İnsan En Çok Kendine Gurbet

Ali Lale
749 views

Zamana yenik düşen bir gençlik yaşadığımı farkettiğimde yaşım çok küçüktü.

Büyük savaşları görmedim ama bu savaşların hikayelerini her zaman iliklerime kadar hissettim. Hayatımın çocukluk ve ilk gençlik doneminde eğitimimi sistematize edenler, her zaman eksik bir yan bıraktı. Bilinçli ya da bilinçsiz ama bir yanı hep eksik…

Malûm, efsane olanlar da hep kalemi tutanlar oldu. Sonrasında, yeniden yapılanmayı planlayıp duran bir ülkeyi seyrettim yıllarca. Sürekli büyümekte olan ülkeler kategorisinde yer alan ama bu sahada bir adım bile ileri gidemeyen bir ülkeyi, benim ülkemi…

Ne vakit üst üste üç tuğla koysa ikisi hep çalındı. Kalan bir tuğlayı da tuzla buz eden birileri ve bir şeyler hep vardı veya bulundu. Kimse o tuğlaları korumak ve üzerine daha sağlam yapılar inşa etmek için uğraşmadı. Bu iki ileri üç geri şeklinde ki seyirde, yıllar yılları kovaladı.

Büyüyen sadece yaşım değildi. Yaşımla birlikte sorunlar, hayat telaşı ve bunların beraberinde gelen stresler de büyüdü. Bir de yeni yetişen soyguncular ortaya çıktı. Bunlar zamanımıza, emeğimize, canımıza göz diktiler bu sefer. Eskiden hırsızlık yapan bilirdi ne iş yaptığını, çok ironik olacak ama yeri geldiğinde de korurdu mazlumun canını. Bu yeni tür soyguncular hiç doymadı. İnsanın kanına, malına mülküne arsızca ve hesapsızca, hiçbir ahlaki değeri önemsemeden çöktüler. Biz, bir grup bahtsız zaman tanıkları olarak, soğuk terler döktük bunları gördükçe.

Tüm bunlar ve elbette daha da fazlası, bize soğuk savaşların gölgesinde önce gitme fikrini aşıladı sonra yolların güzelliğini! Bizi, kalıp mücadele etmenin ne kadar manasız olduğuna kanaat getirecek kadar bıktırdı hayattan.

İşte bu bıkkınlık ve bezginlik haliyle o “güzel yollara” düştü nice insan. Sırtında onca ağır, onca kahır yüküyle, hiç bilmediği, geçmişe dair tek bir izinin dahi olmadığı topraklarda, tanımlayamadığı bir umudu kovalamak için düştü, nereye varacağı bilinmez olan bu yollara.

Artık bambaşka bir toprak parçasında bambaşka bir hikayenin parçasıydı. Kimseyi tanıyamıyordu artık, hiç kimseyi… Ne geldiği yeri ne de beraber geldiği yüzleri!

Ekmek davası diye birbirini yiyen insanlar, çağın yamyamları olsa gerek. Herkes aynı ekmeğin peşinde, aynı çemberin içinde birbirine acımasızca zulmederken, bunun başka bir açıklamasını yapamıyor göçmen adam kendisine… İçinde biraz korku, biraz telaşla seyrediyor, yıllardır tanıdığı “dostlarını.” Çok acı tecrübeler ediniyor aslında.

İnsanların kişiliğini toplum şekillendirir. Bu insanlarsa o toplumdan çok uzakta, kendi kişiliklerinden, öz saygılarından feragat ederek, birer duvar sıvama makinesine dönüşmüşlerdi. Güven kelimesi artık kerizlik kelimesiyle eş anlamlı sayılıyordu. Bu manzara karşısında İnsanın içi ürperiyordu ve utanıyordu insanlığından. Gurbet kelimesi daha derin daha anlamlı bir hale geliyordu. Çünkü gurbet artık sadece bir toprak parçasıyla sınırlı değildi, insanlar kendine de gurbetti artık…

Ve bizler bu zamanın da garip tanıklarıydık…