Bir Civciv Davası

Mustafa Angın
723 views

     Bihar eyalet savcısı girdiği salona şöyle bir göz gezdirerek, kendisine ayrılan kürsüye kuruldu. Dosyanın üzerindeki listeye baktı. İki mübaşir,  bir hükümet müfettişi, iki hâkim, bir hanım memur, iki asker, öldürülen maktulün yakınları, avukatı ve iki haber ajansı muhabiri vardı.

     Savcı başını kaldırdı. Kafesle çevrili alanda maktul oturuyordu. Ancak sanık yakınlarına ait iskemleler tamamen boştu. Ve daha da ötesi, sanığın avukatı da yoktu. Belki de avukat tutacak parası yoktu.

     Savcı Bhavna önüne konulan turuncu dosyayı açtı. Salona göz gezdirdiği gibi, dosyayı inceledi ve geri iteledi. İngiliz mahkemelerinden kalma tokmağıyla birkaç kez masasına vurdu. Sessiz olan salon daha da sus pus oldu.

“Duruşma sonlanmıştır. Sanık ayağa kalk.”

Hâkimlerden biri esnedi. Belli ki böylesi kararlara alışıktılar. O esnada savcının gözü cep telefonuna gelen mesaja takıldı. Fısıltılıda olsa kahretsin sözleri döküldü dudaklarından. Oğlu bakanlık sınavına takılmıştı. Mesajın devamını okurken, sinirlenmesinin önüne geçemedi. Hırsını sanıktan almaya karar vermiş gibiydi.

“Sanık Ahobal’ın kasıtlı adam öldürmek suçundan idamla cezalandırılmasına, üst mahkeme yolunun açık tutulmasına ve gözetim altında tutulan sanığın tutuklanarak Başkent cezaevine gönderilmesine…” Durdu. Zira sanık ayağa kalkmamıştı.

Mesajın yarattığı asabiyetle daha da bağırdı.

“Sanık sana ayağa kalk dedim.”

     Salonda bir uğultu yükseldi. Karşı tarafın avukatı, elindeki savunma metnini savcıya vermesi için acelece mübaşire uzattı.

“Gerek yok. Gerek yok. Duydun işte. İdamla yargılanması içn talimat veriyorum. Daha ne istiyorsun?”

     Avukat çekingen bir ifadeyle verdiği savunma metnini geri aldı. Ancak sözü geçen sanık, henüz ayağa kalkmamıştı.

“Askerler bu adam sağır mı?” Onlar da şaşırdı.

“Kolundan tutun, kaldırın şunu ayağa.”

     Sanık Ahobal ise sakindi. Oturduğu yerden seslendi.

“Sanık olabilmem için, bir suç göstermeniz gerekmiyor mu bay savcı?”

“Serseriye bak. Birde kalkmış bana ders öğretiyor. Bir civciv çaldığı için bir adamı öldürmüşsün, bir de ödül mü vereceğiz.”

“Savunma dosyamı okumadığınız çok açık bay savcı. Çalınan değil öldürülen olacaktı. Bir de civciv değil ördek olacaktı.”

“Olacaktı, olacaktı. Civciv ya da ördek ne fark eder.”

     Ancak, hiç beklemediği bir durumdu. O da savcının sözünü kesti.

“Eğer bir hukuk öğrencisi ile sizin arasında bir fark yoksa, ördekle civciv arasındaki farkı da görememeniz normaldir.”

     İki hâkim mekanik bir bakışla birbirlerine bakındılar. Bu ne küstahlıktı. Ancak bu alaycı yanıt, bir haber ajansı muhabirinin dikkatinden kaçmadı. Yandan da olsa maktulün resmini çekti.

“Bu kadar soytarılık yeter. Ördeğini çalarken hayvan ölmüş. Sende adamı öldürmüşsün. Dosyayı okusam ne değişecek. Zaten itiraf etmişsin.”

     Ahobal iskemlesinden doğrularak gözlerini savcıya dikti.

“Acınası bir yargı. Bihar eyalet savcısı, itirafın ne olduğunu öğrenememişse bu davaya nasıl bakacak. İtiraf, gizlediği bir konuyu…”

     Savcı onun konuşmasına izin vermez.

“Bu kadar zırvalık yeter. Gizlenecek ne var? Adamın kafasına elinde hazır tuttuğun odunla vurmuşsun.”

“Düşünmekten yana kaygılıydım ama siz, okumaktan yana da sıkıntılısınız. Önünüzdeki raporda odun değil sopa yazıyor. Gerçi siz yine ne fark eder ki diyeceksiniz ama benim için fark eder. Bu sebeple size verilecek ifadem olamaz. Reddi savcı talebinde bulunuyorum. İfadem bu şekilde kayda geçilsin.”

     Savcı yutkundu. Elli dört yaşındaydı ve ilk kez böylesi bir saçmalıkla karşılaşıyordu.

Salon hareketlendi. İki hâkim bu ne dercesine sanık Ahobal’a baktılar. Bir hâkim diğerinin kulağına fısıldadı.

“Serseriye bakın, bu ne ahmaklık böyle.”

     Ancak bu fısıltı, eyalet savcısının kulağına gidecek yükseklikteydi.

Kâtibe memur Avica ise afalladı. Sanığın reddi savcı talebini tutanaklara geçemezdi. Ne yazacağını bilemeden, yarım bakış arkasını dönerek Hâkimlere bakındı. Ancak boşunaydı. Zira onu görmezden geldiler. Savcı Bhavna öfkeyle bağırdı.

“Sen kimsin ki Hindu devletinin Bihar eyalet savcısını reddedeceksin?”

     Ahobal da sözünü esirgeyecek değildi.

“Ya sen kimsin ki, Hindu devleti dışında on sekiz ülkede kitapları okunan bir yazarı, hiç dinlemeden yargılayacaksın?”

     Salon,  beklenilmeyen durumlara tanıklık etmeye başlıyordu. Bu savcı için de beklenmedik bir durumdu.

     Bhavna duraksadı. Afallama sırası kendisine gelmişti. Yazar mı? Dosya da böyle bir bilgi yoktu. İyi de bakanlık bir ördek davası için neden kendisinden ricacı olmuştu. Suskunluğunu bastırmak istercesine yeniden bağırdı.

“Eğer bir roman yazmaya kalksaydım, belki size danışırdım ama bir suç işlemişseniz sizi yargılayacak olan hukukun savcısı da benim.”

     Sen ifadesi size dönüşmüş, yargılama yerine de çekimserlik gelmişti.

“Tabi ki. Ancak yargılarken bir kurgu ya da bir sorgulama yapmanıza gerek yok. Yasa ne demiş, ezberinizde ne kalmışsa onunla hüküm verirsiniz. Oysa biz, dört yüz sayfalık bir romanda, iki bine yakın kurgu kurabilmek için, yasalara değil, düş gücümüze sığınırız.”

     Savcı Bhavna, tepesinde vızır vızır çalışan klima olduğu halde terlediğini hissetti. Bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Yetersizlik hissi. Kendisinden on yaş büyük bu sanık, kendisini yavaş yavaş aşağı çekiyordu.

     Diğer bir terslik ise, emniyet raporunda sanığın kimliği dışında hiç bir ek bilgi yoktu.

Salon suskun olmasına karşı tokmağını defalarca vurdu.

“Dava delillerinin toplanması için duruşmayı iki gün sonrasına erteliyorum.”

     Arkasına bile bakma gereği duymadı. Oysa delil namına hiç bir şey olmadığının bilincindeydi.

“Bu ne rezalet. Böylesi çöpten bir davaya neden bakmam istenir ki. Kim bu yazar bozuntusu?”

     On altı kişilik oval masanın çevresinde oturan dört kişi, savcının ağzından köpük saçarak konuşmasından bıkmıştı. Ancak emniyet müdürü azarlanmayı göze alarak sözünü kesti.

“Haklısınız savcım. Şuna bakın. Devletin en üst düzeyindeki kişiler bir bahçede geçen civciv kavgasının parçası durumuna düşmüşler. Evet. Sanık Ahobal olay sonrası polisleri çağırarak kendisini gözetim altına aldırmış. Ancak bir dostunun bıraktığı mesaj, yazarın takipçileri tarafından bardağın taşmasına sebep olmuş. Haberi duyan karakol sokağına akın etmiş. Ve neredeyse sokağı kapatmışlar.”

     Savcı Bhavna’nın sözünü kesmemesi iyi bir durumdu. Kontrolü eline geçirmişti. Sakince devam etti.

“Sanık Ahobal, ördekleri çalmaya çalışan adama elindeki sopayla vurduğunu ve sonrasında adamın ölmüş olabileceğini söylemiş. Hemen otopsi yapılmış. Dediği doğru ama bu kez de karakolda ifade vermeyeceğini ve mahkemede kendisini savunacağını söylemiş. Bizim memurlarda nasılsa itiraf etmiş diyerek, çeyrek sayfalık ön raporla, durumu adliyeye sevk etmişler. Ancak nöbetçi mahkeme, onun hemen tutuklanmasını isteyince, dışarıya taşan basınç, akademisyenlerin desteğiyle bakanlığı zorlamış.”

     Emniyet müdürü yalandan yutkundu.

“Tüm bu olaylar altı saatte gelişmiş. Bakanlık da bu sıkışıklığı ancak savcımız Bhavna çözer diye, sizden ricacı olmuş.”

     Yirmi senedir bu camianın içindeydi. Ama şu emniyet müdürünün ıkına sıkıla açıkladığının dışında, başka bir sorun vardı.

“Madem bu kadar takipçisi varmış, neden mahkemede tek bir kişi bile yoktu?”

     Emniyet müdürü belirtisiz bir şekilde sırıttı. Aslında bu sırıtış, savcının geri çekilmeye hazır olduğunu itiraf etmesiydi.

“Mahkemenize duyduğu saygıdan olduğunu söylemiş efendim.”

     Yalakalığın haddi sınırı yoktu.

     Savcı Bhavna emniyet müdürüne baktı. Bildiği bir durum için, söylemiş demesi az önce düşündüğünü doğruluyordu. Bir şeyler dönüyordu ama ne.

     Emniyet müdürü, daha rahat bir tavır alarak oturduğu deri koltuğu az geri iteledi.

“Ancak sanık Ahobal durumu pek kavrayamamış olacak ki, bir de jüri talep etmiş efendim.”

“Nee!? Ne jürisi? Nasıl?”

“Evet efendim.”

     Sanki savcı bunu onaylamış gibi devam etti.

“Sekiz kişilik bir jüri talep etmiş. Dördü okumamış çocuklu kadın, diğer dördü ise yüksek tahsil yapmış akademisyenler olsun istemiş.”

     Savcı Bhavna, bu kadar müdahale beklemiyor olacak ki “yeter” diye ayağa doğruldu.

“Yani jüri karar verecek ve mahkememiz de bu karara boyun eğecek öyle mi?” Hayır. Bu kadar saçmalık yeter. Bir civciv davası için bu kadar saçmalık yeter. Kendilerine başka bir savcı bulsunlar.”

     Bir hükümet görevlisi önünü kavuşturarak ayağa doğruldu. Emniyet müdürünün gönderdiği pas artık kendisindeydi. Topla istediği gibi oynayabilirdi.

     Sandalyesini itekleyerek savcının yanına vardı. Böylesi bir tepkinin önceden hesap edilebilirliğini ön gördüklerinden, üzerinde adalet bakanlığının mührü olan sarı bir zarfı savcıya uzattı.

     Savcı Bhavna, bu ne böyle diyemedi. Zarfı kenarlarından yırttı ve içinden çıkan yarım sayfalık resmi yazıyı yutarcasına okudu. Belli belirsiz gülümsedi. Bakanlık sınavının yeniden sözlü olacağı yazılıydı. Dudaklarından tamam cümlesi döküldü ve zarfı katlayarak cübbe cebine soktu. Masaya yeniden çökerken düşünceliydi. Ama nasıl olurdu. Oğlu yalnızca kendisine mesaj çekmişti. Demek ki telefonuna gelen mesajlar bile inceleniyordu. Ancak fazla üzerinde durmadı.

“Tamam” dedi. “Gerekli hazırlıklar yapılsın. Mahkemeyi iki gün sonrasına ertelemiştim. Süre yetmezse yeniden uzatırız…”

bebeğini emziren hintli kadın ile ilgili görsel sonucu

     Savcı Bhavna olası bir kalabalık bekliyordu ancak senatörlerden, basına, gazetecilerden, medyaya, ateistlerden, anarşist gençlere kadar uzanan geniş ve derin bir kitle beklemiyordu. Daha da ötesi, siyah bayraklarıyla gelen binlerce kişi, piknik yaparcasına adliyenin bahçesini doldurmuşlardı. Ülkede bu kadar anarşist olduğunu da bilmiyordu. Dört koruma eşliğinde adliyenin mahkûm sevkiyatının yapıldığı arka kapısından gireceğini de bilmiyordu.

Aslında sorun kalabalık değildi. Bir Başsavcı olarak küçük düşme tehlikesi mevcuttu. Zira çok aceleci davranmış ve ağzından idam gibi bir söz çıkmıştı. Bu yüzden jüri önerisini fazla zorlamadan kabul etmişti. Ancak geri çekilmeyecekti. Kurduğu tuzak hazırdı.

     Okuma yazma bilmeyen, çok çocuklu ve barakalarda yaşayan dört sefil kadın seçmişti. Akademisyenlere gelince, bir gen mühendisi, bir psikiyatrist, bir anayasa profesörü ve son olarakta ülkesine izinli dönüş yapmış Nasa çalışanı bir uzay bilimciyi davet etmişti. Kendini kenara çekecek ve jüriyi birbirine kırdırarak, bu yaşlı bunağa, gününü gösterecekti.

Salon hınca hınç doluydu. Yirmi dört avukat başvuru yapmış ancak Ahobal kendisini savunabileceğini söylediğinden, bir köşede dinleyici olarak yer almışlardı. Savcı Bhavna tokmağını vurdu

“Evet Bay Ahobal sizi dinliyoruz.”

     Savcı Bhavna, sanık Ahobal’ın önündeki iki klasör dosyaya anlamsızca baktı. Merakı, bir civciv davası için, iki gün içinde bu kadar ne yazmış olabileceği idi. Ancak onun yazar olduğunu o an unutmuş gibiydi.

“Ben 64 yaşındayım.” Savcı Bhavna kendisinin orada olduğunu hatırlatırcasına sözünü kesti.

“Bu dosyanızda yazıyor Bay Ahobal. Savunmanızla ilgili olan şey…”

     O da Başsavcının sözünü kesti.

“Bir daha konuşmamı keserseniz ifade vermemeyi yeğlerim.”

     Yüzündeki ciddiyet yeterliydi.

“Yaşımın dosyada yazdığını bende biliyorum. Ancak Juri bilmiyor. İkincisi dinleme nezaketini gösterirseniz ne ilgisi olduğunu da anlayacaksınız.”

     Salon, savcının tokmağı masasına vurmasından daha öte bir sessizliğe gömüldü.

“Ben 64 yaşındayım. İkinci katında oturduğumuz evin balkonu, yüz yirmi metre karelik arka bahçeye bakıyor.”

“Daha önce bu bahçede buna benzer iki civcivi kaz olana kadar büyütmüş ancak bir gece yarısı sürgü kapılı bir Wosvagen arabayla gelen iki genç, kümesin kilidini levyeyle kırarak, kazları götürmüşlerdi. Zira bahçede herkesin kolayca atlayacağı 70 cm yüksekliğinde basit bir tel örgü vardı. Bundan bir sene sonra, oğlumla gittiğim bir semt pazarında civcivler konusunda ısrar edince dört adet yavru civciv satın aldık. İlk on beş gün onları evde bir sandığın içinde besledik. Sandığın altına talaş ve gazete seriyor ve günde üç kez bunları temizliyorduk.”

     Önündeki suya uzandığında salona göz gezdirdi. Ciddiyetle dinlendiğini fark etti.

“Önce civcivleri bir sepete alıyor, sandığı temizleyip hazırladıktan, sonra yeniden sandığa koyuyorduk.”

     Savcı Bhavna, içinden sandık saman diye geçirdi. Kıçımın yazarı dedi. Olayların bu kadar detaylı değinilmesini hazmedemiyordu.

     Açık mikrofonundan oflama sesi solana döküldü. Hemen mikrofonu kapattı.

“Çocuk, baba civcivleri ben yerine koyayım mı dediğinde ona izin verdim. Ancak sepetten sandığa aktarırken, civcivi elinden düşürdü. Hayvan bir süre kendine gelemedi. Daha sonra garip davranmaya başladı ve bir köşeye çekildi. Su içmiyor ve yumurtalı lapadan yemiyordu. Hemen veterinere götürdük. Düşmeden dolayı gözünün kaymış olabileceğini ve bu yüzden tam göremediğini söyleyerek gözüne damla verdi. Ayrıca gagasını açarak vitamin şurubunu nasıl verebileceğimizi gösterdi. Hayvan iyileştiğinde çocuk nasıl sevindi anlatamam.”

     Sanık Ahobal derin bir nefes alınca, sanki herkesin de bu araya ihtiyacı varmış gibi uzun bir hareketlilik oldu. Sanık Ahobal yeniden konuşmaya başladı.

“Yalnız ev içinde civcivi beslememiz bir hataydı. Çocuk hayvanlardan kaptığı rota virüsü yüzünden ishal ve aşırı ateş sonucu hastalandı. Hemen civcivleri evden bahçeye almalıydık. Bu süre içinde bahçenin bir köşesine kalın paletlerden, sağlam bir kümes yaptık. İlk haftalarda ördeklerin suyuna sirke ve süt koyduk. Bu onu parazitlerden koruyacak, kemiklerinin gelişmesine yardımcı olacaktı. Her sabah kendi yumurtamızın dışında, iki yumurta da onlara pişiriyorduk. Salataları rendeliyor, domatesleri ufak ufak doğruyor ve katı yiyeceklerle takviye yapıyorduk.”

     Savcı Bhavna salonu süzdü. Herkes uyuklar gibi yazar bozuntusunu dinliyordu. Bunu daha önce fark edememişti. Kendi kuyusunu kendisi kazmaya başlamıştı. Detaylarda boğulmak üzereydi. Konu adam öldürmeye geldiğinde, kimse ardına bakıp bu zırvalıkları neden dinlediğini sorgulamayacaktı. Keyifle koltuğuna yaslandı.

Ahabol metal bir termosa konmuş sudan, maşrapaya yeniden su koydu. Salondaki bazı dinleyiciler de dudaklarını yaladı

“Su demişken başka sorunlarımız da vardı.”

“Bir hafta sonra toprağı kazarak onların yüzeceği genişçe bir çukur oluşturduk. Ve işin en eğlenceli kısmı başlıyordu. Zira daha önce olduğu gibi okul gidişlerinde olmasa da okul çıkışlarında bahçemize çocuk doluyordu. Zira bulunduğumuz yer kent burjuva sınıfının oturduğu bir alandı. Yani okul öğrencileri daha önce bir ördekle bu kadar yakın mesafe kurmamıştı. Kümesin sürekli yıkanması için balkondan aşağıya hortum sarkıttık. Hem bahçeyi suluyor, onlara çamurlu bir zemin yaratıyor, hem de hayvanların havuzunu dolduruyorduk. Manzara muhteşemdi. Gagalarını çamurlu suya sokmaları, hızlı hızlı suya dalmaları, havuzdan silkinerek çıkmaları, çocukları çok mutlu ediyordu. Aileler çocukları bahçeden çıkarmada zorluk çekiyorlardı. Bahçe, ailelerinde birbirleriyle kaynaşmasına neden olmuştu. Hatta bir okul aile birliği toplantısı bahçemizde yapıldı.”

     Ahabol aslında ördekler üzerinden savunma yapıyor ve bir adım sonrası suçlanacağı adam öldürme davasının ön görüntülerini jüri ve halka yansıtıyordu.

     Esas davaya geçildiğinde, biraz önce anlatılanları tartması ve alınacak olumsuz bir kararda ördeklerin üzerinden geçmesi gerektiğini çok iyi bilmekteydi. Ördekler üzerinde bu kadar ayrıntılı durması, onları ayrıntı yapmayacak kadar yakına yaklaştırıyor ve belki de konunun kahramanı yapıyordu.

     Ve sanki ince bir ayar yapılmıştı. Büyük salon kapısı açıldı. Ve içeriye daha önceden sessiz olmalarını öğütledikleri kırka yakın çocuk ve aileleri, ara bölmelerde yere oturdular. Bu bahçenin çocuklarıydı. Ellerinde daha önce bahçede çekilmiş onlarca resimleri vardı.

     Bir hakim Savcı Bhavna’yı dürttü. Dalmıştı. Gözlerini açtığında çocuklar ve aileleri bir yerlere sıkışmaya çalışıyorlardı. Boğazının sıkıldığını hissetti.

     Sanık Ahobal çocuklara ufak bir el sallarken, savcı yeniden salonu süzdü. Olamaz diye geçirdi. Nasada görevli vatandaş yerini değiştirmiş, okuma yazması olmayan jüri üyesi kadınla sohbet ediyordu. Bir Nasa mühendisiyle, sefil bir kadının ne ilişkisi olabilirdi ki. Kalabalığa döndüğünde ise morali çöküntüye uğradı. Bazı öğrenci kümeleri kendini kaptırmış not alıyorlardı. Daldığında ne olmuştu. Salondaki duvar saatine baktı. Ama uykuya geçtiğinde saatin kaç olduğunu bilmiyordu. O da önündeki suya uzandı. Ahobal çocuklara el ettikten sonra not aldığı kâğıda şöyle bir göz gezdirerek konuşmasını sürdürdü.

“Ördekler altı aylık olduğunda ise…”

     Savcı Bahvna tüm sinir ve gerginlikle Ahobal’a yüklendi ve en berbat soruyu yöneltti.

“Ördeklerinizin altı aylık olmasıyla savunmanızın ne ilgisi var Bay Ahobal?”

     Bütün bakışların üzerinde gezindiğini hissetti. Zira Ahobal da kendisine sinirli sinirli bakınmaktaydı.

“Pekâlâ, siz sordunuz bende cevaplayayım. Altı ay bilirsiniz 180 gün eder. Her gün üçer saatten üç kez onları bahçeye çıkarıyordum. Kedi ve benzeri tehlikeler için başlarında bekliyordum. Bu ise, yüz seksen günde, bin altı yüz yirmi saat, dakika karşılığı ise, doksan yedi bin, iki yüz dakika eder. Oysa siz beni idamla yargılarken, bir dakikada karar verdiniz.”

     Bu yanıt salonda alaycı uğultulara neden oldu. Zira maktulün yaptığı dakika hesabının önceden bilinir olması değil, savcının böyle bir soruyla karşı çıkacağını öncesinden öngörebilmiş olmasıydı. Savcı Bhavna bunu çok geç anladı. Ve sırtından gene ince bir sızının beline doğru aktığını hissetti.

“Neden altı aylık dememe gelince.”

     Bir süre gözlerini kalabalıkta gezdirdikten sonra devam etti.

“Ördekleri nasıl beslediğimizle ilgiliydi. Marketlerin akşamüzeri çöp konteynerine bıraktıkları sebzeleri, çöpten toplayan yoksul insanlarımız var. Çok çürükleri bırakarak çocukları için iyi olanları seçiyorlar. Bu çöplükten beslenen üç kişi vardı. İkisi kadın biri erkek. Onlarla konuştum. Çürümüş, ezilmiş kavun, karpuz, kabak, domates, salatalık ve benzeri sebzeleri bana getirmelerini istedim. Çünkü evde hazırladığım yumurta ve yemek artıkları onlara yetmiyordu. Altı ay bu insanlara kasa başına ödeme yaptım. Altı aylık dememin sebebi budur.”

     Savcı Bhavna, maktulün ilk mahkemede ezbere konuşuyorsun demesini şimdi çok daha iyi anlıyordu. Her bir ayrıntının rahat bir şekilde arkasındaki dayanağa yaslanması, her olayın mutlak bir sebebiyle çakışmasıydı. Ve şundan da emindi ki, bu hesabı yalnızca kendisi de yapmıyordu. Zira gen mühendisi, tabletini çıkartmış, bir şeyler yazmaktaydı.

Sanık Ahabol uzun ve derin bir soluk aldı.

“Ördekler büyüdüğünde bahçeye ses alarmlı bir gece sensörü taktık. Kabloyu dut ağacı dalları arasından eve taşıdık. Amaç bahçeye biri girdiğinde bize haber vermesi idi. Ancak kötü olan şuydu. Bize haber verdiğinde, biz ne yapacaktık? Daha önce levye ile bahçeye girmiş gençleri düşününce, kendimizi savunmak için bez pankartlarının kenarlarına konulan çapı 3 santim, boyu 110 cm olan iki sopayı otların arasına koyduk.”

     Savcı Bhavna ürktü. Sopa çapının dava ile ne ilgisi var diyemedi. Zira mutlaka onun da bir açıklamasını yapacaktı.

“Olaydan üç gün önce, gece 03 civarında alarm öttü. Bahçeden bir kişinin tel örgüden dışarı atladığını ve kendisini bekleyen eski bir motorla kaçtığını gördük. Üç gün bitiminde ise durum farklıydı. Bu kez saat dört buçuk sularıydı. Evde, alarma bağlı bir aydınlatma vardı. Ampul yandı ve hemen söndü. Sessizce açık balkon camından dışarıya baktım. Motor yine dışarıda idi. Üzerimi giyinmeden hızla aşağı indim. Evin giriş kapısı bahçenin diğer tarafında idi. Çıplak ayakla hemen motorun başındaki gence doğru koştum. Öyle bir panikledi ki motoru çalıştıramadan hızla kaçtı. Arkasından koşmadım, zira diğer arkadaşı içeride idi. Bahçede olan beni gördü. Bir elinde fener, diğer kolu ise kümesin içinde geziniyordu. Öyle ki tahtaların açık kısımları bir karış aralıklıydı. Ve bu aralıktan hayvanı canlı çıkarması olası değildi.”

     Sanık Ahobal’ın gözleri doldu. Ama gözlerini silmedi. Yutkundu.

“Geri çekil diye bağırdım. Hayvanı ayağından yakalamış olmalıydı. Zira vrak vrak bağırıyordu. O panikle tellerin üzerinden atladım. Yerde birkaç kez yuvarlandım.

Elimde silah gibi bir şey olmadığını görmüş olacak ki eylemine devam etti. O an otların arasına koyduğumuz sopayı anımsadım. Hemen iki sopayı çekerek aldım. Bırak onları diye bağırdım. Hayvanı yakalamıştı ama bırakmıyordu. Onu oradan çıkaramazsın diye bağırdım. Yüzüme feneri tuttuğundan yüzünü göremiyordum.” 

     Salondaki bazı dinleyiciler, sanki önünde birileri varmış gibi yana kaykıldılar

“Görürüz bakalım dedi. Sesi öfke ve kin doluydu. Feneri kümese atıp, diğer elinin yardımıyla bu kez hayvanı boğazından yakaladı. Ben hızla ona doğru koşarken, asılarak ördeği dışarı çıkardı. Cılık diye bir ses çıktı. Tabi iri gövdesi içerde kalmıştı. Hayvanın boğazı yırtılmıştı. Ve etlerden kan damlıyordu. Bedenim titremeye başladı.”

     Salondaki bir çocuğun hıçkırarak ağladığı duyulur. Elindeki resmi öpmektedir. Annesi onu zor teskin ederken Ahobal devam eder.

“Şimdi ne yapacaksın babalık?” dedi. Sol elinin parmaklarında, dövüşlerde kullandıkları sivri yüzükler vardı. Senin derdin ne dememe fırsat kalmadı. Gel de göstereyim diyerek üzerime yürüdü.”

“Hayvanın can çekişen kafasını yere fırlattı. Elimdeki iki sopadan birini hızla onun ayak dibine attım. Ne zannettiğini bilmiyorum. Bir an tereddüt etti. Aramızda iki adımlık bir mesafe kalmıştı. O yumruğunu yukarıdan aşağı suratıma doğru savururken, ben de elimdeki diğer sopayı kafasına doğru salladım. Evet, yaşımın önemi burada. Ben 64 yaşındayım, karşımdaki genç ise yirmili yaşlarda ve benden oldukça uzun ve iri yapılı birisiydi.”

“Yere düştü ve bir daha kalkamadı. Önce ambulans daha sonra karakolu aradım. Sonuç bizi bu güne getirdi. Vurduğum şahıs ölmüş, o da bir ördeğin ölümüne sebep olmuştu.”

“Hayır” diye sesini yükseltti

“Kafası koparılan bir ördek değil, altı ay dakika dakika bakılmış bir emeğin boynunu kırmıştı. Öfkesi ve hırsıyla, hava açıklığı bırakmış aralıktan ördeği çekip çıkaramayacağını bildiği halde, onu bedeninden kopararak hayvanın canını kırmıştı.”

“Hayır” diye yeniden bağırdı.

“Sökülmüş, paçavraya dönüşmüş vicdanıyla, canlı bir organizmayı parçalama zevkiydi onunkisi.”

“Evet. “Dava bir ördek davası değil, bir canlıyı boğazlayan bir caninin davası olmalıdır.”

     O sırada siyah giysili birkaç kişi, jüri ve solana bahçede çekilmiş resimleri dağıtmaya başladı. Resimde ördeğin yırtık boynu ve sarı delikli gagası görünmekteydi. Resmi görenler silkinerek, ürkerek, kafasını resimden çekerek bakmaya çalışıyorlardı. Bir resim de savcıya uzatıldı.

“Evet. Ben geride olanı görünmeyeni aktardım. Karar sizindir.”

     Solan bir süre sessizliğini korurken, birden telaşlı her bir yerde tartışma başladı. Savcı Bhavna jüriye karar vermesi için ara vermek zorunda kaldı.

     Yirmi dakika sonra geri geldiler. Juri yerini aldı. Savcı Bhavna’nın elinde birkaç not kâğıdı vardı.

“Evet Bay Ahobal. Juri size tek bir soru sormak istiyor. Ama kimliklerini saklamak zorunda olduğumuz için, bu soruyu yazılı sormamızı istediler.”

     Ses tonu yumuşamıştı.

     Savcı Bhavna’ın yüzünde Mahkemeyi yönetiyormuş olmanın rahatlığı vardı.

“Jürinin sorusu şu. Bu denli özen gösterdiğiniz, baktığınız bir ördeği, bahçeye dalan bir kedi ya da bir sansar da kapabilirdi. Mülayim yanınız kadar, öfkelisiniz de. Ancak o anda tepkiniz ne olurdu?”

     Ahobal jüri ve halkı süzdü.

“Sorun da zaten bu değil mi. Bu olay, doğayla doğanın karşı karşıya kaldığı bir durum değil, düşünen bir insanın, nasıl vahşi bir aşamaya evrildiğini gösteren bir durumdur.”

“Bu bir ördek çalma eylemi değil, beceremediği bir olayda gösterebileceği tepkinin en vahşisini seçmiş olmasıdır. Ördeğin boynunu kopararak tatmin olma isteğidir bu. Ve bu istek, rızasını alamadığı bir durumda, tecavüz etmeyi kendine hak gören bir sakatlıktır.”

     Aslında jüri kararını vermişti. Tek fark savcının mahkeme oyununu, devam ettirme isteğiydi. İkinci on dakikalık karar verme süresinden sonra herkes yerini aldı.

     Savcı Bhavna, “şimdi söz sırası jüride” diyerek onlara döndü. Bütün gözler, orta yaşlı yırtık giysili bir kadının üzerindeydi. Ayağa kalktı.

“Ördeğin babası Bay Ahobal, anlattığı bu altı ay içeresinde, benim kendi bebemi emzirmemden, daha meşakkatli bir yol izlemiş. Zira bende memeler hazır. İçleri de süt dolu”. Salon bir anda kahkahaya boğulur.

“Juri karar metnini benim sunmamı istedi. Bunun için teşekkür ederim. Ve sanığın oy birliğiyle suçsuzluğuna karar verdi. Ayrıca motosikletiyle kaçan şahsın, cinayete ortaklık ettiği düşüncesiyle, ona verilecek cezanın da, şimdi sanık olmayan sayın Ahobal tarafından cezalandırılmasına karar verdi.”

     Savcı Bhavna bunu asla tahmin edemezdi. Bir sanık diğer suçlunun cezasını kesecekti. Hint yasası sallanmak üzereydi. Bakanlığın neden bu davaya özen gösterdiğini yeni anlıyordu. Reform düzenlenmesi, tesadüf eseri ortaya çıkan ördek davasıyla kaynaştırılmış ve kendisi de bunun içine çekilerek, itiraz bile edemeyecek duruma sokulmuştu. Daha da ötesi, telefonları dinlenmiş, oğlu üzerinde oyun oynanarak, davaya katılımı sağlanmış ve muhafazakâr yapısı bilindiğinden, tüm diğerlerine örnek olsun istenmiş, yazar bozuntusu da, tüm hünerini göstererek aklanmıştı.

     Ahobal cezalandırma isteğini başını eğerek onaylarken, Jüri dışında tüm salon ayağa doğruldu. Bu savcı olarak Bhavna’nın geri itilmesi, maktulün de onun yerini almasıydı.

“Herkes az çok tahmin ediyordur. Ben kısasa, kısas olma tarafındayım. Suç ortağı kişinin, pazardan alınacak dört civcivi,  kaz olana kadar, besili bir şekilde besleyip büyütülmesini talep ediyorum.”

     Savcının gözü jüri üyelerinin üzerindeydi. Jürinin tümü, sanığı ayakta alkışlamayı seçmişti. Savcı, sanığın beraat kararını açıklarken, tokmağının sesi, ıslık, alkış ve gürültüden duyulmuyordu.

     Ahobal tüm hünerini göstererek değil, insan vicdanının nasıl söküldüğüne değinmek istemiş ve savcının karşı çıkacağı tüm tepkileri analiz ederek, adalet mekanizmasının nasıl çürük işlediğini göstermişti. Uyuyan, azarlayan, hükmeden ve hayvana hayvan gibi davranan küçümseyici tavrını, civciv üzerinden kırmış ve Jürinin ilk kez, bir ilke imza atmasını sağlamıştı.

     Bebeğini emziren kadın salonu kahkahaya boğarken, yalın sade ve dobralığını sergilemiş, cinselliğini öne çıkarmadan süt dolu memelerini örnek vermişti. Daha da ötesi, toplumda yüksek kesim diye adlandırılan akademisyenlere, kendini temsilci olarak seçtirmeyi bilmiş ve Ahobal’a sorulacak çapraz soruyu gündeme taşıyarak, örnek olacak bir adım attırmıştı.    Bebeğini emziren kadın, sanığın önce oy birliğiyle suçsuzluğunun açıklanmasını istemiş, arkasından sanığın öfkesini göstererek, bu rahatlama anında kaçan kişiye verilecek cezayı üstlenmesini önermişti. Eğer kısasa kısas bir örnek verir ise, mesele yoktu. Yok, eğer öfkesiyle karar verir ve kaçan kişinin hapsini ya da daha ıstıraplı bir cezalandırma isterse, kararı değiştirebileceklerini önermişti.

     Bu muhteşem bir örnekti. Kendi meslekleriyle uğraşan akademisyenler, bu vicdani bakış sonrasında, ne kadar toplum dışı kaldıklarından söz etmiş ve bebeğini emziren kadının sözcü olarak seçilmesini istemişlerdi. Ahobal’ın dört civcivi besleme büyütme kararı üzerine, Juri ayağa kalkarak onu onaylamış ve savcıya verdikleri gizli kararda, sorumuza verdiği cevaba göre, eğer ayağa kalkar ve maktulü alkışlar isek, beraat kararını onayladığımızı göstereceğiz, yok eğer yerimizde oturursak, cezayı savcılık versin demişlerdi.

     Davayı izleyenler ise, mahkemenin fotoğrafını çekenlerdi. Ahobal taraftarları, doğaya yalnızca insan endeksli bakan hükmedici yargıya karşı, doğru olan, doğanın kendi yasasıdır deyişiyle yazarlarını desteklemiş ve bunun karşılığı olarak, jüride seçilmesini istediği yoksul insanların vicdanına güvenmiş ve haklılığını kanıtlamıştı. Zira insan, doğallığını yitirmiş ve doğa dışılığa doğru tehlikeli bir dönemece girmişti. Ahobal elindeki dizginlerle, şimdilik bunu dizginleyen biri olmuştu.