Eylül’ün Edebiyatımızdaki Yeri

Erdem Yücel
536 views

2021 yılı insanlığa hiç de mutluluk getirmedi. Doğal afetler, Ortadoğu, Afganistan derken insanlar yine birbirlerini yiyor…  Bizde ise önceden önlemler alınmadı, doğa kendine yapılanın karşılığını veriyor diyenler var. Yangınlar, seller, hastalıklar derken yazın sonuna geldik.  Sonbaharın habercisi Eylül kapımızı çaldı.

Eylül denilince aklımıza ilk ne gelir diye kendime sorarım önce, sonra da çevreme sorarım, Eylül ayı sizlere neyi çağrıştırır diye…

Kimi sonbaharın gelişi, okulların açılışı, yaprakların sarararak dökülmesi der.  Bazıları 6-7 Eylül olaylarını, 12 Eylül darbesini, Amerika’daki ikiz kuleler faciasını hatırlar.  Bu liste çok daha uzatılabilir.  Dumlupınar Savaşı, Almanların Polonya’ya girerek II. Dünya Savaşını başlatması gibi pek çok tarihi olay yine Eylül ayında yaşanmıştır.

Eylül ayı geldiğinde benim aklıma O. Henry’in “Son Yaprak” isimli psikolojik öyküsüyle, edebiyatımızın önemli yapı taşlarından Mehmet Rauf’un Eylül romanı gelir.

Mehmet Rauf edebiyatımızın ilginç yazarlarından birisidir. Çok sayıda roman, hikâye ve çeşitli konularda yazmıştır. Ancak Eylül romanıyla ün kazanmıştır.  Edebiyatımızın diğer yazarlarına benzemeyecek şekilde, geçimini sağlamak için inişli çıkışlı bir yazım grafiği çizmiştir. Eylül romanıyla yakaladığı düzeye ise bir daha hiç ulaşamamıştır. Buna rağmen yine de edebiyatımızın mihenk taşlarından birisidir.

Bizim dönemin lise yılları bugünlerden çok farklıydı. Türk Edebiyatı ile Batı Edebiyatı gibi tuğla kalınlığında ders kitaplarımız vardı. Hocalarımız bunlarla yetinmez, Türk ve yabancı klasikleri de mutlaka bizlere okuturdu. O günlerde okuduklarımızdan birisi Mehmet Rauf’un edebiyatımızın ilk roman türlerinden Eylül romanıydı. Yasak bir aşkın romanı olan Eylül’de öncelikle sonbahar tasvir edilmiş, sarıya dönüşen yapraklarla birlikte sararan umut ve heyecanlar dile getirilmişti. Yaz aylarında başlayan bir aşkın sonbaharın gelişiyle birlikte solmaya başlaması ve sona ermesi…

Eylül bir aşk romanıydı. Kitabı elinize aldığınızda bazen üzülerek bazen aşkın ne olduğunu anlayarak okursunuz. Bu aşkın yanı sıra toplumsal olaylar, toplum baskılarının yanı sıra derin bir yasak aşkın psikolojik irdelemesi de yapılır. Roman kahramanlarından Suad ve Necip’in aşkı, Suad’ın kocası Süreyya’nın ruhsal durumları, gözlemleri ve bir insanı üzmemek için sona erdirilen aşkı, günümüzün aşklarıyla karşılaştırabilir miyiz?

Günümüzde cinsel ağırlıklı yasak aşklar yaşayanlar acaba Mehmet Rauf’un Eylül romanını okuyabilmiş olsalardı, ondan ders çıkarabilirler miydi?

Ünlü yazar Stefan Zweig’in bir sözünü yeri gelmişken yinelemek isterim:

“Kitap okuyan insanlar dünyayı yalnızca kendi gözleriyle değil sayısız insanların ruhsal bakışlarıyla görür.”

Mehmet Rauf 25 Mayıs 1316’da (Haz.1900) Servet-i Fünun da tefrika edilen Eylül romanıyla basında kendisinden söz ettirmişti.  

Servet-i Fünun edebiyatına, siyasetin henüz girmediği dönemde katılan yazarlar arasında olan Mehmet Rauf (1875-1931) Cumhuriyetin ilk yıllarında da çeşitli eserler vermiştir. Bu dönemin yazarları Tanzimat Edebiyatının etkisinden kurtulamamışlardır.  Onların çoğu İstanbul’un tanınmış ailelerinin veya bürokratlarının çocukları olduklarından Anadolu gerçeğinden, emekten, emekçiden habersizdiler.  Bu nedenle de yazdıkları roman ve öykülerle gerçekçi edebiyat akımına uymakta zorlanmışlardı. Bazı eleştirmenlere göre de acemice kaleme alınmış roman ve öyküleri ortaya koymuşlardı. Yine de o dönemin yazarları II. Meşrutiyetten başlayarak Cumhuriyetin ilk yıllarında pek çok başarılı uyarlama yapabilmişlerdi. Ne var ki; onların yazdıkları İstanbul’un elit denilebilecek okuyucusuna hitap ettiğinden emeğe fazla bir katkısı olmamıştır. Önceki yazımda sözünü ettiğim Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”ü bu yüzden topluma bomba gibi düşmüştür.

Mehmet Rauf’un edebiyata olan merakı küçük yaşlarda telif ve tercüme romanları okuyarak başlamıştır. O yıllarda bastıramadığı Denaat veya Gaskonya’yı yazmıştı. Özellikle Bahriye Mektebine girdikten sonra edebiyat onun tutkusu olmuştur. Fransızca ve İngilizceyi öğrendikten sonra klasikleri kendi dillerinden okumaya başlamıştı. Öğrencilik yıllarında tercümeler bile yapmıştır. Tevfik Fikret’in halasıyla evlenmiş olmasının yanı sıra Halid Ziya’nın etkisinde kalmış, onun yardımıyla “Düşmüş” isimli hikâyesi Hizmet gazetesinde yayınlanmıştı. Onu Rauf Vicdani takma adıyla Resimli Gazetedeki hikâyeleri izlemiştir. Halid Ziya’nın yardımıyla da “Garam-ı Şebab” isimli romanı İkdam’da tefrika edilmiştir.

Bu dönem yazarlarından Mehmet Rauf’un İhtizar (1909) ve Aşikanesi öykülerinin yanı sıra roman türünde Genç Kız Kalbi (1911) edebiyatımızda yer alamamıştır. Ancak yeri gelmişken bir konuya değinmek isterim; Mehmet Rauf geçimini kalemiyle kazanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadın dergileri çıkararak, bu yönde para kazanmaya çalışmıştır. Bunların arasında Karanfil ve Yasemin (1924), Böğürtlen (1926), Define (1927), Ceriha (1927), Kan Damlası (1928), Halâs (1929), Yara (1935) gibi romanlarının yanı sıra Gözlerin Aşkı (1924), Eski Aşk Gecelerinde (1924) hikâyelerini bir araya getirmiştir. Ancak geçim derdinden ötürü bu kitaplarının hiçbiri Eylül’deki başarısına ulaşamamış yine de Tanzimat edebiyatında yeri olmayan hikâyeler yazmayı sürdürmüştür. Büyük olasılıkla da bu yöndeki ilk hikâyecilerinden biri olmuştur. Onun yanı sıra kadın dergileri yayınlayarak, o günlerde tabu veya ayıp sayılan cinsel aşkları öne çıkarmıştır. Bunun en tipik örneğinin de edebiyatımızda ismi geçmeyen “Bir genç kız kalbi” ile “Böğürtlen” olduğunu düşünüyorum.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, 1929’da harf inkılâbının olmasıyla yayınevleri yeni düzene uymakta zorlanmış, böyle olunca onun yazılarında da bir düşüşün olduğu gözlemlenmiştir. Bu dönemin diğer yazarları gibi Millî Mücadeleyi öne çıkaran eserlerle yeni ortama uymaya çalışmıştır. Nitekim yazmış olduğu “Halas” uzun süre tefrika edilmiş ve ona biraz olsun para kazandırmıştır. Bu arada yazdığı Zambak isimli porno eseriyle para kazanmasına rağmen ününe gölge düşürmüştür.

Mehmet Rauf’un biraz da yaşamından söz etmek isterim: Defterdar Mahalle Mektebinde ilk eğitime başladıktan sonra Soğukçeşme Askeri Rüştiyesine devam etmiş, babası Ahmet Efendi onun edebiyatla ilgisini kesmek için dönemin önemli okullarından Bahriye Mektebine kaydettirmiştir. O okula gitmemek için direnmiş, evden kaçmış, sonunda çaresiz babasının isteğine uymuş ve gün geçtikçe Bahriye Mektebine alışmış, 1891’de okulu bitirmiş, staj için önce Girit’e, sonra da Almanya’ya gönderilmiştir. İstanbul’a 1894 yılında döndükten sonra Tarabya’daki gemilerin irtibat zabitliği göreviyle Tersane gemisine ikinci kaptan atanmış, 1908’de emekliye ayrılarak geçimini yazarak sağlamaya başlamıştır. 1931 yılında felç geçirerek Cerrahpaşa hastanesinde yaşamını yitirmiştir.

Ruhu şâd olsun.