anlamına gelmektedir. Bugün bu lekelerin güneşteki manyetik alanla ilgili oldukları bilinmekte oldukları ve bu lekelerin sayısı ortalama 11 yıllık bir süreçte azalıp veya çoğaldıkları görülmüştür. Galileo’nun ölümünde kısa bir süre sonra 1645-1715 yılları arasında hiç leke görülmemiştir. Bu olay Maunder minimumu olarak bilinmekte olup, bahsi geçen yıllar arasında Avrupa’da çok çetin kış koşullarının yaşanmasının temel nedenidir. Çünkü bu dönemde yeterince ışınım enerjisi gelmeyince Avrupa’da küçük bir buzul çağının yaşanmasına neden olmuştur. Tarihte buna benzer on iki dönemin yaşandığını ağaç halkalarındaki izotop bolluğundan da anlayabiliriz.

Bahsi geçen gözlemler Güneş Merkezli Evren modeline önemli kanıtlar sunmuştur. Peki, ama evrende neden bir merkeze ihtiyacımız olsun ki? Çünkü ilk çağlarda

4 Galilei, Galileo, İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog, (1498), Çev. Reşit Aşçıoğlu, Ruken Kızıler (Ed.) İstanbul 2008, s. 463.

evrenin hem sınırlı hem de küresel bir yapıda olduğu öngörülmekteydi. Küresel ve sonlu yapıda bulunan evrene tanınacak ilk merkez dünya olmuştur. Bu evren görüşüne göre evren Ay-altı ve Ay-üstü olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir. İki farklı âlemde de farklı yasalar işlemekteydi. Galileo’nun önemi ise her iki âlemde de aynı yasaların işlediği bir sistem önermesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum Newton’a evrensel çekim yasasının kapısını aralamıştır. Artık doğa olaylarının matematiksel ispata yer vermeden anlaşılmasının mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır. Bir bakıma Aristoteles’in mantık önermeleri yerini matematiksel denklemlere yerini bırakmıştır. Bu nedenle Galileo, bilimsel yöntemin yol haritasını işaret ederek bir enstrüman çalmayı öğrenmek için imalatçısına değil, enstrümanı çalmayı bilene gidilmelidir demiştir. Böylece Galileo, Aristoteles otoritesinin bilim tarihinin hurdaları arasına fırlatılışını bize göstermiştir. İlkçağda yaşayan Hintli astronom Aryabhata’nın dünyanın hareket ettiği düşüncesine başvuran Galileo, bilim tarihine matematiksel bir yöntem katkısında bulunmuştur. Bu bilimsel tutumundan dolayı Engizisyon Mahkemesinde yargılanan Galileo hiç çekinmeden “Siz bu kararı verirken, benim dinlerken korktuğumdan daha çok korkuyorsunuz!”5 demiştir. Kendi mahkûmiyet kararını imzaladıktan sonra da, “O hâlâ dönüyor” 6 demekten de çekinmemiştir.

5 Hüseyin Gazi Topdemir, Seval Yinilmez, Galileo (Dünyayı Döndüren Adam), Say Yayınları, İstanbul 2009, s. 42. 6 Topdemir, Yinilmez, Galileo (Dünyayı Döndüren Adam), s. 54.