Köpekler ve Dişliler

Mustafa Angın
601 views

     Çok uzak bir tepeden bakıldığında Petkova kasabası, ağaçlar arasına sıkışmış ufak bir yerleşim alanı gibi gözükse de, düzlüğe inildiğinde, eğimli vadileri, azgın su yatakları,irili ufaklı mağaraları ve derin yarıklı kayalarıyla ürkütücü bir görünümü vardı.

     Kıştan kalan son buzlar erirken, kendisiyle birlikte kömür külleri, sümkürme izleri, kış öncesi kalan şişe kırıkları dışarı çıkıyordu. Bir köpek, yarısı buzula saplanmış bir kemiği çıkartmaya çalışırken, ağaçların arasından çıkan beş ırgat dağınık ve gürültülü bir şekilde kasabanın içlerine doğru yürümeye başladılar. Ellerinde kalın dal ve sopalar vardı.

     Kiminin ayağında çaput, kimisi bol yırtık çizmeler, kiminde ise değişik renkte ve kalıpta ayakkabılar mevcuttu. Belli ki ‘kirli Pazar’dan meyve karşılığı satın alınmış ve birbirine uydurulmuş ayakkabılardı. Yalnızca bir ırgatın ayağında çorap vardı. Bir ırgatın ucu delik ayakkabısından ise kirli ve pis tırnakları gözüküyordu. Üst giysileri kirlipaslı, yamalı, yırtık, ipleri dışarı sarkmış eski elbiselerdi. Ancak kahkahaları ve neşeleri ortalığı çınlatmaya yetiyordu. 

Köpeğin yanından geçerken, köpek kemirmeye çalıştığı kemiği bırakarak onlara yöneldi. Irgatlardan ikisi sopayı ona doğrulttu. Buralarda ilk kez gördükleri bir köpek türüydü. Sanki sırtlan ya da çakal arası bir türdü. Vahşi bir surat, salyalı bir ağız ve keskin çenesiyle onlara hırlıyordu.

 “Vayy canına. Bu ne cesaret.”

          “Cesaret değil aptal. Köpek aç.”

          “Benim etimi yemeğe kalksa çenesi kırılır bu itin.” Dediği doğruydu. En ağır işlerde çalışmak onları bir kas yığınına dönüştürmüştü.

          “Bu köpeği hiç daha önce gören oldu mu?”

          “Anam bir kere anlatmıştı. Ama çok küçüktüm. Kıçını zor kurtardığını söylemişti.” Bu lafa herkes kahkahayla güldü.

     Sopayı sallamalarıyla köpek az bir geriledi. Köpek yan yan yürüyerek yolun karşısına geçmeyi denedi. O zaman fark ettiler. Çamur yolun karşı tarafında sıska bir sıpa, karların arasında bir şeyler yiyordu.

          “Ooo” dedi bir ırgat. “Sorunu bizle değilmiş.”

          “Eeee ne yapıyoruz?”

          “Biz bu köpeği kovalasak bile onun kokusunu yakalayacak ve ne yazık ki geberecek.” Bir ırgat öne çıkarak köpeğe doğru koşmaya başladı.

     Köpek hem geri geri kaçmakta hem de aradaki mesafeyi kapamamak için aralardan dolaşmaktaydı. Bu kez beşi birden harekete geçti. Köpeği sıpadan yüz metre kadar uzaklaştırdıktan sonra yeniden yollarına döküldüler. Geri döndüklerinde sıpa yerinde değildi.    Rahatladılar ve yeni bir yükçü lük işi için ırgat meyhanesine doğru yola koyuldular. Yol iki çatallı olunca, yedi kişilik ırgat kümesi daha onlara karıştı. Onlar yeni gelenlere benekli iti anlatırken, diğer grup ise bir askerin, hayat kadınıyla at arabasının içinde seviştiklerini anlatmaya başladı.

     Dumanı tüten meyhane gözüktüğünde adımlarını hızlandırdılar. Küçük bir kasabası olmasına karşın Petkova’da duyulmadık bir haber ilk önce buralarda yankılanırdı. Kışın getirdiği soğuğun etkisiyle meyhane tıka basa doluydu.

     Meyhane ırgatların sayılırdı ancak illegal bildiri basan guruplar, hükümet ajanları, çeşitli örgütlerin parti militanları ve üniversite öğrencilerinin vazgeçilmez mekânıydı.

     Az çok herkesin giyimi benzerlik taşırken, ırgatların giysileri daha eski, daha yamalı, yırtık paslı ve pis kokuyordu. Ancak bu pis kokanların kendi aralarında kurdukları birliktelik herkesi çatlatacak güçteydi. Zira tüm bu zorluklar içinde en coşkulu, en içten, en şakacı ve en içkici takımdı. Çünkü ne pay edilecek metelikleri, ne de kendi adlarına bir mülkleri vardı.

Savaşın darmadağın ettiği topluluklar kendilerini var etme savaşı verirken, hükümet ajanları tüm örgütlerin içine kök salmaya başlamıştı. Biri hariç. Zira ırgat kümelerinin arasına girmek demek, onlarla birlikte barakalarda yaşamak, kara somun ekmek yemek, üşümek, ağaçlara tırmanmak, aptal şakalara gülmek ve banyo yapamamak demekti. Bu mülksüz gruba her örgüt el uzatırken, ırgatlardahiç çekinmeden bu yardımı karşılıksız bırakmıyordu.

     İçeriye üç grup ırgat kümesi daha girdi. Herkes biraz daha sıkışırken, meyhaneci kucağındaki ıslak tahta parçalarıyla açılın diye bağırdı. Çamurlu çizmesinin altından kaçan bir sıçan canını zor kurtardı.

     Savaştan eline geçirdiği süt kazanının tepesine bir boru geçirmiş, önden bir kapak açtırmış altına ızgara koymuş ve soba niyetine kullanmaya başlamıştı. Zira o olmasa koca meyhaneyi ısıtmak olası değildi. Ve elbette odunların parasını da içkilere yazmaktaydı. Bir de tavandan sarkan gaz lambalarının fitil parasını.

     İçeriye dört anarşist genç girdi. Suratlarında taze çizik ve morluklar vardı. Giysileri yırtık, pabuçları delik ama gözleri kıvılcım saçmaktaydı. İlk kez süt kazanının yanından hiç ısınmadan geçerek uzak bir köşeye çekildiler. Meyhanedeki yoğun kalabalığın sesi düştü. Gençler mutlaka yeni bir gözetimde içeri alınmışlar ya da bir barikat arkasında yaralanmışlardı. Bazı ajanlar bile bu çocuklara gıpta ile bakıyordu. Zira kendi korkaklıklarını örten kalın bir yorgan gibiydi mücadeleleri.

     Şimdi içlerinden birisi bir masanın üzerine çıkar ve hükümet karşıtı bir söylev çekerdi. Meyhanedekilerin çoğu bu laflardan hiçbir şey anlamaz ama en çok ta bu anlamayanlar alkışlarlardı. Uzun süren bekleyiş, suskunluğu daha da artırdı. Bir tuhaflık vardı bu günde. Tüm ırgatların başı, kafasını defalarca salladı. Bu çocukların mahzunluğunda bir şey gizliydi ama ne? Diğer grupları süzdü. Her küme başıyla göz göze geldi. Anlamadıkları bir sorun vardı. Ancak hiç kimse onların yanına gitmeye cesaret edemedi. Hiç birisi korkak değildi.   Yeri geldiğinde çocukların bir dediğini ikiletmezlerdi. Ama mutlak ilk çıkış onlardan gelmeliydi. Çünkü ırgat başının dışında çarpım tablosunu bilen bir ikinci kişi yoktu. Ne soracaklarını bile bilemezlerdi. Çoğu ırgatın evi yoktu. Ya savaş artığı bir baraka, ya bir depo, ya da sığınaklar içinde yaşıyorlardı. Çocukları hırsızlık yaparak, kadınlar bedenlerini satarak, erkekler ise hamallık yaparak gündelik işler peşinden koşuyordu. Ancak örgüt denen şeyden hiç anlamadıkları halde, en dayanışmacı kalabalık kendilerinkiydi. Kaldıkları evler, sokaklar ve mahallelerde birlik içinde yaşarken, en ufak olay duyulur ve koca koca kalabalıklarla gövde gösterileri yaparlardı. Ve her kümenin bir sorumlusu olur ve tüm sorumlular, her on gün içinde toplanır ve acınası durumlarını değerlendirirlerdi.

     Kapının gıcırdayarak itilmesi üzerine gözler bu kez gelen dört kişiye çevrildi. İkisinin kirli fötr şapkası vardı. Diğeri ise yeni tıraş olmuş otuz yaşlarında biriydi. Eğri burunlu olan süt kazanının oradaki boş masaya doğru yürüdü. Bunlar kasaba eşrafı değildi. Yoğun bir mırıldanma salonu doldurdu

     Birisi kapı girişinde elini beline koyarakdurdu. Bu yan duruş ırgatların ve gençlerin gözünden kaçmadı. Bir diğeri yelek cebinden önceden sarılmış kalın bir sigara çıkardı. Ama yakacak çakmağını bulamadı.

     Irgat başını uyarmaları üzerine, gözünü gelenlere çevirdi. Eğri burunlu tabureye basarak masaya çıktı. Herkes gözünü anarşist çocuklara çevirdi. Zira onlardan izin almadan masaya çıkmak demek felaket başlangıcıydı. Gerisini düşlemek bile istemediler.

     Eğri burunlu elini kaldırınca tüm meyhane sessizliğe büründü. Birkaç kez yutkundu. Bu hareket son laflarında kesilmesine sebep oldu.

          “Zor günler” dedi fötr şapkalı. “Hepimiz için zor. Ancak bu zorluğu artık aşacağız. Biliyorum. Hepimiz yoksuluz. Ancak sesim de, en yoksul olanadır. Zira hiç olmazsa diğerlerinin az da olsa kara bir ekmek bulacak güçteler. Ancak ırgatlar şu kara ekmekten de yoksun yaşamaktadır.”

     Anarşist gençlerden kıvırcık saçlı olan, büküldüğü yerden belini doğrultarak ayağa kalktı. Biraz gerindi ve suratını ekşiterek konuşmacıya baktı. Bu kıvırcık saçlı ırgatlar tarafından en sevileniydi. Zira çok güzel konuşur, hiç duyulmadık espri yapar ve onların göremediklerini bir bir gösterirdi.

     İçlerinden biri göz kırpsa, fötr şapkalıyı hep birlikte alaşağı edeceklerdi ama çocuklardan hiçbir işaret gelmedi.

     Fötr şapkalı da, bir uçtan diğerine akan göz gezdirmeyi sezinledi. Ama aldığı emir gereği korkmasına gerek yoktu. Silahlı iki adamı nasılsa arkasında beklemekteydi.

          “Neden ırgatlar dedim. Çünkü çoğunuz sokakta yaşamakta. Sözümü kısa keseceğim. Savaş hepimizi kırdı geçirdi ama şimdi toparlanma zamanı. Ben yeni açılacak hurda fabrikasının patronu adına konuşmaktayım. Dedi ki bana, her ırgat grubundan.”

Yeniden yutkundu. Bu tüm dikkatleri yeniden üzerine çekmek içindi. Zira bu konuşma için dört kez prova yapmıştı.     

          “Dedi ki bana, her küme içinden seçme yapılacak ve içinden üç, dört kişi hurda fabrikasında iş başı yapacak. Ekmek günde bir öğün, etli çorba haftada bir gün, işin ağırlığına göre de, haftada dört ya da beş leva ücret vereceğiz dedi.” Salondan sevinçli bir uğultu yayılırken sesini yükseltti.

          “Her gruptan üçer dörder kişi seçmesinin nedenini ise şöyle açıkladı. Bir sokağın ya da bir mahallenin ırgatlarını çağırsaydık, diğerlerine haksızlık yapmış olurduk. Onun için dedi ki, tüm kasaba ırgatları bizim namusumuzdur. En az iki yüz kişi seçeceğini söyledi.” Bu kez meyhane çok gürültülü bir patırtıya sebep oldu. Hatta kıvırcık saçlı anarşist gencin yaklaşması bile fark edilmedi.

          “Konuşmam bitmiştir. Şimdi her grup lideri, kendisiyle birlikte yarın sabah erkenden at ahırının önünde olacak. İki koşumlu arabaya on sekiz ırgat alacağız. Fabrika yerini düşmanın bilmemesi için benim söylemem de yasaktır. Çünkü bu hurda fabrikası, daha sonrasında uçak fabrikasına dönüştürülecek. Ve araba bütün gün gidecek gelecek. Diyeceğim bitmiştir. Grup liderleri ismini arkadaşlara yazdırsınlar.  Dediğim gibi, İlk üç grup yarın sabah erkenden yola koyulacak.”

Bir ırgat kalabalığın içine seslendi.

“Konuşmam bitmiştir der der. Yine devam eder.” Ancak Hurra sesleri arasında ne dediği anlaşılmadı.

     Süslü sokağın ırgat başı,yoldaşlarıyla ortaklaşa içtikleri bira kupasını ağzına dikti. Uzun uzun dudaklarını yalayarak masadan kalktı. Grubunda yedi kişi vardı ve hepsi de aynı barakada kalıyordu. Sıranın önünde bir ırgat vardı. Fötr şapkalıya adını yazdırdığında tüm takım arkasındaydı.

          “Ne dedi.”

          “Ne demiştir?”

Gururlandı. Artık aç yatmayacaklardı. Kirli sakalını kaşıdı.

          “Hiç dedi. Yarın ilk partide bizi alacaklar.”

Adamları sevinç içinde, dibinde bıraktıkları içki artıklarını bitirmek üzere geldikleri kirli masalara dağıldılar.

Süslü sokağın ırgat başı bazen yanan bazen tüten süt kazanına doğru yürüdü. Islanmış kıçını sıcaklıkta kurutmaya başladı. Bir süre sonra arkasından dumanlar tütünce elini götüne götürerek uzaklaştı. Kendi dışındaki gruplarda neşeliydi. Yeniden gururlandı. İlk kez bir uçak fabrikasında iş başı yapacaklardı. Ve ilk kez delik cepleri…

Yumuşak bir el omuzunu kavradı. Tepeden tırnağa titrediğini hissetti. Bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Bir yanlışı olmasa yüzü dönük güleç yüzüyle elini uzatır, ama hatalıysa omuzunu kavrardı. Bu kez de öyle olmuştu. Yüzü terledi. Sanki çok yavaş dönerse gideceğini düşledi. Ama el beklemekteydi. Döndü. Doğru düşünmüştü. Kıvırcık saçlı anarşistin yüz ifadesi berbattı. O kadar mı hatalıyım dedi kendi kendine.

    İlk tanıştığında bu çocuk kırk altı kiloydu. Nasırlı elinin tersiyle vursa, bir daha asla yerden kalkamazdı. Ancak hiç çekinmeksizin yanına gelmiş ve bende yeni öğrendim usta ama artık kendileri gibi karı diyememiş, sevdalını satmayacaksın demişti.

     Ne cesaretti bu? Neyle geçineceklerdi? Zaten günde bir öğün kara ekmek, az küflü peynir, bir de meyve ağaçlarına dadanmaktaydılar. Nefesi iğrenç koktuğundan karısı zaten yanında yatmıyordu. Harp sırasında viraneye dönüşmüş bir evde kalmaktaydılar. Hiç olmazsa karısı gittiği yerlerde karnını doyuruyordu. Anarşist çocuğa bunları nasıl anlatacaktı.
     Biliyordu. Sefaletin kalkması için grevleri destekliyor, polislerle çatışıyor, hastalara yardım ediyorlardı. Akşama kadar yaptıkları say say bitmezdi.

     İmreniyordu onlara. Her gördüğünde neredeyse koltuğunun altında birkaç kitap vardı. En yüksekokula gidiyorlar ama kendilerinden farksız giyinmiyorlardı. Sevdalını satma usta. Konuşması bittiğinde usulca başını eğmiş ve olur demişti. Karısıyla daha birinci gün kapışmışlardı. Ağzından tükürük saçarak bağırmıştı.

          “Sen, sana nasihat edene söyle, kendi donsuz götünü aralasın. Ne yiyeceğiz biz? Senin kokmuş ağzının yanına bir de beni mi ekleyeceksin.” Oysa kıvırcık saçlı hiç de öyle demiyordu.

          “Açlığınızın sebebi savaş usta. Savaştan kim kazançlı çıkar bilir misin? Silahını satan adam. Peki, kim ölür usta? O silahları kullanan sefiller ölür usta.” Ne dese bu kaz kafası anlamıyordu.

          “Ama savaşmadan olmaz ki kıvırcık saçlım. Topraklarımızı savunmazsak ne olur halimiz?”

     Nasılda acınası bakmıştı kendisine.

          “Şu halimize bak bee usta. Ayağımızda yarım çaput. İtten beter titreriz soğukta. Yazın bataklık kokar bedenimiz. Bir de ölmemizi beklerler bizden.Neden hiç görmediğim, hiç bilmediğim, hiç tanımadığım birine kurşun sıkayım. Derdim ne usta? Delirdim mi durduk yerde birilerini öldüreyim. O sefil genç şu tellerinardında diye bana düşman, ben dikenli tellerin bu tarafındayım diye, ben ona düşman.Bu nasıl bir oyun, nasıl bir hinlik usta? Patronlar böyle buyurdu diye ölüm mü yakışır bize?”

Yutkunmuş ne diyeceğini hesap edememişti.

          “İyi de kıvırcık saçlım, savaşları patronlar çıkarmaz ki. Hükümet ya da kralların askerleri, bir birbirleriyle savaşır.”

          “Yaa” demişti kıvırcık saçlı ‘a’ ları uzatarak.

          “Savaşta askerler ölmez usta. İnsanlar ölür. Patronlar ise birbirini kırdıran silahların sahibidir. Silahlarını devlete satar, kasasını doldururlar. Sen hiçbir tilkinin, sınır ötesindeki diğer tilkiyi boğazladığını gördün mü usta?” Nereden bulurdu bu sözleri…

          “Şimdi sen söyle usta. Açsın diye, sevdalını işe gönderiyor mu dedirteceksin?” Her usta deyişinde sanki kafasına çekiçle vuruyordu.

     Denemeye karar vermişti. Karısı sekiz gün gitmedi işe. Kendisi ise bir ambara tahıl çuvalları taşıyor. Onları istifliyordu. Eline pek para geçmiyordu ama ağzıda pek kokmuyordu.  Gündelik her meteliği karısına veriyordu. Lakin bir akşam eve döndüğümde kapanmayan kapı açık kalmıştı. Gitmiş, bir daha dönmemişti. Ertesi gün hemen kıvırcık saçlının yanında bitivermişti.

          “Gördün mü bak. Senin yüzünden karım da terk etti beni.” Kıvırcık saçlı gözlerinin içine baktı.

          “Bu kahpe dünyada ben olmasam, sence dünya kahpeliğinden vaz mı geçecek usta?” Yerden kaldıramayacağı kadar taş gibi bir sözdü.

          “Şu pis sakalına bak. Bir sıcak suyla yıkandığını unutmuşsundur kim bilir. Ayak tırnakların bile morarmış. Şimdi sen söyle usta. Ben miyim sebebin? Yoksa soruların cevabında mı saklı senin şu halin?”

     Koca adam ağlar mı? Ağlamıştım işte. Hem de hıçkıra hıçkıra. 46 kiloluk çocuk 96 kiloluk adamı işte böyle ağlatmıştı.

Usulca geri döndü. Belki bu diyecekleri, dünden daha ağır olacaktı.

          “Yazıldım” dedi kısık sesle.

          “Hee gördüm” dedi kıvırcık saçlı genç. “Adını söyledin seni de yazdılar. Yarın sizi seçecekler öylemi?”

          “Hee öyledir. O demedi ama masaya çıkan öyle demiştir.”

          “Ne dediğini çok iyi duydum da şurasını anlamadım usta.”

     Vay halime dedi içinden. Yine usta diye başladı. Vay benim kaz kafam. Soramam ki şimdi neyi anlamadım diye. Ben çarpım tablosunu bile bilmem. Oysa sen. Kalın kalın kitapları.

          “Hem de üç dört kişiyi seçecekler öylemi usta?”

          “Hee. Öyle demiştir.” Bir ırgatın yanlarına gelmesiyle kıvırcık saçlı sustu. Irgat başı elinin tersiyle onu iteledi.

          “Kusura kalma saygıda acemidir bizimkiler.”

          “Sahtekârlıktan bin kat iyidir acemilik. Şimdi sen söyle usta. Sizin neyinizi seçecekler yarın? Hepiniz ırgatsınız. Hepiniz yük taşıdığınızdan güçlü. Hepiniz aç olduğunuzdan ağzınız kokar. Hepinizin çaputları yırtık. Tırnaklarınızın arasında neredeyse kurtlar yuva yapmış. Üst baş yamalı kirli pas. Hastalansanız pis kokunuzdan hekim sizi kapısından içeri almaz. Hiç birinizin okuması yazması yok. Şarabınızı bile pıtrak gibi ortaya çıkan şu yalaka sendikacılar öder.” Kıvırcık saçlı iki tabure çekerek masayı gösterdi.

          “Şimdi de bana usta. Bu yedi kişinin diğerlerinden ne farkı var ki, diğer üç beş kişiyi seçecek?” Gel de cevap ver bu soruya. Çocuk her zamanki gibi haklı.

          “Peki, usta şunu de bana. Her grup içinden yalnızca bir kişiyi seçeceğim deseydi yine de adını yazdırır mıydın?” Irgat başının suratı asıldı.

          “Yoo” dedi. “Yanaşır mıyım hiç bir kişi için.”

          “Niye telaşlandın ki. Yedi de dört çok iyi rakam ama yedide bir olunca boş ver diyeceğini onlarda biliyordu. Onun için seçeceğiz dediler ki yediniz birden gelsin diye.”

          “İyi de ne çıkarı olacak ki. Haa dört, ha yedi.”

          “Bende onu söylüyorum usta. Sayılara takılma sen. Fötr şapkalı adam hepinizi birden bir yere çekiyor farkında değil misin? Hem de parça parça çağırıyor dikkat ettiysen.”

          “İyi de.”

          “Kötü olan şu usta. Size burada kimse boşu boşuna şarap ya da bira ısmarlamıyor. Partililer, sendikacılar, konfederasyonlar başları sıkışınca sizden yardım dilenmiyorlar mı? Örgütlerin illegal bildirilerini siz dağıtmıyor musunuz?” Başıyla onayladı onu.

          “Bir sokak gösterisi düzenleseler en güçlü ses sizden çıkıyor. Zaten ömrünüzün tamamı sokakta geçiyor. Doğru mu usta?” İlk kez rahatlamıştı. Usta deyişinde bu kez kafasına vurmamıştı.

          “Hee öyledir doğru dersin.”

          “Özcesi usta, yakalansanız bile okuma yazmanız olmadığından kurtuluyorsunuz. Hiç bir hâkim sizin davanıza bakmaz. Avukatınızı olmadığından değil. Bir sonraki mahkeme gününü bile aklınızda tutamazsınız.”

          “Hele de çok doğrudur” dedi. Neşesi yerine gelmişti.

          “Düşünsene usta, biz yarım avucuz, siz ise koca bir kütle. Bizim beşimiz içeri düşse duyan olmaz, sizden beş kişi emniyete düşse kapısını kırarsınız. Doğru mu usta?” Artık iyice rahatlamıştı.

          “Hee” diye gülümsedi. Doğrudur elbet.”

          “Yani usta. Bu kahpe, bu kalleş, bu sefil düzen içinde en dobra ama aynı zamanda en korkulur grup sizin ırgat kümeniz.” Off bu kadar da övgü yeterde artardı bile.

          “Elbette” dedi son kez gülümseyerek. “Biz her bi işte korkmadan yer alırız.” Kıvırcık saçlı oğlanın bir anda alnı kırıştı, yüzü asıldı.

          “İşte bu sebepten ötürü fötr şapkalı adam sizi kandırmaya çalışıyor usta.”

          “İyi de, kandırmış olsalar da ne edecekler ki bize?”

          “Bu hinliğin arkasında ne var şimdilik bilmiyorum ama en cesur, en mert, en dobra takımı on sekiz, on sekiz bir yerlere götürüp harcayacaklar. Daha da ötesi savaş yeni bitti. Emniyette askerde bir kurşunun, bir barutun hesabı yapılıyor. Sizin için inan bir barut bile yakmazlar usta. Aklıma ilk gelen sizi bir yere götürüp, belki de aç köpeklere parçalatacaklar.”

          “Sen ne dersin bee çocuk. Hiç öyle şey olur mu?”

          “Bu adam sizi seçeceğini söylüyor ama düşman bilmesin diye sizi götüreceği fabrikanın yerini söylemiyor. Neden? Yoksa düşmandan daha mı tehlikeli insanlarsınız?” Ne diyeceğini bilememek bu olmalıydı.

          “Eğer kendi yurdumuzda bize benzeyen düşman varsa, zaten bizden biridir usta. Masaya çıkan adamdır o. Elini sallayan adamdır. İki yüz kişiyi işe alacaklarmış. Bunun için altı yüz kişiyi kırdıracaklar usta. Sizi söyledikleri yerlere sürükleyecekler. Sonra… Sonra hiç kimse geri dönmeyecek anlıyor musun beni? Bu meyhanenin hali nice olur bilir misin?” Meyhane sözü üzerine dikildi. O olmadan ne ederlerdi. Ama ya açlık.

          “Siz okuyan çocuklarsınız. Tabi ne bilirsiniz açlığı. Çürük diş, kokan ağızla dolaşmayı. Otuz dört yaşıma gelmişim ilk kez bir fabrikada iş bulmuşuz. Bu kez de sen karşı çıkarsın.”

          “Otuz dört yaşında iş bulan birisinin son işidir bu usta. Size kıyacaklar diye karşı dururum ben. Ve inan usta, barut bile yakmazlar sizin için.”

          “Bu kadarcık dar vakitte nasılda uç uca dizersin bunca olayı.”

          “Hiçte zor değil usta. Bir düşünsene. İki koşulu at sizi sabahtan akşama kadar parça parça bir yerlere götürecek. Hükümetin onca askeri kamyonu var. Göndersin iki araç nereye gidecekseniz gidin. Ama dikkat et sözüme. Sizi parça parça bir yerlere taşıyacaklar.”

Ustanın başı yere düştü. Artık karşı duracak söz kalmamıştı heybesinde.

          “Sen dinle beni. Diğer küme başlarıyla görüş. İptal edin bu gidişleri. Yoksa siz giderseniz, harcarlarsa sizi, biz kime sesleneceğiz usta diye.” Tepeden aşağı sırılsıklam olmuştu.

          “Tamam” dedi. “Bizim yoldaşlarla barakada konuşuruz. Sabaha da diğerlerine söz ederiz.” Bu kadar yeterliydi. Kıvırcık saçlı arkadaşlarına göz gezdirdi. Diğerleriyle birlikte meyhaneden çıktılar

     Kıvırcık oğlanın gitmesiyle göz kapaklarına bir ağrı düştü. Bakalım dedi nasıl geçecek gece. Baraka yoldaşlarıyla birlikte kol kola girdiler. Kendi dışında herkes neşeliydi. Baraka soğuktu. Ama ya yanılıyorsa. Ya gerçekten dedikleri doğruysa.

          ‘Ama neyi seçecekler ki usta? Birinizin diğerinden ne farkı var ki.’

     Birden aklına düştü. Kıvırcık saçlı bunu akıl edememişti. Ne demişti fötr şapkalı. Diğer mahalle ve sokaklardan da gelenler olacak.  Hepinizi alamayız. Bu yüzden seçim yapacağız dememiş miydi? Yoo. Yanılıyorum dedi. Kaz kafam her bir şeyi karıştırıyor. Kıvırcık saçlı dememiş miydi hükümetin onlarca kamyonu var diye.

     Hayır yanılıyordu. Madem askerin elinde barut kalmamıştı, koca koca kamyonlar ne kadar yakıt harcarlardı kim bilir. Elbette iki koşumlu at bundan daha ucuza gelirdi. Ama kendi de biliyordu ki, kıvırcık saçlı yanında olaydı bu soruyu da mutlak cevabı olurdu. Kendisiyle çelişmesi bitmiyordu.

     Yoldaşları sevinçle teneke içinde tutuşturdukları ateşin içine tahta parçaları salmaktaydı. Düşünceli düşünceli ateşe yaklaştı. Kıvılcımlar havaya saçılmaktaydı. Geçen yıl yamalı pazardan edindiği gocuğuna uzandı. İçi nemliydi. Onu ateşe yanaştırdı. Üzerinden çıkan buhara daldı gözleri. Yere çömeldi.

          ‘Sizin için barut bile harcamazlar usta. Aç bıraktıkları köpeklere.’

     Kafasını salladı. Abartıyordu. Tamam, güzel konuşuyor, doğru konuşuyordu ama. Âmâsı ne lan. Çocuk kaygılarını dile getirdi. Pusuyu, puştluğu dile getirdi.

          “Ne oldu usta. Karını mı düşlersin?”

          “Saçmalama” dedi. “Bu usta lafı da nereden çıktı?”

          “Duyduk biraz. Sana hep usta derdi.”

          “Hee” dedi. “Usta der bana. Ama şimdi değil. Eskiden beri der. Sever beni kerata. Hadi ısının siz.” Onları başından savmasıyla kendisiyle didişmeye devam etti.

     Oysa usta diyeceğine taş kafalı demeli bana. Aklım almadı. Ama deneyeceğiz. Bir ara bizi kıskanır sandım. Ama neyimizi kıskanacak ki. Başı uykusuzluktan gidip gelmekteydi. Ateşin yanında sızdı.

     Köpek sesleriyle uyandı. Nee diye fırladı. Sabahın ilk ışıkları barakanın açık kapısından içeri sızmaktaydı. Titrediğini hissetti. Hayır. Kararlıydı. Grup başı olarak hep birlikte çalışmaya gideceklerdi. Hem, üç beş köpekten korkacak halleri de yoktu.

     Çer çöp içindeki leğenden bir avuç su alıp yüzünü sildi. Çis için dışarı süzüldü. Karlar usul usul erimekteydi. Bir ağaç kestirdi gözüne. Dibine saldı. Yoğun sidik kokusu burnuna geldi. Geri geldiğinde doğrulmuşlardı.

          “Hadi” dedi. “Erkenden gidelim.” Onlar öne düştüğünde mutfak olarak kullandıkları barakanın dibine gitti. Kova içine saldıkları çöpten buldukları metallere baktı. Bir karışlık sivri demiri kıç cebine sokarak onlara yetişti.

     Bir grup gelmemişti. At arabası onları beklemekteydi.

İlk binenler, ardından gelenlere çıkması için el verdiler. Usta en sona kalmıştı. Arabacıya baktı. Uyur gibiydi. Dese miydi? Bir ırgatın uzanan elini görünce caydı. Kendimize üç beş köpekten korktu dedirtmeyiz. On iki ırgat demek, bir kavgada otuz kişiye bedeldir. Kenarlara tutunarak kıçını yukarı çekti.

     Yarım saate yakın gittiler. Şakalaşmalar, gülüşler ve ağır küfürler havada uçuşmaktaydı. Diğer grup liderine baktı. Kendinden az daha gençti. Gözünde kaygıdan eser yoktu. Bir yokuşun dibinde arabacı atı çüşledi. Hadi atlayın diye seslendi. Hep birlikte döküldüler.

          “Burada ne var ki?” Arabacı aşağıya el etti.

          “Aşağıdaki kocaman depoyu görmez misiniz? Atlar oraya inemez. İnse de çıkamaz.” Haklıydı.

          “Bakın kapısı açık. Yere çömelmiş bir bekçisi var. Sizleri bekler.” Hep birlikte aşağı baktılar. Dediği doğruydu. Ama bu dağ başında köpeği de nereden bulacaklar dedi kendi kendine. Kıçlarını kaydıra kaydıra, yuvarlana döküle aşağı vardılar. Tepeden bakıldığından daha da büyüktü burası. Bekçinin yanına vardılar.

          “Haa geldiniz mi” diye belini tutarak doğruldu. “Girin içeri hele. Birazdan ustabaşı da gelecek.” Hep birlikte raylı demir kapıdan başlarını içeri uzattılar.

          “Ovv.”

          “Vay anam.”

          “Uff bu ne bee!”

          “Sahiymiş.” Sesleri hangarda yankılandı.

     Dişliler. Rulmanlar. Pistonlar, Paslı supaplar, Radyatörler, Aks milleri, Motor gövdeleri, Açık gres tenekeleri, Krank milleri, Distribütörler, Contalar, Marş ve dinamo motorları. Yağ filtreleri, Aküler, Ateşleme bobinleri, Piston ve biyel kolları. Birbirine girmiş kablolar, kayışlar ve onlarca kapalı sandık vardı. Irgat başı sevindi.

          “Aklını kaçırmış bu anarşist. Eğri burunlu ne dediyse doğru çıktı.” Arkalarından sürgü kapının kapandığını kimse fark etmedi.

          “Eee nerede bu ustabaşı?” “Kapı kapanmış” dedi biri.

          “Kapıyla ne işiniz var ki?”

     Usta terlediğini hissetti. Dese miydi? Hadi canım. Dışarıdan köpek mi getireceklerdi. Saçmalama dedi. Irgatlar pas tutmuş ve birbirine yapışmış metallere oturdular.

          “Bu ne böyle?” Biri borularla bağlı su pompasını göstermekteydi.

          “Sanki diğerlerini bilirmişsin de buna ne dersin. Dur hele daha seçme yapacaklar.”

     Irgat başı seçme lafıyla irkildi. Tüm bedeni titredi. Anarşist kıvırcık haklıydı. Aşağı bir yerlerden hırıltı sesleri gelmekteydi. Avazı çıktığı kadar bağırdı.

          “Kollayın kendinizi. Köpekler geliyor.”

          “Ne köpeği?”

          “Nerede?”

     Merdivenden çıkan ilk köpeğin dişleri gözüktüğünde usta kıvırcık saçlıya hak verdi. Ama elden ne gelirdi. Kıç cebinden sivri demiri çıkardı.

          “Haydi, teslim olmayalım şunlara” diye bağırdı. Köpek sayısı bir anda onun üzerine çıktı.

          “Nerden çıktı bu köpekler?”

          “Ne oluyor yav?”

          “Konuşmayı kesin. Kol kola girin. Halka olun. Bağırın hoşt deyin. Ayaklarınızı yere vurun.”

     Hızla denilen yapıldı. Bodrum katından yukarı çıkan isli aydınlığa baktılar. Köpeklerin sayısı yirminin üzerine çıktı. Bir elinde meşale diğer elinde tabanca olan adama baktılar. Keşke demenin hiç bir anlamı yoktu.

          “Bağırın ulan, tekme atın köpeklere, yaklaştırmayın.” Başka biri bağırdı.

          “Şu dişlilerin üzerine doğru çıkalım, kaysın ayakları, paçanızı kaptırmayın.” Zayıf, çirkin ama aç köpekler pis ırgatların üzerine çullandılar.

     Bir yandan dönerek, bir yandan tekme atarak paçalarına ve hayalarına saldıran salyalı köpekleri savuşturmaya çalışıyorlardı. Meşaleli adam durdu. Seyirlik ortama baktı.

          “İyide bu köpekler bu adama neden saldırmaz?”

          “Doğru usta.”

          “Ne doğrusu lan. Sırası mı şimdi eğrinin doğrunun. Götünüzü kollayın. Dönün hep birden bağırın.”

     Ama haklıydı. Uzun siyah çizmeli adamın üzerine giydiği muşamba tamamen yağlıydı. Eli kolu yüzü hep gres yağına bulanmıştı.

          “Elbette doğru” diye bağırdı usta. “Bu adam kokusunu gizlemiş. Halkayı bozmayın.”

     Yedi gün aç tutulan köpekler dişlilerin üzerine çıktılar. Paçalardan başlayan saldırı dizlere, kollara, bedene doğru ulaşıyordu. Köpek sayısı kırkın üzerine çıktı. Arkadaki basınç artıkça köpekler daha da sokuldu. Sürekli dönün bağırın tepik atın sözleri uçuşuyordu. Köpekler bu tepinerek dönen kalabalık karşısından bir geri çekilip, bir ileri atılıyordu.

          “Kendimizi köpeklere yedirtti dedirtmeyin, vurun şunlara. Haydi, döne döne kapıya doğru gidelim.”

          “Kapı kapalı” dedi biri.

          “Tuzağa düşürdüler bizi.”

          “Eğri burunlu bizi oyuna getirdi.”

     Gözle boşu boşuna ustaya çevrildi. Kıvırcık anarşist, ustayı bir köşeye çekmiş bir şeyler söylemişti. Tekmeler ve düşünceler hızla akmaktaydı. İçlerinden biri bağırdı.

          “Duvara doğru yaslayalım sırtımızı. Yavaş yavaş kayalım.” Usta onu destekledi.

          “Doğru der. Kol sıklığını boşaltmayalım, birbirimizi salma… Sesi kesildi birden. Bir tak sesi duyuldu. Sizin için barut bile harcamazlar.

     İki kürek kemiği arasına saplanmıştı kurşun. Elindeki demir yere kaydı. Kan kokusuyla birlikte köpekler azgınca saldırdılar. Rast gele iki kurşun daha saldı yağlı adam. Çember bir anda çözüldü. Herkes bir tarafa doğru kaçmaya çalıştı. Yerdeki demir bilyeler pastan ötürü birbirine yapışmıştı. Bir ırgat demir yığını arasına sıkışmış kayışları çıkarmaya çalıştı. Kıçına sarılan dişlerden kurtulayım derken, suratına atılan köpeğin hızıyla yere kapaklandı. Alnı çatladı.

Usta sırtına yediği kurşunla yere serilmiş ve artık tepik atacak mecali kalmamıştı. Yüzünü korumaya çalışırken hırsıyla didişiyordu.

          “Dinleyecektin okumuş anarşisti. Diyecektin yoldaşlarına.”

Bir köpek çenesini böğrüne sokmuş, böbreklerini kemirmekteydi. Diğer aç bir köpek ise sırtından parçalar koparıyordu.

     Elinin gücü bitti. Bir köpek kıpırdayan dudaklarına parçalayınca mırıldanması da kesildi. Yanağını koparmaktaydı. Köpeği itekleyen başka bir köpek geldi. Burnunu kemirmeye başladı. İyi de nasıl anlamıştı kıvırcık saçlı. İyi de nasıl olmuştu da bir anda çözmüştü fötr şapkalıyı.

     Tabi ya. Okumuş bu çocuklar. Okumak bu olmalı. Bu… Son düşüncesiydi bu. Ölmüştü.

     Aslında bu kadar yoğun bir acı içinde kıvranırken, beynin bunları rahatça düşünmesi olası değildi. Ancak şurası çok açıktı ki, hazırlanan tuzağı ilk adımda hisseden anarşisttin bu uyarısı, ustanın beyninde köpeklerin etlerini koparmasından çok daha kalıcı bir iz bırakmıştı.

     Yirmi dakika sonrasında hırlama sesleri azaldığında, itlerin mideleri dolmuştu. Meşaleli adam. Elindeki silahı bir kez de köpeklere doğru sıktı. İtaatle geldikleri merdivenden aşağı indiler.

     Kıvırcık saçlı anarşist, ustanın konuşurum dediğine o an inanmamıştı. Ortalıkta bir itlik dönüyordu ve hükümet ajanları belli ki ırgatları temizlemeyi göze almıştı. Belki karın tokluğuna çalışıyorlar, en pis işi onlar çeviriyordu ama en güçlü dayanışmaya da onlar destek çıkıyordu.

     Hemen görev paylaşımı yaptılar. Sabaha kadar ırgat başlarıyla görüşülecek ve kesin kes ikna edileceklerdi. Seksen baraka, yıkıntı ev, depo ambar ve sokak aralıklarında sabahlayarak ırgat başlarıyla görüştüler. Sonuç olumluydu. Eğer ilk gidenlerden seçilmeyip geri gelenler olursa, ona göre karar verilecekti. Hiç kimse geri dönmeyince ırgatlar arabacıyı bir köşede hırpaladılar. Hurda hangarına vardılar. Açık bırakılan kapıdan akbabalar girmiş, kemikleri sıyırmaktaydı.

     O sabah altı hükümet ajanı silahlanarak erkenden yola çıktı. Anarşistler, daha pusuyu pusu kurulmadan çözmüşlerdi.

     Kaldıkları ev çember altına alındı. Yalnızca kıvırcık saçlı göründü sabahın sisinde. Diğerleri başka mekânlarda çalıştıkları için yakınlarının evlerinde kalmışlardı. Aynı anda patlayan altı kurşundan dördü sıska bedenine isabet etti. Arkadan beşi birden. Yere yapıştığında, bedeninden neredeyse kan bile sızmamıştı. Hırsını alamayan ajanlar, hükümetin verdiği kışlık botlarla onu tekmelemeye başladılar. Anarşisttin yüzünde mutlu olmanın ifadesi kalmıştı. Ve ajanlar bu gülümsemeye takılmışlardı. Biri kıç cebinden kılıflı bir ustura çıkararak anarşistin yüzünü ve yanaklarını kesti. Doymadılar. Yerdeki çamur birikintisini ayaklarına bulaştırarak suratını buladılar.

     Bir ertesi akşam ırgat meyhanesinde iki ajan kalabalık arasında paslı bir teneke parçasıyla boğazı kesilerek öldürüldü. Onun az öncesinde iki gaz lambası kaza süsü verilerek kırılmıştı.   Meyhane on gün ceza aldı. Kapısı mühürlendi. İki gün sonrasında dört, üç gün sonrasında ise yedi hükümet ajanı ırgatlar tarafından sokak aralarında öldürüldü. Elbette anarşistlerin gösterdikleri kişilerdi bunlar. Yoksa nereden bileceklerdi hangisi ajan, hangisi devlet görevlisi olduğunu.

     Irgatlar bu sayıdan sonra duruldular. On üçe, on üç. Durum eşitlenmişti. Çarpım tablosunu bilen ırgat başkanı tamam dedi. Bundan sonra herkes okuma yazma öğrenecek.

Kıvırcık saçlıyı süslü sokağın karşısındaki parka gömdüler. Baş hizasına koydukları bir tahtaya da, kendilerine uyarı olsun diye, Hadi Bee Usta, yazısını kazıdılar…

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR